Giriş Yapmadınız Yada Üye Değilsiniz...Üye Olmak İçin Buraya Tıklayın...

Klavye Forum  

Geri git   Klavye Forum > KÜLTÜR & SANAT > Genel Tarih > Türk Kültürü
Kayıt ol Bloglar Yardım Üye Listesi Ajanda Klavye Link Arama Bugünki Mesajlar Okundu Kabul Et

Türk Kültürü Zengin Türk Kültürü'nün tarihi , gelenek ve görenekler , dil ve edebiyat ve daha neler neler


Etiketler: , ,

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 09-29-2007, 01:00   #1 (permalink)
Klavye Üye
 
MeLodi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Üyelik tarihi: Sep 2007
Nerden: ?stanbul
Yaş: 20
Mesajlar: 246
Ruh Hali:
Teşekkürler: 10
24 Mesaja 44 Teşekkür edildi
Rep Gücü: 5940
Rep Puanı: 59373
Rep Seviyesi: MeLodi sende kimsin dostum inmisin cinmisin?MeLodi sende kimsin dostum inmisin cinmisin?MeLodi sende kimsin dostum inmisin cinmisin?MeLodi sende kimsin dostum inmisin cinmisin?MeLodi sende kimsin dostum inmisin cinmisin?MeLodi sende kimsin dostum inmisin cinmisin?MeLodi sende kimsin dostum inmisin cinmisin?MeLodi sende kimsin dostum inmisin cinmisin?MeLodi sende kimsin dostum inmisin cinmisin?MeLodi sende kimsin dostum inmisin cinmisin?MeLodi sende kimsin dostum inmisin cinmisin?
Resimlerim: (0)
Birazda Türk Süsleme Sanatlarından Bahsedelim

--------------------------------------------------------------------------------

HAT Sanatı

Hat sanatı denilince Arap harfleri çevresinde oluşmuş güzel yazı sanatı akla gelir. Bu sanat Arap harflerinin 6.-10. yüzyıllar arasında geçirdiÇi uzunca bir gelişme döneminden sonra ortaya çıkmıştır.
Türkler, Müslüman olduktan ve Arap alfabesini benimsedikten sonra uzun bir süre hat sanatına herhangi bir katkıda bulunmamışlardır. Türkler hat sanatıyla Anadolu'ya geldikten sonra ilgilenmeye başladılar ve bu alanda en parlak dönemlerini de Osmanlılar zamanında yaşadılar. Yakut-ı Mustasımi'nin Anadolu'daki etkisi 13. yüzyıl ortalarından başlayıp 15. yüzyıl ortalarına kadar sürdü. Bu yüzyılda yetişen Şeyh Hamdullah (1429-1520) Yakut-ı Mustasımi'nin koyduÇu kurallarda bazı deÇişiklikler yaparak Arap yazısına daha sıcak, daha yumuşak bir görünüm kazandırdı. Türk hat sanatının kurucusu sayılan Şeyh Hamdullah'ın üslup ve anlayışı 17. yüzyıla kadar sürdü. Hafız Osman (1642-98) Arap yazısına estetik bakımdan en olgun biçimini kazandırdı. Bu tarihten sonra yetişen hattatların hepsi Hafız Osman'ı izlemişlerdir.
Türkler altı tür yazı (aklâm-ı sitte) dışında, İranlılar'ın bulduÇu tâlik yazıda da yeni bir üslup yarattılar. Önceleri İran etkisinde olan tâlik yazı 18. yüzyılda Mehmed Esad Yesari (ölümü 1798) ile oÇlu Yesarizade Mustafa İzzet'in (ölümü 1849) elinde yepyeni bir görünüm kazandı. Türk hat sanatı 19. yüzyılda ve 20. yüzyıl başlarında da parlaklıÇını sürdürdü, ama 1928'de Arap alfabesinden Latin alfabesine geçilince yaygın bir sanat olmaktan çıkıp yalnızca belirli eÇitim kurumlarında öÇretilen geleneksel bir sanat durumuna geldi.

Yazı Türleri

Hat sanatının doÇduÇu dönemde ortaya çıkan altı tür yazı ile İranlılar'ın bulduÇu tâlik dışında başka birçok yazı türü daha vardır. Bunların bir bölümü fazla yaygınlaşamamış, bir bölümü de belli alanlarda kullanılmıştır. ÖrneÇin Türkler'in geliştirdiÇi divani yazı yalnızca Divan-ı Hümayun'da yazılan önemli belgelerde, yazılması ve okunması özel eÇitim gerektiren siyakat ise mali kayıtlarda kullanılmıştır. Kolay yazıldıÇı için günlük yaşamda yaygın olarak kullanılan bir yazı türü olan rik'a da 19. yüzyılda sanat yazısı durumuna gelmiştir. Rik'a ile altı yazı türünden biri olan rika birbirine karıştırılmamalıdır.
Hat sanatında yazılar büyüklüklerine göre de farklı adlarla anılırdı. Duvarlara asılan levhalarda, cami, türbe gibi dinsel yapılardaki kuşak ve kubbe yazılarında, her tür yazıtta kullanılan ve uzaktan okunabilen yazılara iri anlamında celi adı verilirdi. Daha çok sülüs ve tâlik yazının celisi kullanılmıştır. Alışılmış boyutlardan daha küçük harflerle yazılan yazılara hurde, gözle kolay seçilemeyecek boyuttaki yazılara da gubari (toz) denilirdi.

