![]() |
| |||||||
| Kayıt ol | Bloglar | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Klavye Link | Arama | Bugünki Mesajlar | Okundu Kabul Et |
| Türk Kültürü Zengin Türk Kültürü'nün tarihi , gelenek ve görenekler , dil ve edebiyat ve daha neler neler |
| Etiketler: gokturk |
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
| | #1 (permalink) |
| .::.SustuM.::. Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali: Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
| TÜRK Mitolojisinde "YER ve YERALTI" Göktürk Yazıtları ![]() TÜRK! Mitolojisinde "YER ve YERALTI" "Yukarıda Mavi Gök AşaÇıda YaÇız Yer YaratıldıÇında,..." Göktürk Yazıtları 1. TÜRKLERDE, "YERE", "KARA" VE "KARAYER" ANLAYIŞLARI "Yer"sözü, eski türkçede de tıpkı Avrupa dillerinde olduÇu gibi, toprak, bölge, dünya yuvarlaÇı ile yeryüzü anlamına gelirdi. Çindeki "Ti" sözü de, "Yer"in ifade ettiÇi bütün anlamları kendinde toplardı. Yer, maddî yönü ile bir topraktı. Anadolu Türklerinin deyimi ile"Kara toprak".Bizi besleyen, ama sonunda da, yine bizi sinesinde saracak olan toprak. Bu sebeple eski Türkler "mezara" da "yerçün" yani "yerci" demişlerdi. "yere batmak", "yere bat!" yani "Kaybolmak", "yok ol"sözleri de, hep bu büyük sonla ilgili deyimlerdi. Yer sözünün ikinci anlamı da arazî, toprak, bölge, diyar, memleket, kara ve nihayet, yer dediÇimiz şeylerdi. Fransızlar buna "la terre", Almanlar "das Land" derler. Eski türkçede bu deyimin içtimaî anlamları da vardı. Eski Türkler zaman zaman "Yurt, il ve vatana" da yer derlerdi. Onlara göre "hemşehri", bir yerdeş idi. Yerli ve yurtdaş da, bu eski deyimin nihayet bir devamından başka bir şey deÇildi. Su ile ilgisi olmayan toprak parçalarına, bugün niçin "kara" dediÇimiz üzerinde durmayacaÇız. Ama şunu da söyleyelim ki, yalnız biz de deÇil; Ortaasya ve Sibirya Türklerinde bile, yere hep "kara yer" denirdi. Yere, kara denmesi de, yalnızca Anadoluda başlamış deÇildir. Ortaasyalı çok eski bir Türk şairi şöyle diyor: "Ediz arştın, altın karaga tegi" "En yüksekteki gökten, en aşaÇıdaki yere kadar". GöÇün özelliÇi yücelik (edizlik), yerin ise aşaÇılık, en altlık, (altın) idi. Bu suretle kainatta "dikine olarak iki uç" vardı. "Yukarıda gök ve aşaÇıda ise kara", yani yer vardı. Bu örneklerden de açık olarak görebiliyoruz ki, eski Türkler yere, yalnızca "kara" demekle de yetinebiliyorlardı. Yerin rengi üzerinde, diÇer bölümlerimizde duracaÇız. Yalnız, yere "kara" diyerek geçen KaracaoÇlanın şu şiirini de almadan geçemeyeceÇiz: "Evvel sen de yücelerden uçardın, "Şimdi enginlere indin mi gönül? "Derya, deniz, daÇ, taş demez geçerdin, "Karada menzilin, adın mı gönül? Yerin de tabiî olarak türlü türlü çeşitleri vardı. Eski türkçede, türlü yerler için, çeşit çeşit deyimler söylenirdi. AÇaçsız yerlere, "ak yer", çöllere"çölig yer", ormanlık bölgelere de "bükli yer"v.s. denirdi. Bugün Anadoluda'da, küçük orman parçalarına "bük" denir. Eski Türkler, kılavuzlara da "yerçi" demişlerdi. Çünkü kılavuz, yeri ve bölgeyi tanıyan, yol açan ve yer hakkında bilgi veren bir kimse idi. Savaşçı Türklerde "Kılavuzluk", çok önemli bir meslekti. 2. "TÜRK YERİNİ VE SUYUNU", RUHLAR İLE TANRI KORUYOR "Kutsal yerler ile bölgeler"de, Türk düşünce tarihinin en önemli kısımlarını teşkil ederler. Türklere göre bazı yerler, Kabe topraÇı gibi kutsal yerlerdi. Türklerin düşünce düzenine göre bu yerler, yalnızca coÇrafya anlamında bir bölge deÇil idiler. Bu yerlerin yeri ve suyu, kutsal ruhlar tarafından temsil ediliyor ve korunuyordu. Bugünkü türkçemizde,"yer" dendiÇi zaman, topraÇı ve içinde akan suları ile birlikte, bir arazi parçası hatırımıza gelir. Bu anlayış eski Türklerde de vardı. Fakat yer, "toprak" anlamında kullanılınca, o zaman durum deÇişiyordu. Çünkü yer, yani toprak ayrı; sular ise, ayrı kutsallıklara sahip idiler. "Yeri ve suyu koruyan ruhlar" da, yine ayrı ruhlar idiler. Bu sebeple eski Türk yazıtları, Türk milletinin bir yere konduklarını söylemek isterlerken, "o yerin, yerine suyun kondular", şeklinde bir ifade kullanırlardı. Meselâ aynı anlama gelen, "Yerin-gerü, subıngaru konadı" deyimi, bunun en açık bir örneÇidir. "Yerin, yani toprak ile suyun ruhları, yalnız kendine konan Türk milletinin koruyucu melekleri deÇil; Türk milletini idare eden Türk kaÇanlarının da başarı ve kut vericileri idiler". "Yer bütünü ile, tıpkı gök gibi, kutsal ve ayrı bir bütündü. Yerde, Türk milletinin töresi ve ictimaî düzeni, yer ile göÇün isteÇine göre kurulmuştu. Devlet içinde bir karışıklık veya bir isyanın meydana gelmesi, yer ile göÇün isteÇine aykırı idi". Bu sebeple Türk KaÇanları, isyan eden asileri mızraktan geçirdiklerini söylerler iken, bunun "yer ile gök tarafından emredildiÇini" söylemeÇi de ihmal etmezlerdi. Meşhur Uygur hükûmdarı Bayançur KaÇan, bu isyanları nasıl bastırdıÇını anlatırken şöyle diyordu: "Kulum, künim budunıg, Tengri Yir ayu birti, anda sançdım!": "Kölem ve cariyem olan bu budunu, Gök ile Yer emrettiÇi için, orada mızrakladım!". Kuzey Altaylarda oturan Türklerin efsane ve masallarında da böyle deyimlere rastlayabiliyoruz. Meselâ iki savaşçı karşılaşınca birbirlerine: "Ne göÇe ve ne de yere dua et!" derlerdi. Yani bununla da "Seni, benim elimden hiç kimse kurtaramaz", demek isterlerdi. Bu metinlerde yer ile gök, tıpkı kutsal birer eş gibi görünürlerdi. "Gök ile yerin düzeni", devlet ile içtimaî hayat düzeninin de bir sembolü gibi idi. Onlara göre, "Gökle yer bir düzen içinde bulunurlarsa, budun ve devlet de, düzen ve asayiş içinde yaşardı". Bilge KaÇan'ın yazıtında, Dokuz OÇuz kavminin kendi budunu olduÇundan bahsediliyor ve "Tengri yir bulgakın üçün", yani "Gökle yerin karışması sebebi ile" kendilerine düşman olduÇundan söz açılıyordu. Yerle gök niçin karışmıştır ve bunun için de, kendi budunu olan "Dokuz OÇuz kavmi, Bilge KaÇan'a niçin düşman olmuştur" Tabiî olarak, bunun izahı güçtür. 3. YERLE GÖK, BERABER YARATILDI "Eski Türkler yerin de, Gökle birlikte yaratılmış olduÇuna inanırlardı": Gökle ilgili bölümümüzde, gerçek ve sonsuz gökten başka, dünyayı bir kubbe gibi kaplayan maddî bir göÇün varlıÇından da söz açmıştık. Göktürk yazıtlarında, "Yukarıda mavi gök ve aşaÇıda yaÇız yer yaratıldıÇı zaman" şeklinde söylenen meşhur giriş, hafızamızdadır. Az önce Kutadgu Bilig'den aldıÇımız bir şiir de, yine buna benser bir ifade görmüştük. Kutadgu-Bilig elbetteki, kuvvetli bir şekilde, İslamiyetin tesirleri altına girmişti. Buna raÇmen, eski Türk dilinde ve edebiyatında kullanılan deyimler kaybolmamış ve o çaÇda da devam edegelmişti. Meselâ Göktürk yazıtları göÇün yüksekliÇi için "Üze" sıfatını kullanırlardı. Kutadgu-Bilig de ise, bu sıfatın yerine, yine aynı anlamdaki "Ediz" sözü geçmişti. Göktürkler, yerin kainattaki yerini göstermek için "asra" deyimini kullanıyorlardı. Eski türkçede as sözü, "aşaÇı" demektir. Göktürkler, yere asra (= as-ra) demekle de, aşaÇıya doÇru bir yön göstermiş oluyorlardı. Türkçedeki asra sözünün manasını daha iyi anlayabilmek için, buna örnek olarak başka bir deyimi de gösterelim. Meselâ eski ve yeni türkçede song, yani "son" sözü; sonuy, yani belirli ve tayin edilmiş bir son ucu (terminus) gösteriyordu. 