Yazı Araç Gereçleri

Hat sanatında da yazının temel aracı kalemdir. Hat sanatında kalem olarak daha çok kamış kullanılırdı. Kamışın ucu yazılacak yazının kalınlıÇına göre makta denilen sert maddelerden yapılmış altlıÇın üstünde eÇik olarak tutulur ve kalemtıraş olarak adlandırılan özel bir bıçakla yontulurdu. Celi yazılar ise aÇaçtan yapılmış kalın uçlu kalemlerle yazılırdı. Çok ince yazılar için madeni uçlar da kullanılmıştır. Hat sanatında kullanılan mürekkep de özel olarak hazırlanırdı. YaÇlı isin çeşitli katkı maddeleriyle karıştırılmasıyla elde edilen bu mürekkep akıcı biçimde yazı yazmayı saÇlar, yanlış yazma durumunda da kolayca silinirdi. Hat sanatında kullanılan kâÇıtlar da özeldi. Mürekkebi emip daÇıtmaması, kaleme akıcılık saÇlaması için kâÇıtlar âhar denilen bir maddeyle saydamlaştırılırdı.

Hat EÇitimi

Hat sanatıyla uÇraşan kişiye “güzel yazı yazan sanatçı” anlamına gelen “hattat” adı verilir. Hattatlar yüzyıllar boyu usta-çırak ilişkisi içinde yetişmişlerdir. Hat sanatını öÇrenmeye heveslenen kişi bir hattattan ders alırdı. Başlangıçta alıştırma niteliÇinde çalışmalara dayanan ve “meşk” adı verilen bu dersler tek tek harflerin yazılışının öÇrenilmesiyle başlar, harflerin birleşme biçimleriyle, sözcüklerin ve tümcelerin yazılış tarzlarının öÇrenilmesiyle sürerdi. Ortalama üç beş yıl kadar süren bu eÇitimin sonunda hattat adayı iki ya da üç hattatın önünde yazı yazarak bir çeşit sınav verirdi. Hattatlar bu yazıyı beÇenirlerse altına imzalarını koyarlardı. Buna, başarı ya da izin belgesi anlamına gelen “icazetname” adı verilirdi. İcazetname almamış kişi hattat sayılmaz, dolayısıyla yazdıÇı bir yazının altına adını koyamazdı.

Ahşap İşlemeciliÇi


Anadolu'da özellikle Selçuklular döneminde gelişerek orijinal bir üslup oluşturan ahşap işçiliÇi, Beylikler döneminde de aynı geleneÇi sürdürmüş. Bu dönemdeki sanatçılar bu konuda özgün bir çok eser vermiştir. Özellikle ceviz, elma, armut, sedir, abanoz ve gül aÇacından yapılan minber, pencere, kapı, sütun başlıkları, kirişler, rahleler vb. günümüze kadar ulaşan eşsiz eserlerdir.
Orta Asya kurgunlar ve Pazırık kazılarında ele geçen çeşitli ahşap işler Türklerin uzun yıllar öncesinden beri ahşapla ilgilendiklerini göstermiştir.
Osmanlı aÇaç işçiliÇinde bezeme olarak rûmili kompozisyonlar ve sık sık çiçek motifleri kullanılmıştır. AÇaç işçiliÇinde kündekari (minberlerde), kafes (kirişlerde), ajur (rahlelerde), boyama teknikleri (sütun başlıklarında), oyma (kapı ve pencerelerde) kullanılan teknikler olarak önem kazanmıştır.
Oyma; kaÇıt, karton, aÇaç, metal, taş, mermer vb. materyaller üzerine çizilen bir motifin özel kesici araçlarla işlenerek biçimlendirilmesidir. Oyma; kesme oyma, yüzey oymacılıÇı, heykel oymacılıÇı gibi farklı tekniklerle yapılır. Çeşitli aÇaç parçaları üzerine aletlerle istenilen desenin kabartılarak oyulmasına "oyma" işi, bunu yapan bireylere de "oymacı" denilmektedir.
Kırım'da yapılan incelemelerde özellikle Hansaray'ın bir çok bölümünde ahşap işçiliÇine, ahşap eserlerden oluşan yapıtlara rastlanılmıştır.