'Son' sözüne bir yön eki takarak, sonra (= son-ra) dediÇimiz zaman, durum deÇişiyor ve söz, kendi kendine iki ayrı anlam ifade etmeÇe başlıyordu. Bu anlamlardan birincisi, sona doÇru bir gidiştir; diÇeri de son denen noktadan, sonsuzluÇa kadar uzanan bir mesafedir. Kanaatımıza göre Göktürkler, "asra yaÇız yir" derler iken, yalnızca "aşaÇıda yaÇız yer" demiyorlardı. Yeryüzünde, karanlık sonsuzluklara kadar gider "yer ve yeraltı dünyası" da, bu anlamın içine giriyordu. Kutadgu-Bilig'in İslamiyetin tesirleri altına girdiÇi bir gerçekti. Fakat şimdiye kadar, "bu eser İran edebiyatının tesirleri altına girmiştir", denmiştir de; kelimeler, deyimler ve cümleler bakımından eski Türk dilini ve edebiyatını devam ettirmiştir, denmemiştir. Bir edebiyatın en kuvvetli silâhı, kendi dilidir. Eski dilini kaybetmemiş bir edebiyat, nasıl oluyor da, İran edebiyatının bir kopyası sayılıyordu? İşte anlaşılmayan nokta bu idi. Kutadgu-Bilig'den, yerle göÇü yaratan için söylenmiş iki cümle alalım: 1. "Yerin, kökni yaratgan": "Yeri, göÇü yaratan!" 2. "Yerli, kökli yaratgan": "(Kainatı), yerli, göklü, yaratan", Şüphesiz ki bu her iki cümle de, İsl'miyetin tesiri altında olarak söylenmişti. Fakat bu sözlerin, türkçe bakımından olduÇu kadar, mana itibarı ile de, müslüman olmayan Göktürk yazıtlarından bir farkı yoktu. Bunun nedeni de, eski Türk dini ile İslâmiyet arasında, büyük farkların bulunmasından ileri geliyordu. 4. ÇÖKEN VE BATAN MADDİ DÜNYA Eski Türkçedeki "yer" sözü, yeni Türkçede olduÇu gibi, "dünya" anlamına da geliyordu. Meselâ şu eski Türkçe metinde "şafaÇın söküşü ve güneşin doÇuşu ile dünyanın nasıl aydınlandıÇı", şöyle anlatılıyordu. "Şafak söktü, dünya aydınlandı; gün doÇunca her şeyin üzeri ışık doldu". Eski ve yeni Türkçede"katı yer" dediÇimiz zaman, sert toprak aklımıza gelir. Bu deyim, Avrupa dillerinde de vardır. Yerin bütün sertliÇine katılıÇına raÇmen, yerin çökmesi, bir benzetme, bir atasözü gibi de olsa, eski Türk edebiyatında az çok yer almıştır: "Ey Türk milleti! "Gök yıkılmasa, "Yer çökmese, "Seni, kim ortadan kaldırabilir?..." Bu sözlerden de anlaşılıyor ki, göÇü yıkılabilen bir kabuk gibi düşünen eski Türkler, yerin de bir çatısı olduÇuna inanıyorlar. En büyük felaket ve belki de "kıyamet", göÇün çökmesi ve yerin de yıkılması idi. Bu düşünce, bugünkü konuşmalarımızda da yer almıştır. Osmanlı edebiyatında bile, "büyük bir ordudan" söz açılırken, "Yer götürmez asker" denirdi. Yerin taşımayacaÇını söylemek sureti ile, ordunun büyüklüÇünü ifade etmek isterlerdi. Altay daÇlarında oturan Türkler bile, "Bu yerding üstündö", yani "Bu yerin üstünde" derler iken, "bu dünyanın üstünde" demek isterlerdi. Altaylılar yer sözünü, yalnızca "dünya" için kullanırlarken, "Rusya" ve "Çin" gibi devlet ve ülkeleri ifade etmek için de, "Orus yeri", "Kıtay yeri" demekten geri kalmazlardı. 5. TÜRKLERE GÖRE YERYÜZÜ VE YERKABUĞU ![]() Altay DaÇları Eski ve yeni Türkçemizde "yer" , bir "kumaşın veya başka bir şeyin yüzü" için de söylenirdi. Meselâ eski Türkler, "yeşil yüzlü ipekli kumaş" için,"yeşil yerlig barçın" derlerdi. Eski Türklerin "Yeryüzü" için kullandıkları en önemli deyim ise,"yer kırtışı"dır. Kaşgarlı Mahmud'un sözlüÇünde "kırtış" yalnızca "yer" sözü ile beraber geçerdi. Uygurlar ise, bu söze daha geniş bir anlam verirlerdi. Meselâ, "insan yüzü" ile başka şeylerin yüzüne de, "kırtış" derlerdi. Aslında ise "yer kırtışı", dünyanın dış kabuÇu veya yüzü olmalıydı. Bu deyimi bugünkü Ortaasya Türk lehçeleri ile karşılaştıracak olursak, esas anlamına daha iyi anlamış oluruz. Meselâ Kırgızlar, "yerin sathına" veya "yer kabuÇuna" "cerdin kırtışı"derlerdi. Saban girmemiş, yaban yerlere de "kırtıştuu cer", "kırtışlı, kabuklu yer" adını verirlerdi. Bunadan da anlaşılıyor ki,"Bir yer, sabanla çizildikten sonra, o yerin bekareti ve orijinal kabuÇu kalmıyor ve Allahın yarattıÇı yeryüzü de bozulmuş oluyordu". Eski Türk kitaplarında, "dünyanın yüzü", yani"kırtışı" ile ilgili birçok bilgiler vardır. Bunların en önemlilerini bir araya getirerek, bu konuyu aydınlıÇa kavuşturmaÇa çalışacaÇız. Meselâ şu şiirde yeryüzünün, altın beyazı veya grisi gibi bir renk aldıÇı söyleniyor: "Ajun kırtışı boldı altun öngi, "Yaşık za'feran kıldı, yakut