Taş işlemeciliÇi

İnsanlık tarihinin farklı dönemlerinde çeşitli kültürler tarafından Kırım'da taş anıtlar yapılmıştır. Bu anıtlar tarihçiler için deÇerli kaynaklardır. Kırım'da bir çok kültür ve çaÇlardan kalan mezar taşları mevcuttur. Başlangıçta, Kırım oba kültürünü tanıtan toprak yıÇını mezarların üstünde heykellere rastlanmıştır.
Kırım halkının ataları bunu "Taures" diye adlandırmışlardır. Bu heykeller geleneksel kutsal sembollerle süslenmiş. Bu semboller geometrik figürler, insan imgeleri, süs eşyaları, çapraz, artı işaretleri ve güneş ile ilgili sembollerdir. (Eugenia, 2002)
X. yüzyılda Kırım'a gelen Kıpçaklar, "Balbal" diye isimlendirilen üzgün mezar heykelleri oluşturmuşlar ve Balballar çok farklı şekiller almışlardır. Kıpçak kültürünün farklı yönlerini yansıtan en iyi kaynaktır. Bu heykellerdeki kadın-erkekle eski geleneksel giysi ve şapkalı olarak Kırım toplumundaki sosyal sınıflarının yansıtılmasıdır.
Asya'nın merkezindeki bazı Türk halkları ile Kırımlılar kalın koyu yazılarla kitabesi olan anıtlar yaptırsa da Kıpçaklar'ın "Balbal" üzerindeki mezar taşı kitabelerini kendilerinkinden ayrı tutulmamıştır. Eski Kırım Türkleri bunun yerine "Tamgas" (koçi sıÇır imi tatar halkının mülkiyet işareti olarak kullandılar.) 1920'de yapılan etnolojik araştırmalarda Kırım'da yüzlerce farklı çeşitte tamgas varlıÇına rastlanmıştır.
İlk yazılı anıtlarda Müslüman kültürüne ait "Golden Horde Empire" (XIII ve XV. yy.) çaÇında sembolize Kırım görülür. Mezar taşlarındaki kitabelerin anlamı sıradan yazılı mesajlarla sınırlı deÇildir. Bu tarz çalışmalar Arap alfabesi mektupların gizemli anlamını genişleten uÇraşlardır. Bu yazılı belgeler kısa ve öz, anlamlı ve çoÇunlukla Kuran'dan, ölmüş insanlarla ilgili bazı bölüm ve sözcükleri ifade eden alıntıları içerir.
Figürlerle, mumluk, lamba, selvi aÇacı vb. sembollerle süslendikleri gözlenmiştir.
Kırım tatar mezar taşları mermer ve kireç taşından yapılır. Kırım tatar sanatının en mükemmel geleneksel çalışma örnekleridir.Kırım Hansaray bahçesinde bulunan Han mezarlarında ise; yazılı ve bitkisel bezemeli mezar taşlarının yer aldıÇını söyleyebiliriz. Bezemeler dikdörtgen, daire, kare, yarım daire vb. geometrik şekiller içerisinde yer almıştır. Eski Örneklerde bulunan selvi aÇacı, rozetler, hayat aÇacı, yazılı bezemeler mezar taşlarında alçak ve yüksek oyma tekniÇi kullanılarak oluşturulmuştur.

Cam İşçiliÇi

Cam ve cam eşyalarının tarihi, uygarlık tarihi kadar eskidir. Cam İslam mimarlıÇına "revzen" denilen alçı pencerelerle girmiş, kandil, bardak sürahi ve tabak gibi günlük eşyalarda geniş ölçüde kullanılmıştır. Cam işleri, XII. yüzyıl sonlarında "Memluk" ve "Eyyubi" dönemlerinde en parlak düzeye ulaşmıştır. "Selçuklu" ve "Artuklu" dönemlerinde ise, “şemsiye” denilen bombeli camlar üretilmiştir. Selçuklulardaki cam işlerinin son derece gelişmiş olduÇu-az sayıda da olsa-kalan örneklerden anlaşılmaktadır. Konya Beyşehir Gölü kıyısında I. Alaaddini Keykubat’ın yaptırdıÇı "Kubadabad Sarayı" kazılarında mavi, yeşil, kahverengi, mor, sarı renkli yuvarlak veya bombeli pencere camları, renkli kadehler, şişe ve tabaklar bulunmuştur. Bu örneklerden Selçukluların cam işlerini hem elde, hem de çarkta yaptıkları anlaşılmaktadır. Oyma, kesme ve perdahlama teknikleriyle, camlara desen vermişlerdir. Osmanlılar döneminde ise, yeni usluplar geliştirilerek, cam işçiliÇi büyük ilerleme göstermiştir. İstanbul Bostancı OcaÇı’nın bir kolu olarak Camcılar OcaÇı kurulmuştur. Camcı esnafı Osmanlılar döneminde saÇlam bir örgütlenmeye sahipti. "Camgeran" denilen camcı ve şişeci esnafının diÇer loncalardaki gibi nazır, kethüda, nakib, çavuş, yiÇitbaşı, duacı ve sahib-i karhane denilen atölyeleri olan ustaları vardı. Bunlar üretim kalitesini ve fiatları kontrol ederler, belli koşullara uymayan üretimler, nazır tarafından kırılarak işleyen ustalar cezalandırılırdı. Cam takan, cam satan esnaf ise, doÇrudan "mimarbaşıya" baÇlı blunuyordu. Cam atölyeleri EÇrikapı’da "Tekfur Sarayı" çevresinde toplanmıştı. Bakırköy "Baruthane-i Amire” çevresinde ise, parlatma atölyeleri, camhane, güherçile kazan ve ocakları bulunuyordu. Kanuni Sutan Süleyman Han’ın "Rodos Seferi" sırasında, Osmanlılar camdan yapılmış humbaralar kullanmıştır. III. Murat Han’ın oÇlu Şehsade Mehmet’in sünnet düÇününü anlatan Surname-i Hümayun’daki minyatürlerde çeşitli sanat kollarını temsil eden loncaların Sultanahmet Meydanı’ndaki geçidinde camcı esnafına da yer verilmişti. Türk mimarlıÇında camın geniş uygulama alanı bulduÇu revzenler, hem alçı, hem cam sanatı açısından büyük önem taşırlar. Başta "Topkapı Sarayı" , "Süleymaniye" , "Mihrimah" , "Rüstem Paşa" ve "Sultan Ahmet" gibi büyük camilerde. XVIII. yüzyılda "Mehmet Dede" adında bir Mevlevi dervişi, İtalya’ya giderek cam işçiliÇi üzerinde çalıştıktan sonra, İstanbul Beykoz’da kurduÇu cam atölyesinde ürettiÇi “Beykoz İşi" diye adlandırılan ve ışıÇa tutulduÇu zaman kırmızı rengi yansıtan billur kase, sahan, bardak, kupa, şişe, laledan ve gülabdanlar büyük ün salmıştır. 1848’de Sutan Abdülmecit Han’ın emriyle Paşabahçe’de büyük bir atölye kurulmuştur. Çubuklu’da da “çeşm-i bülbül” denilen cam eşyalar üretilmiştir. Çeşm-i bülbüller bir şerit cam, bir şerit seramik esaslı maddenin düşük sıcaklıktaki fırınlarda uzun süre bırakılarak kaynaştırılmasından elde edilmiştir. Geniş şeritleri, Türk zevkine uygun biçimleri ve kendine özgü özellikleriyle Avrupa’da üretilen benzerlerinden ayrılırlar.