öngi". "Acunun yüzü oldu, altın beyazı, "Güneş safran çıkardı, yakut beyazı!" AşaÇıdaki şiirin manası ise henüz daha iyice anlaşılmamıştır. "Rumî kızı" okunması gereken bu sözü Rodlof, "Rumî kozı" diye okumuştur. Buna raÇmen çıkardıÇı mana, ne kendisini ve ne de bizi tatmin edebilmiştir. Buradaki Rumî kızı'nın yani Rumî/eli kızının güneşin bir sembolü olması çok muhtemeldir. Güneş yüzünü yere gizleyince, yani batınca; dünyanın yüzü de tıpkı bir zenci gibi kapkara oluyordu: "Yüzin kizledi yirke, Rûmî kızı, "Ajun kırtışı boldı, zengi yüzi". "Yüzün gizledi yere, rumeli kızı, "Acunun yüzü oldu, tıpkı bir zenci yüzü!" Güneşin batıda batması dolayısı ile, "Rûm-eli" ile münasebete getirilmiş olması çok muhtemeldir. Eski Türkler, "gökyüzü" için de "kalıg kırtışı" derlerdi. Kalıg sözünün esas anlamını gökle ilgili bölümümüzde incelemiştik. Gökyüzü de zaman zaman rengini deÇiştiriyordu: "Usuz yattı, saknu bin ança odug, "Kalıg kırtışı tuttı, kafur odug" "Uykusuz yattı biraz, düşünüp ayık durdu, "Gökyüzünün rengi de kafur rengiyele doldu!" "KuÇu'nun beyaz rengi", temizlik, saflık ve iyiliÇin sembolü idi. bu inanış, Altay mitolojisinde olduÇu gibi, Avrupa ve Önasya an'anelerinde de, pek yaygın bir halde idi. Ortaasya ve Avrupa mitolojilerine göre, "Kugu, aslında kutsal bir kız idi. Bu kız, kuÇunun beyaz tülünü üzerine giyince kuÇu olur ve çıkarınca da, kız olurdu". Bize göre eski Türk şiirlerinde"kuÇu kırtışı"diye geçen bu deyim, mitolojik "KuÇu tülü" ile ilgili olsa gerektir. "KuÇunun beyaz tülü" ile ilgili iki eski Türk şiirini Kutadgu-Bilig'den alarak buraya koymaÇı faydalı görüyoruz: "Yaklaşık koptı, kögsin köterdi yana, "KuÇu kırdışı boldı, dünye, sana" "Güneş çıktı, göÇsünü, (göÇe) yükseltti yine, "KuÇunun benzi gibi, beyaz oldu tüm dünya!" Şair, güneşin ışıklarına büyük bir önem veriyor ve dünyanın ap ak olduÇunu söylemek istiyor. Ayrıca kuÇunun beyaz tüyünün başa giyilmesi kafi deÇildi. Gönlü de böyle temiz yapmak lazımdır diyor: "Kuyu başka kirse kuÇu kırtışı, "KuÇu teg örüng kılgu könglin kişi!" "Kimin başına girse, kuÇunun beyaz dışı, "KuÇu gibi gönlünü, beyaz etsin o kişi!" "Eski Türkler Yeryüzüne, Yer saÇrısı derlerdi": Eski türkçede "deri"ye saÇrı dendiÇi gibi, her şeyin yüzüne de saÇrı denirdi. Yer saÇrısı deyimi, tam manası ile "Dünyanın kabuÇu" anlamına geliyordu. Meselâ eski Türklerde, "Kişi saÇrısı yüz", diye bir de atasözü vardı. Sıcakla, soÇukla ve türlü hava şartları ile karşı karşıya olan yüz, insan derisinin en sert ve katı olan tarafıdır. Bu sebeple gerçek deri, ancak yüz derisi idi. Bunun, başka bir anlamı da olmalıdır: "İnsan yüzü en katı derilerden biri olduÇu için utanması da az olurdu" 6. TÜRKLER VE "YERİN RENGİ" Yazılıkaya - Erlik Han ![]() Bundan önceki bölümlerimizde yere yalnızca "kara" dendiÇi söylenmiş ve bununla ilgili olarak, Ortaasya ve Anadolu edebiyatından örnekler vermiştik. "Kara toprak" deyimi, Osmanlılarda olduÇu kadar Kırgız Türklerinin edebiyatında ve ÇaÇatay lehçesinde de çok yaygındır. Özbekler, buna "kara tofrak" derlerdi. Rengi kara olan topraklarla beraber, manevî anlamda topraÇa ve "mezara" da böyle denirdi. Ali Şir Nevaî, "cansız cisimden hiçbir şey hasıl olmaz; o, gülsüz bir kara toprak gibidir", diyor. "Gülsüz kara toprak da, ay ışıÇı olmayan karanlık bir gece gibidir": "Cismdin cansız ne hasıl, ey Müselmanlar kim ol, "Bir kara tofrag tegdür, kim gülü reyhanı yok! "Bir kara tofrak kim yoktur gülü reyhan ana, "Ol karangu gece tegdür, kim mehi t'banı yok!" "Kara toprak" sözünde ve yukarıdaki şiirde, İran edebiyatının tesirleri yok deÇildir. Ne yapalım ki "Kara yer" ve "Kara toprak" Türk âleminde, İran dilinden ve edebiyatından hiçbir haberi olmayan Türklerde bile, kullanılan bir deyimdir. Bu, Türk düşünce düzenine göre türemiş ve söylenmiş bir