Ebru

EbRu bir resim sanatı olmakla beraber, resim sanatı olmaktan ibaret deÇildir.
Aynı zamanda nükteli bir şiir, yumuşak bir ezgidir de...
Ebru, gücü zaman üzerinde oynamaya yeten, dans eden bir figürdür-tıpkı adını telaffuz ederken olduÇu gibi-:
EBRU! Belki de yeryüzünde hiçbir sanat, adıyla bu kadar baÇdaşmamış, bu kadar iç içe geçmemiştir.
Suyun yalınlıÇı, renklerin düÇünü, insanın duyguları, doÇanın kusursuzluÇu ve Yaratan'ın tekliÇi ebru sanatında buluşur.
Ebru sanatında nihai sonuç, bizi o sonuca ulaştıran süreçle beraber incelendiÇinde anlam bulur ve zenginleşir.
Ebru, fikre düştüÇü ilk andan, gözle buluştuÇu son ana kadar kendine has mistisizmini asla yitirmeyen bir ifade şeklidir.
Ebru sanatı, en eski Türk kaÇıt süsleme sanatlarındandır.
Orta Asya dillerinden ÇaÇatayca'da "hare gibi, damarlı" anlamına gelen 'Ebre' kelimesi Ebru sanatının bilinen ilk adıdır.
İpek Yolu ile İran'a gelen sanat, burada 'Abru' (Su Yüzü) veya 'Ebri' (Bulutumsu, bulut gibi) olarak isimlendirilmiştir. Daha sonra Türklerle birlikte Anadolu'ya gelen bu sanatın adı 'Ebru' olarak dilimize yerleşmiştir.
Şu an Avrupa'da 'Marbling' diye bilinen Ebru 17. yüzyılda Avrupa'ya 'Türk kaÇıdı' adıyla gitmiştir. Ebru Türkiye'de cilt sanatının yanı sıra, hat sanatında zemin ve pervaz olarak kullanılmıştır. Hat sanatının, sanat atölyelerinde çoÇalmasıyla birlikte, fonda kullanılan bu desenli kaÇıdın da deÇeri artmış, çerçevelenecek kadar önemsenmiştir.
Günümüzde, diÇer soyut ve plastik sanatlar gibi deÇerlendirilmektedir. Ebru, görsel zerafetinin yanı sıra, bizlere mikro ve makro alemlerden, çıplak gözün göremeyeceÇi ilginç güzellikler sunar. Ayrıca Ebru'nun terapi özelliÇine sahip olduÇu, bu tarihi sanatın meraklıları için tartışılmayan bir gerçektir.