anlayıştır. Dede Korkut'da Ulaş oÇlu Kazan Beg'in otaÇını diktirmesini şöyle anlatıyor: "Bir Gün Ulaş oÇlu Kazan Beg yerinden turmuş idi. Kara-yerün üzerine otahların diktürmiş idi. Bin yerde ipek halıçası döşenmiş idi..." "YaÇızlık, topraÇın rengi idi": Türklere göre yer ve topraÇın ilk rengi, herhalde "YaÇız" idi. "Kara-yer" deyimini bilmiyoruz ama, "Kara toprak" sözü daha sonradan çıkmış olsa gerekti. "Göktürkler ve Uygurlar" da yere "YaÇız yer" derlerdi. Kaşgarlı Mahmud'a göre "YaÇız", kızıl ile siyah arasında bir renktir. TopraÇın rengi, bu renk karışımına benzetilerek yaÇız denmiştir. Bugünkü türkçemizde kullandıÇımız, "YaÇız at" ve "YaÇız delikanlı" deyimlerimiz de aslını yine bu toprak renginden almıştır. YaÇızın yanlış olarak siyah renk anlamında kullanılması, sözün aslını bilmememizden ileri geliyor. Yoksa Türkler kapkara bir zenciye, yaÇız veya yaÇız delikanlı dememişlerdi. Altun Yaruk adlı meşhur Uygurca kitabı, Çince paraleli ile karşılaştırdıÇımız zaman, karşımıza çok önemli meseleler çıkar. Uygurcadaki YaÇız yir, Çinde daima Ta-ti, yani "Büyük yer", "Büyük dünya" deyimi ile karşılanmıştı. Bazan da Çincedeki "Büyük Dünya" deyimi türkçede "Agır, ulug, yaÇız yir", yani "Kutsal, saygıdeÇer, büyük, yaÇız yer" şeklinde tercüme edilmişti. Bundan anlıyoruz ki eski Türklerde YaÇız yer deyimi, doÇrudan doÇruya bütün dünyayı ve dünyanın tümünü ifade ediyordu. Bazan da yalnızca "YaÇızlı" deyimi "Dünyalı" anlamını karşılıyordu. Tıpkı Karahanlılardaki "Yirli, kökli" yani "Yerli, göklü" gibi. Tabiî olarak bütün bu anlamları Çince karşılıkları ile mukayese ederek öÇreniyoruz. Zelzele için de, "Dünya tepreniyor" anlamına "YaÇız yir tepreyür" denirdi. Yalnız,"YaÇız" sözü ile "Yavız"ı birbirinden ayırmak lazımdır. Altun Yaruk adlı Uygur kitabı dünyaya "YaÇız yer" derken, "iyi olmayan alamet, işaret belirtilerine" de "Yavuz" diyordu. Yavuz sözü de, bu deyimden çıkmış olmalıdır. Eski Türkler göÇe renk verirken "Kök", yani "Gök", "Mavi" derlerdi. Karahanlılar çaÇında ise göÇe "Yaşıl", yani yeşil denmeÇe başlanmıştı. Fakat yerin rengine "YaÇız" diyorlardı. Bu deyim deÇişmemişti. AşaÇıdaki şiir, bunun güzel bir örneÇidir: "YaÇız yer, yaşıl kök; kün, ay birle tün" "YaÇız yer, yeşil gök; güneş, ay ile gece", GöÇün mavi rengine "yeşil" diyen eski Türkler, yeşil renk için de aynı deyimi kullanırlardı. Baharın gelmesi ile her tarafın yeşilliklerle donanmasını da şöyle anlatıyorlardı: "YaÇız yer, yeşil torku yüze badı!" "YaÇız yer, yeşil ipekten bir tül baÇladı! "Yerin bakır gibi kızıl olması" Bu inanış Türk mitolojisinin önemli bir motifi idi. Sibirya'da olduÇu gibi bu deyim, Karahanlılar tarafından da biliniyordu: "YaÇız yer bakır bolmangıça kızıl", mısrasında, bu benzetme açık olarak görülmektedir. Bu bakımdan Altaylarda yaşayan Telengit Türklerinin "Kıyamet günü" (Kalgancı çaÇ) hakkındaki şu şiirleri de önemli bir vesikadır: "Kıyamet çaÇı gelende, "Gök demir olur kalır, yer bakır olup kalır; "Hakanlar, hakanlara, düşmanlık içre kalır, "Uluslar, ulusları, boÇmaÇa hazırlanır, "Parça, parça olarak, katı taşalar ufanır, "Katı aÇaçlar ise, yumuşayıp uzanır, "İnsanların boyları, ancak bir karış kalır, "İnsanların dizgini, küçükülr, çok kısalır, "Bey ile soysuzları, kimse ayırmaz olur, "Babalar, çocukları, bilmez tanımaz olur, "Çocuklar, babaları, tanımaz saymaz olur, "Sarımsak başta biter, yerlerde bitmez olur, "Altın öyle büyür ki, at başı ölçmez olur, "En iyi yemekleri, hiç kimse yemez olur, "Yerden altınlar çıkar, hiç kimse bakmaz olur, "Dünyada insan kalmaz, altın alınmaz olur! Gerçi YaÇız yer, kutsal ve büyük bir varlıktı. Fakat onun süsü ve iftihar ettiÇi şey, yalnızca insan idi. Yer yüzünde bilgi ve fazilet, ancak insanoÇlunun elini uzatması sayesinde meydana gelmişti: "YaÇız yer üze, yalınguk