Minyatür

Çok ince işlenmiş ve küçük boyutlu resimlere ve bu tür resim sanatına verilen addır. OrtaçaÇda Avrupa'da elyazması kitaplarda baş harfler kırmızı bir renkle boyanarak süslenirdi. Bu iş için, çok güzel kırmızı bir renk veren ve Latince adı “minium” olan kurşun oksit kullanılırdı. Minyatür sözcüÇü buradan türemiştir. Bizde ise eskiden resme “nakış” ya da “tasvir” denirdi. Minyatür için daha çok nakış sözcüÇü kullanılırdı. Minyatür sanatçısı için de “resim yapan, ressam” anlamına gelen nakkaş ya da musavvir denirdi. Minyatür daha çok kâÇıt, fildişi ve benzeri maddeler üzerine yapılırdı.
Minyatür, doÇu ve batı dünyasında çok eskiden beri bilinen bir resim tarzıdır. Ama minyatürün bir doÇu sanatı olduÇunu, batıya doÇudan geldiÇini ileri sürenler vardır. DoÇu ve batı minyatürleri resim sanatı yönünden hemen hemen birbirinin aynı olmakla birlikte renk ve biçimlerde, konularda ayrılıklar görülür. Minyatür, kitapları resimlemek amacıyla yapıldıÇından boyutları küçük tutulmuştur. Bu ortak bir özelliktir. DoÇu ve Türk minyatürlerinin bazı başka özellikleri de vardır. Bu minyatürlerin çevresi çoÇu kez "tezhip“ denen bezemeyle süslenirdi. Minyatürde suluboyaya benzer bir boya kullanılırdı. Yalnız bu boyaların karışımında bir tür yapışkan olan arapzamkı biraz daha fazlaydı. Çizgileri çizmek ve ince ayrıntıları işlemek için yavru kedilerin tüylerinden yapılan ve "tüykalem“ denen çok ince fırçalar kullanılırdı. Boyama işi için de çeşitli fırçalar vardı. Resim yapılacak kâÇıdın üzerine arapzamkı katılmış üstübeç sürülürdü. Renklere saydamlık kazandırmak için de bu yüzeyin üzerine bir kat da altın tozu sürüldüÇü olurdu.
Bilinen en eski minyatürler Mısır'da rastlanan ve İÖ 2. yüzyılda papirüs üzerine yapılan minyatürlerdir. Daha sonraki dönemlerde Yunan, Roma, Bizans ve Süryani elyazmaları'nın da minyatürlerle süslendiÇi görülür. Hıristiyanlık yayılınca minyatür özellikle elyazması İncil'leri süslemeye başladı. Avrupa'da minyatürün gelişmesi 8. yüzyılın sonlarına rastlar. 12. yüzyılda ise minyatürün, süslenecek metinle doÇrudan doÇruya ilgili olması gözetilmeye ve yalnızca dinsel konulu minyatürler deÇil dindışı minyatürler de yapılmaya başlandı. Baskı makinesinin bulunuşuna kadar Avrupa'da çok güzel ve görkemli minyatürler yapıldı. Bundan sonra minyatür daha çok madalyonların üzerine portre yapmak için kullanıldı. 17. yüzyıldan sonra fildişi üzerine yapılan minyatürler yaygınlaştı. Daha sonra minyatür sanatına karşı ilgi azalmakla birlikte dar bir sanatçı çevresinde geleneksel bir sanat olarak sürdürüldü. Selçuklular döneminde de minyatüre önem verildi. Selçuklular'ın İran ile ilişkileri nedeniyle minyatür sanatı İran etkisinde kaldı. Mevlana'nın resmini yapan Abdüddevle ve başka ünlü minyatür sanatçıları yetişti. Osmanlı Devleti döneminde ise 18. yüzyıla kadar İran ve Selçuklu etkisi sürdü. Fatih döneminde, padişahın resmini de yapmış olan Sinan bey adlı bir nakkaş, II. Bayezid döneminde de Baba Nakkaş diye tanınan bir sanatçı yetişti. 16. yüzyılda Reis Haydar diye tanınan Nigarî, Nakşî ve Şah Kulu ün yaptılar. Gene aynı dönemde, Bihzad'ın öÇrencisi olan Horasanlı Aka Mirek de İstanbul'a çaÇrılarak saraya başnakkaş (başressam) yapılmıştı. Mustafa Çelebi, Selimiyeli Reşid, Süleyman Çelebi ve Levnî 18. yüzyılın ünlü nakkaşlarıdır. Bunlardan Levnî, Türk minyatür sanatında bir dönüm noktasıdır. Levnî, geleneksel anlayışın dışına çıktı ve kendine özgü bir biçim geliştirdi. 19. yüzyıl başlarında yenileşme hareketleriyle birlikte minyatürde de batı resim sanatının etkileri görüldü. Minyatür yavaş yavaş yerini bildiÇimiz anlamda çaÇdaş resme bırakmaya başladı. Ama batıda olduÇu gibi ülkemizde de geleneksel bir sanat olarak varlıÇını sürdürmektedir.

Türklerde Çini ve Çinicilik

Çinicilik pek eski olup, tarih bakımından ta Asurlular zamanına varan bir doÇu sanatıdır. Orta Asya’da Turfan, Aşkar ve Koça bölgelerinde yapılan araştırmalarda, nefis Türk çini ve resimlerinin ele geçirilmiş olması, Türlerin çok eski devirlerde, 8. yüzyıldan önce, bu sanat dalında da ne kadar ileri gitmiş olduklarını göstermektedir. Orta Asya’dan itibaren asırlar boyu âbideleşen Müslüman-Türk sanat eserlerinin tezyinatında, güzel sanatların çeşitli dallarından faydalanılmış, bu arada çini ve çinicilik sanatının şaheser örnekleri sergilenmiştir.
Türklerde çinicilik: İlk olarak Türkler, Orta Asya’da çini imal etmişlerdir. Orta Asya’daki Kâşân şehrinden dolayı çiniye “Kâşî” denildiÇi bilinmektedir. Kâşân şehrinde yapılan kazılarda bulunan fırın artıkları ve parça çiniler gösteriyor ki, çini, Türkler tarafından bir sanat olarak deÇerlendirilmiş ve birbirinden güzel eserler verilmiştir.
Orta Asya’daki Hunlar, Karahanlılar, Uygurlar, Gazneliler , çini ve seramik sanatını kitabelerde ve binalarda yapı malzemesi olarak kullanmışlardır. Aralarında ihtilaflar olmasına raÇmen Türkler, genellikle aynı sanat anlayışı ve üslup içinde olmuşlardır. Mengücükler, Selçuklular, EretnaoÇulları, GermiyanoÇulları, KaramanoÇulları ile RamazanoÇulları 'na ait eserlerde teknik ve desen bakımından birçok benzerlikler, bunu açıkça meydana koymuştur.
Türk Boyları, yapmış oldukları eserlerde, cephe kaplaması olarak, sırlı tuÇlayı kullanmışlardır. İslâmiyet öncesi Türk toplulukları içinde, seramik sanatı, Göktürkler 'le beraber Kırgız Türkleri 'nde de görülmektedir. Kırgız seramikleri madenî kapkacaÇın taklididir. Bu seramikler üzerindeki çalışmalar, M.S. 1209’da Kırgızlar ile birlikte MoÇollarda da son bulur. Türk kavimleri içinde Karluklar özel bir yer tutar. Tek renkli Karluk çini ve seramiklerinde insan ve hayvan figürlerine geniş yer verildiÇi, dokuz ve onuncu yüzyılda görülmüştür. Daha sonra SâmânoÇullarının elinde İslâmî dekorlar işlenmiştir. Anadolu; SâmânoÇulları, Abbâsîler, Karahanlılar, Gazneliler, Fatımîler ve özellikle Selçuklular devirlerinde, çini ve seramik sanatının en çok yapıldıÇı yer olmuştur. Orta Asya’dan gelen Selçuklular, 1037 tarihinde Suriye’yi almakla yeni bir stil geliştirmişlerdir. Selçuklular, imalatta birkaç deÇişiklik yaparak, çini mozaik imal etmişlerdir. Bunun yanında ayrıca kitabeler ve pano bordürleri, üçgen, dörtgen ve kabartma çinilerle mezar kitabeleri yazmışlardır. Bu imalatta siyah, beyaz, turkuvaz, koyu mavi renklerde yaldız çok kullanılmıştır. Çini merkezleri olarak, Konya, Sivas, Tokat en önemlileridir. Osmanlılar döneminde buralar merkez olmaktan çıkıp, yerini İznik ve Kütahya’ya bırakmıştır.
İlk gelişmiş Türk çinisi örnekleri, 13. yüzyılda Kılıçarslan ’ın Konya’daki sarayında görülmektedir. Selçuklu mozaik çini tekniÇi ile renkli sır tekniÇinin birleşmesi, Osmanlı çinilerine bir başlangıç olmuştur. Bu durum, Osmanlılar devrinde renk ve desenlerin artışıyla devam etti. İznik, Osmanlı Devleti 'nin kuruluş yıllarında çiniciliÇin merkezi olmuştur.
Osmanlı çini sanatının şahane üslubu, Bursa’da Yeşil Cami ve türbe ile başlar (1421-24). Yine Osmanlı çini sanatının getirdiÇi ilk büyük yenilik, çok renkli sır tekniÇi olmuştur. DiÇer bir yenilik ise sır altı tekniÇi ile yapılan mavi-beyaz çinilerdir.
On dört ve on beşinci yüzyılda yapılan en büyük kısmı mavi ve beyaz renkte olan Kütahya çinileri ile ilk “Haliç çinisi” mamullerine, Bursa’da Sultan Mustafa Türbesi, Yeşil Türbe ve Cem Sultan Türbesi ile Edirne’de İkinci Murad Camiinde rastlanır.
On altıncı yüzyılda ise sırlı ve renkli duvar çinilerine rastlanmaktadır. İstanbul’da renkli sır tekniÇinde yapılan çinilerin ilk örnekleri, 1522-1523 yılları arasında inşa edilen Yavuz Sultan Selim Camii ve Türbesindedir. Bu çeşit çinilerin son şaheserleri, İstanbul Şehzadebaşı’ndaki Şehzade Mehmed Türbesini (1548) süslemektedir. Ayrıca Hadice Sultan Türbesi ve Haseki Hürrem Sultan Medresesinin duvar çinileri bunlardandır.
1550’li yıllardan sonra renkli çini tekniÇi terkedilmiş ve çini sanatında sıraltı tekniÇi hakim olmuştur. İkinci ve en büyük üsluptaki çiniler, ilk olarak Süleymaniye Camiinin (1557) kıble duvarını süslemekte kullanılmıştır. Yine bu dönemde yapılan Rüstem Paşa Camiinin (1561) çinilerinde 41 çeşit lüle motifi vardır. Ayrıca çinicilik sanatında bir çıÇır açan üstün kaliteli bu çiniler, bugün İstanbul’da Kanunî Sultan Süleyman Türbesi (1566), Sokullu Mehmed Paşa Camii (1572), Piyale Paşa Camii (1574) ile Topkapı Sarayı’ndaki Üçüncü Murad Han Dairesinin duvarlarını süslemektedir.
On altıncı yüzyıl, Osmanlı çinicilik sanatının en yüksek seviyeye eriştiÇi devredir. İznik atölyelerinin büyük bir teknik başarısı olan kabarık parlak mercan kırmızısının çinilerde kullanılması, bu zamanda gerçekleşti. Firûze, mavi, koyu bir tatlı yeşil, kırmızı, açık lâcivert, beyaz ve bazen görülen siyah olarak yedi rengin, bu çinilerde sır altına tatbiki, dünya çini sanatında benzeri görülmemiş bir teknik gelişmedir. Bu devir çinilerinde kullanılan motiflerde, karanfil, sümbül, lâle, şakâyık, nar çiçeÇi, bahar yani çiçek, açmış erik ve kiraz dalları ile, artık tamamıyla tabiî örnekler hakimdir. Hançer gibi kıvrılan iri yeşil yapraklar, çiçeklerin arasını doldurmaktadır. 1600 tarihinde yapılan Sultan Üçüncü Murad türbesiyle bu büyük üslubun devri de kapanır.
İstanbul’da Tekfur Sarayında 1725’ten sonra bir çini atölyesi kurulmuş ve Sultan Ahmed Çeşmesi ile HekimoÇlu Ali Paşa Camii bu çinilerle süslenmiştir. Fakat bu atölyenin de ömrü uzun olmamıştır. Sadece Kütahya atölyeleri günümüze kadar varlıÇını devam ettirebilmiştir.
İslâm seramiklerinin önemli bir merkezi, 833-884 tarihlerinde kurulan Samarra şehridir. Perdah tekniÇi ile yapılan ilk seramikler, Samarra’da ortaya çıkmıştır. Plaka çini yapımı ilk defa burada gerçekleştirilmiştir. İslâm seramik sanatının çok çeşitli kalite ve formda zengin örneklerini Selçuklularda firûze, yeşil, kobalt mavisi, kahverengi, renkli ve şeffaf sırlı örnekler, çok bol bir şekilde görülmektedir. Anadolu seramikleri arasında İslâm seramik sanatının geleneksel kırmızı hamurlu gevşek hamur yapısında vazo, sürahi, kâse ve büyük küpler yapıldıÇı görülür.
Ne yazık ki, bu çok deÇerli güzel sanat dalı, 17. yüzyıl başından itibaren, gerilemeye, sonra da sönmeye yüz tutmuş ve çini yapımevleri, peş peşe kapanmıştır. Muhteşem devirler yaşayan Türk çinicilik sanatı, eski gücünden çok şey kaybetmiş olmasına raÇmen, bugün de hayatiyetini sürdürme gayreti içerisindedir.