oÇlı elig, "Kötürdi, kamugka, yetürdi bilig!" "YaÇız yerin üstünde, insanoÇlu elini, "Götürüp, yetiştirdi, herkese bilgisini!" "YaÇız yer" ile "Kara toprak" arasındaki fark: Türkler "YaÇız yer" deyimini, gök gibi kutsal ve güçlü dünyamız için söylemişlerdi. YaÇız yer de, Gök gibi insanların kaderine hükmeder, Türk devletinin karışmasında ve düzeninde sözü olurdu. Türk KaÇanına asileri kırması ve düzeni kurması için, buyruklar verirdi. "YaÇız yer, Yüce Tanrının bir kolu ve bir parçası" gibi idi. "Toprak" ise, maddî ve ölümlü dünyanın bir kısmı idi. Bu sebeple Türklerin çoÇu, "Kara toprak" sözü ile hemen "ölüm" ve "mezarı" hatırlarlardı. Anadolu'da, "Toprak onun başına" bedduamızla, ne demek istediÇimizi hepimiz biliriz. Toprak, ölümün bir sembolü gibidir. Ölen bir dost için kullanılan, "Toprak salmak" deyimi de, Türk kültür ve an'anesinin üzüntülü; fakat vefa hislerini canlandıran güzel bir hatırasıdır. ÇoÇu Türk lehçelerinde "Toprak salmak" sözü, "ölen bir dostla vedalaşmak" anlamına gelirdi. Ölen bir akraba veya dostun mezarının başına gidip, birkaç kürek toprak atmak!... Toprak salmak sözünün başka manaları da vardır, fakat en güzeli ve en hislisi budur. Ortaasya'daki bazı Türklere, "İnşallah buluşalım", derseniz, onlar da "Topraktan dışarı olursak", yani ölmezsek, diye cevap verirler. İslamiyetin her türlü tesirlerine ve türlü düşüncelere raÇmen Türkler, bir türlü "Topraktan geldikleri" hakkındaki hislerini kaybetmemişlerdi. Topraktan türeyişle ilgili konuları, yaratılış destanlarını anlatırken inceleyeceÇiz. İnsanın türediÇi toprak, yapışkan ve sakızlı toprak, daha doÇrusu eski Türklerin dediÇi gibi "SaÇız toprak"dır. Biz Anadolu Türkleri, bu topraÇa "Balçık" ve "YaÇız toprak" da deriz. Fakat Türkler dışarıdan gelen bu inanca da fazla önem vermemişlerdi. Türkler için önemli olan, ya gökleri tutan "tozlu toprak" veyahut da, baharın gebe bir kadın karnı gibi şişen "kabarık" topraÇı'dır. "DoÇudan topraÇın kokusunu ver" sözü, Anadolu'da ve Osmanlı edebiyatında söylenmiş bir atasözüdür. Aşık Veysel'in toprak şiirini hepimiz biliyoruz. Bunu, burada, yeniden söz konusu edecek deÇiliz. "Toz ve tozlu topraklar, atlıların ve savaşçıların ayrılmaz arkadaşlarıdırlar". Bu sebeple eski Türk şiirlerinde toprak tozsuz, toz da topraksız olamazdı. AşaÇıdaki şu çok eski Türk şiirinde, bir savaş başlangıcından söz açılıyor ve "OÇrak" adlı bir kabile ile de birleşilerek nasıl yola çıkıldıÇ anlatılıyor: "AÇdı kızıl bayrak, "Yetşü, kelip Ograk, "ToÇdı kara toprak, "Tokuşup, anın keçtimiz!" "Dalgalandı kızıl bayrak, "Bize geldi, dost il OÇlak, "Toza boÇdu kara toprak, "DöÇüştük de geç kaldık!" "Kara yer" ve "Kara toprak" ile ilgili bölümümüzü bitirirken, yüzyıllarca önce, güneyden Sibirya'nın buzlu Tundralarına sıÇınmış, belki de bin seneden fazla bir zamandan beri, Türk kültürünü büyük bir vefa ve sadakat ile, kutsal bin emanet gibi ruhlarında saklamış olan Yakut Türklerine dönmeden yapamayacaÇız. Onlar da yere, "Kara yer" derlerdi. Onlara göre de, her şeyin anası ve başladıÇı, bittiÇi yer, kara yer ve kara topraktan başka bir şey deÇildi. Yakut Türkleri de birine beddua edecekleri zaman, tıpkı bizim gibi, "BoÇazın toprakla dolsun", derlerdi. 7. YER ALTI DÜNYASI "Yer Ana adlı ruh, yerin ve topraÇın sahibi gibi idi" Yeraltı ne kadar derinde ve nerelere kadar giderdi?.. Bunu o çaÇda kimse bilmezdi. Ama Türklerin de bir düşüncesi vardı. Bunun için, Türk kültürünün en eski şekline sahip olan Yakut Türkleri, dünyaya "Dipsiz dünya" demişlerdi. Yakutlar, "Yer ve topraÇı bir ana, tıpkı güçlü ve kutsal bir kadın gibi" düşünmüşlerdi. Bu sebeple Yakut şiirlerinde topraÇın adı geçtikçe, topraÇa hep "Ana Toprak" dendiÇi görülüyordu. "Ana Toprak" deyimi, "Kainat ruhunun" umumi bir adı idi. Bunun için Yakut