Dokumacılık

Düz dokuma yaygılar, düÇümlü halılar kadar kalın ve dayanıklı olmadıklarından, eski devirlere ait örnekler hemen hemen yok gibidir. Daha çok göçebelerin eşyaları olan bu yaygılar iyice eskimeden terk edilmemekte, hatta kesilip parçalara bölünerek kullanılmaktadırlar. Kolayca çürüdüklerinden yeraltı buluntuları arasında fazla örnek bulunmamaktadır. Ayrıca yerleşik toplumların aristokrat sınıfları tarafından kullanılmadıklarından ve nesilden nesile korunarak aktarılan deÇerli mallar arasında da yer almadıklarından eskiye ait örnekler günümüze pek ulaşamamıştır.
Türk düz dokuma yaygıları içinde tarihlendirilen en eski örneklerden biri Washington Textile Museum'da bulunan küfi bordürlü ve ortada sekizgen madalyon, kenarlarda ufak sekizgenler bulunan kompozisyonu ile 15. 16. Y.Y. Avrupalı ressamların tablolarında görülen ve Holbien halıları olarak adlandırılan desenlere benzediÇi için 15. 16. Y.Y. olarak tarihlendirilen atkılı sumak tekniÇinde dokunmuş bir yaygı en erken Anadolu yaygılarından biridir. Konya Mevla'na Müzesindeki geleneksel Anadolu kilimlerinden tamamen farklı bir dokumaya sahip olan, tapestry tekniÇindeki karanfile benzer büyük palmetli bitkisel desenli kilim 16. 17. Y.Y. Osmanlı saray sanatı ile büyük benzerlik gösterdiÇinden bu yüzyıllar olarak tarihlendirilmektedir. Daha çok göçebe topluluklara baÇlı bir sanat türü olduÇundan, hakkında pek fazla yazılı belge bulunmayan geleneksel kilim ve öteki dokuma yaygıların tarihi ise Osmanlı kilimlerine nazaran çok karanlıktır. Türkmen boylarının Orta Asya'daki ve Anadolu'ya gelene kadarki göçleri ve konaklamaları sırasındaki komşuları, Anadolu'daki geçmiş uygarlıkların birikimleri ve diÇer etnik gruplar, Haçlı Seferleri, Selçuklu ve Osmanlılar zamanındaki Kuzey Afrika'dan Avrupa'nın ortasına, Çin'e kadar geniş alandaki deÇişik kültürlerin etkileri birleşerek, bu çeşitli dokuma teknikleri ve şaşırtıcı desen zenginliÇini ortaya çıkartmıştır. Bir de ayrıca her yörenin kendine has yünü ve elde edilen doÇal boya maddelerinin deÇişikliÇi, dokuyucuların kişisel ustalık ve yaratıcılıklarını da eklersek, bu çeşitliliÇi daha iyi anlarız.
Dokuma yaygılar da bir yerde sahip olduklarını tahmin ettiÇimiz sembolik motifleri ile onların yazılı belgeleri yerine geçmektedir. Boy ve oymak yaşamının sürdüÇü zamanlarda, her boy yada oymaÇın dokuma yaygıları, onları başkalarından ayıran damgalar yerine geçiyordu. Belirli bir grubun dokuduÇu yaygıda, her motifin, desenin ve rengin kendine özgü bir anlamı ve karakteristiÇi vardır. Bu motifler nesilden nesile, çok ufak deÇişikliklerle ana özelliÇi ve anlamı bozulmadan devam ediyordu. Her yaygı kendinden önceki yaygının özelliklerini taşımakla birlikte, dokuyucunun yaptıÇı çok ufak deÇişikliklerle ve eklerle benzersiz bir eser halini alıyordu. Zamanla boy ve oymaklar bütünlüklerini kaybederek, geleneksellikleri de bozularak, birbirlerinden motifler almaya başlamışlardır. Boy ve oymakların üzerinde, Osmanlı yazılı belgelerinde, belirli grupların yerleşim bölgelerinde veya göçebelerin bulundukları yerlerde belirli tipteki yaygıların desen, renk ve dokuma teknikleri üzerinde yapılacak araştırmalarla çok ilginç sonuçlar alınabilir. Kendi içine kapalı geleneksel göçebe boy ve oymaklar tarafından, yalnız kendi için dokudukları düz dokuma yaygıların tarihi, sıkı sıkıya bu grupların tarihine baÇlı bulunmaktadır. Onların Anadolu içindeki daÇılımları, yer deÇiştirmeleri, geleneklerini etkileyen etkenler hakkında çok yönlü ve karşılaştırmalı incelemeler yapılmadıkça, bu tarih karanlıkta kalacaktır.