efsanelerinde sık sık, "Sekiz köşeli Yer-Ana'nın sarı göbeÇi"nden söz açılırdı. Bazen de yerin göbeÇi, "Yer-Ana'sının kalkık memesi"olurdu. Her şeye can veren, taşıp ve çoşan kaynak, "Yer Ana"nın kendisinden başka bir şey deÇildi. "Sekiz ayıÇ Ana" yani "Sekiz Yaratıcı Ana" gibi, yer ruhlarının çoÇu da kadındı, "Yerimi ve topraÇımı temsil eden Sekiz Ana'ma, 6 yaşında bir boÇa kurban ediyorum" derlerdi. Bu Sekiz Ana'dan başka, diÇer Sekiz Yeraltı Tanrılarının da adları geçerdi. İyilik gönderen ruhların yanında, insanlara ve hayvanlara hastalık ve felaket gönderen ruhlar da vardı."Yeraltı dünyasının Sekiz Soyu türemiş ve dal budak salmışlar; fakat aralarında bir geçim ve sulh düzeni kuramamışlardı". Bu sebeple, onlardan söz açıldıÇı zaman, "Yeraltının Sekiz geçimsiz soyu" da denirdi. Tıpkı İslamiyetin "Eshab-ı Kehf"i gibi bunlara, "Uyuyan Sekiz Sersem Soy" lakabı da verilirdi. Yakut Türklerinin dininde, yeraltı Tanrılarının büyük bir panteonu vardı. Yakut Şamanları zaman zaman şekil deÇiştirerek yeraltına inip, yeraltı dünyasını gezerler ve yukarı çıkınca da ne gördüklerini uzun uzun anlatırlardı. Fakat Yakut dini ile ilgilenen otoritelere göre, Yakut Şamanlarının yeraltındaki seyahatları, onlara sonradan girmiş hurafelere göre düzenlenmişti. Yakutların eski ve orijinal Türk dinlerinde bu yoktu. Bununla beraber Altay ve Sibirya'daki türkçe efsanelerde de, yeraltına inen ve orada büyük savaşlara giren kahramanlara rastlamıyor deÇiliz. "Göklerde hanlıÇını kurmuş olan Hakan'ın oÇlu, göklerle beraber yeraltına da iner ve babasının hanlıÇını teftiş ederdi".Tabiî olarak, mitoloji ve masal ile, dinlerin dayandıÇı esas prensipleri birbirinden ayırmak lazımdır. Gerçi, mitoloji de dinin bir aynasıdır. Fakat mitolojide anlatılan bir çok olay ve âdetler, çoktan unutulmuş ve cemiyet hayatından silinmiş olabilirlerdi. "Yeraltındaki kötü ruhların sembolü, siyah bir tilki idi": ![]() Altay mitolojisine göre "Yeraltı ruhları", genel olarak "Siyah bir tilki" şeklinde görülürdü. Bu tilki,"Bazan avcıları peşine takarak yerin deliÇine götürür ve oradan da yerin altına indirerek, avcı veya bahadırın, başına gelmedik felaket bırakmazdı".Yeraltı Han'ı "Erlik-Han"dı. Bazı Altaylılar ise buna "İrle-Han" derlerdi. Bu Han'la ilgili bir şiiri, bugünkü dilimize çevirerek alalım: "Ölülerin hakan'ı çok büyük İrle-Han'dı, "Han'ın bir kızı vardı, o da tam bir şeytandı! "Bir siyah tilki olur, yeryüzünde gezerdi, "Kötülükler saçarak, insanları ezerdi!" "Yeraltındaki Yer Evreni Yılan ve Kutsal Öküz" Yeraltındaki "Kırk kardeş"den söz açan, Altay efsaneleri de yok deÇildir. Bizce bu efsaneler, Türk mitolojisine en uygun motifleri içlerinde toplarlar. Topkapı Sarayı'nda bulunan bir OÇuz-N'me parçasına göre, "Yer evreni yılan"dır. Bu da, Türk mitolojisinin ruhuna uygundur. Bu yılan, bazan da "balık" olurdu. Bu inanışa, biraz da Çin tesiri bulunan bölgelerde rastlıyoruz. Bir Altay efsanesine göre, "Katai-Han, Ak-Han'ın çocuklarını esir alınca, 'Yeraltındaki kırk boynuzlu Öküz kızıyor ve büyük bir zelzele yapıyor". Yine başka bir Altay efsanesine göre, "Yeraltının hakanı, Yedi kat yerin altında yaşayan Çılan-Mongus" idi. Altay türkçesinde "Çılan", "Yılan", demekti. Bu bakımdan, OÇuz-Name ile Altay efsaneleri arasında bir benzerlik kurulmuş oluyordu. 