Tezhip

Eski bir süsleme sanatıdır. Sözcük Arapça'da “altınlama, yaldızlama” anlamına gelir. Ama tezhip yalnız altınla deÇil boya ile de yapılır. Daha çok yazma kitapların sayfalarını, hat levhalarının kenarlarını süslemede kullanılmıştır.
Tezhip doÇuda olduÇu kadar batıda da uygulama alanı bulmuş bir sanattır. Özellikle ortaçaÇda Hıristiyanlık'ın kutsal metinlerini, dua kitaplarını süslemede yoÇun biçimde kullanılmıştır. Ama zaman içerisinde kitaplarda da resim öne çıkmış, tezhip yalnızca başlıklardaki büyük harfleri süslemekle sınırlı kalmıştır.
Türkler'de tezhibin geçmişi Uygurlar'a kadar uzanır. Mani dininin Uygurlar arasında yayıldıÇı 9. yüzyılda tezhip sanatı da görülmeye başlanmıştır. Bu dönemde İslam ülkelerinde de tezhip yaygın bir sanattı. Anadolu'ya Selçuklular'ın getirdiÇi tezhip en gelişkin dönemini Osmanlılar zamanında yaşamıştır. 15. yüzyılda Mısır'da Memlûk sanatçıları ayrı bir üslup geliştirmişler, aynı dönemde İran'da ve ardından Timurlular'ın egemen olduÇu Herat, Hive, Buhara, Semerkant gibi merkezlerde tezhip sanatı büyük gelişme göstermiştir. Herat'ta geliştirilen üslup daha sonra da İran tezhip sanatını büyük ölçüde etkilemiştir. Osmanlı sanatçıları da 15.-16. yüzyıllarda İran'la artan ilişkiler sonucunda Herat Okulu'nun birçok özelliÇini yapıtlarında kullanmış, yeni bireşimler yaratmışlardır. 18. yüzyılda Osmanlı tezhip sanatı gerilemeye yüz tutmuş, klasik motiflerin yerini kaba süslemeler almaya başlamıştır. 19. yüzyılda ise sanatın hemen her alanını saran batı etkisi tezhibe de yansımış, örneÇin Klasik dönemde tek olarak kullanılan çiçek motifleri vazolar, saksılar içinde buketler halinde görülür olmuştur.
Tezhipte temel malzeme altın ya da boyadır. Altın, dövülerek ince bir tabaka haline getirilmiş varak olarak kullanılır. Altın varak su içinde ezilip jelatinle karıştırılarak belli bir kıvama getirilir. Boya ise genellikle toprak boyalardan seçilirdi. Sonraları sentetik boyalar da kullanılmıştır. Tezhip sanatçısı (müzehhip) bir kâÇıdın üstüne çizdiÇi motifi önce sert bir şimşir ya da çinko altlıÇın üstüne koyarak çizgileri noktalar halinde iÇneyle deler. Sonra bu delikli kâÇıdı uygulanacaÇı zeminin üstüne koyarak delikleri yapışkan bir siyah tozla doldurur. Delikli kâÇıt kaldırıldıÇında motifin uygulanacak zemine çıktıÇı görülür. Bu motif iyice belirginleştirilip altınla ya da boyayla doldurularak tezhip meydana getirilir.
__________________
[SIGPIC][/SIGPIC]
MeLodi isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Klavye.Com
Tesekkür Botu
Klavye Te?ekkür Botu :)=
1 kişi bu mesaj için MeLodi arkadaşımıza teşekkür etti:
ToLgA (10-03-2007)
Sponsored Links
Alt 10-03-2007, 22:01   #2 (permalink)
.::.SustuM.::.
 
Rosita - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali:
Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
Rep Gücü: 26389
Rep Puanı: 263799
Rep Seviyesi: Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)
Resimlerim: (3)
Cevap: Birazda Türk Süsleme Sanatlarından Bahsedelim

cam işlemeciligi güzel
__________________



Rosita isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Yeni Konu aç  Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz aktif değil dir.

Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
gönülden buseler ve birazda hüzün... GaRDiNaL Şiir, Hikaye ve Güzel Sözler 1 10-03-2007 22:14
Birazda röntgencilik yapalım NaZaR Komik Animasyonlar 1 09-03-2007 14:01


Klavye.com da Yenimisiniz? Yardıma mı ihtiyacınız var ?

Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +2. şuan saat: 01:48.
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)


Copyright © 2005 | Klavye.Com
Türkçe çeviri: Klavye.Com
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.2.0 ©2008, Crawlability, Inc.

Webservis
Firma Rehberi Klavye Forum Serkan
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448