8. YER'İN KATLARI "Batı Türklerine göre yer de, yedi kat idi" "Yedi"rakamı, Çin mitolojisinde de büyük bir önem taşıyordu. Fakat İran mitolojisinde bu sayının daha orijinal özellikleri vardır. "Türklerin kutsal sayısı ise dokuzdur". Bugün, İslamiyet ve İran kültürleri ile, tarih boyunca hiçbir ilgi kurmamış olan Batı Sibirya ve Fin-Ugor kavimlerinde de, gök ve yer katlarının sayıları, yedidir. Bu inanışın İran mitolojisi yolu ile Ortaasya'ya yayılıp yayılmadıÇını bilmiyoruz. Böyle bir tesir olsa bile, İslamiyetten ve hatta İsa'dan çok önceleri başlamış bulunması daha muhtemeldi. Eski Ortaasya ve Anadolu Türklerine göre yer, "Yedi kat" idi. hucendi de Letafetname'sinde şöyle diyordu: "Yaratkan Adem"ü hurü melekni, "Tozatkan arş-ü kürsi vü felekni, "Tokuz efl'kni askan muallak, "Yeti kat yerni hem kılgan mutabbak!" Hucendi Yani: "Adem ile huri ve melekleri yaratan; göÇü ve gök çarkını süsleyen. Dokuz felek burçlarını hiçbir yere baÇlamadan, boşlukta asan. Yedi kat yeri, hem yaratan ve hem de birini diÇeri üzerine dizen Tanrı!" İsl'miyetin ve İran edebiyatının tesirleri, bu şiir üzerinde açık olarak görülürler. Bunu inkar etmeÇe imkân yoktur. Ancak "Dokuz burç veya Felek" ile, "Yedi kat yer", İslamiyetle hiçbir ilgisi olmayan Sibirya Türklerinin mitolojilerinde de vardır. "Dokuz gök, yedi kat gök" gibi deyimler, Sibirya Türk edebiyatında çok görülen sözlerdi. Bu deyimlere göre: "Gök, dikine olarak yedi kata; yüzeyine olarak da, dökuz bölüme ayrılmıştı". Bu konu üzerinde diÇer bölümlerimizde de uzun uzun durulmuştur. Bu sebeple Hucendî gibi şairler, başlıca iki tesir altında bulunuyorlardı: Bunlardan en önemlisi ve aÇır basanı kendi Muhitleri ve Türk halkları idi. DiÇeri de İran edebiyatıydı. İran edebiyatının tesiri altında yazılmış olan yukarıdaki şiirler, Türk halkına da yabancı gelmiyorlardı. Kırgızların şöyle bir atasözleri vardır: "Cer kulagı ceti kat", yani, "Yerin kulaÇı yedi kattır". Kırgızlar demek istiyorlardı ki,"Yer gibi, kulaÇı da yedi kattır" ve "Her söylenen şey duyulabilir". Ayrıca dünya bu sebepten dolayıdır ki, haberler ve yayınlarla doludur. 9."TEPEGÖZ" EFSANESİ VE YER RUHLARI ![]() Tepegöz Dede Korkut kitabındaki "Tepegöz" efsanesi ne kadar güzeldir. Gerçi, bu efsaneye benzer masallar eski Yunanlılarda da vardı. Fakat, eski Türk dini ile inançlarını iye bilenleri, bu gibi benzeyişler, hiçbir zaman baÇlayamazlar. Bu konuyu pek çok örnekle incelemek, elbette ki bu kitap içinde mümkün olmayacaktır. Ama ne de olsa Türk okuyucularını, biraz olsun, bir aydınlıÇa kavuşturmaÇa çalışacaÇız. Türklerde Tepegöz, bir nevi "Bir Yeraltı Ruhu" gibi görünüyordu. Yeraltından gelen bu ruh, insanlara türlü kötülükler veriyordu. Dede Korkut kitabında Tepegöz'ün ortaya çıkışı şöyle anlatılıyordu: "Zaman ile OÇuz yine yaylaya köçti. Çoban gine bu bınara geldi. Gine koyun ürkdi. Çoban ilerü vardı. Gördü kim bir yıÇınak yatur, yıldır yıldır yıldırar. Peri kızı geldi, aydur: 'Çoban amanatın gel al, amma OÇuzun başına zavam getürdün', dedi. Çoban bu yıÇınaÇı göricek ibaret aldı. Gerü döndi, sapan taşına tutdı. Urdukça böyüdi. Çoban yıÇınaÇı kodı, kaçdı. Koyun ardına düşdi. MeÇer ol dem Bayımdır Han, begler ile seyrana binmişler idi. Bu bınarun üzerine geldiler. Gördiler kim bir ibaret nesne yatur, başı göti belürsüz. Çevre aldılar, indi bir yiÇit bunı depdi. Depdükçe böyüdi. Birkaç yiÇit dahı indiler depdiler, depdüklerinçe böyüde. Oruz Koca dahı inüp depeledi. Mahmuzu tokındı. Bu yıÇınak yarıldı. İçinden bir oÇlan çıktı. Gevdesi adam, depesinde bir gözi var. Oruz aldı, bu oÇlanı eteÇine sardı..." İli nehri boylarında meydana geldiÇi anlaşılan bir Kırgız efsanesinde de, aynı motifi görüyoruz. "Er-Töştük" adlı Kırgız destanı, Türk kültürü bakımından, önemli bir kaynaktır. Dede Korkut kitabında Tepe-Göz'ün, bir yıÇınaktan çıktıÇı söyleniyor. Fakat bu yıÇınaÇın mahiyeti hakkında hiçbir açıklamada bulunulmuyordu. Er Töştük destanında ise, pınar başın da yine atlar ürküyor ve suda yüzen bir ciÇer görülüyor. CiÇere vuruldukça şişiyor ve bundan "Yel-MoÇus" adlı dev çıkıyor. Tabiî olarak burada ciÇerden çıkan dev, Tepe-Göz deÇildir. Fakat mühim olan, Tepe-Göz gibi bir devin, nereden ve nasıl çıkışıdır. Ertöştük efsanesindeki bu kısmı, kısa bir özetle aşaÇıda vermeÇi faydalı buluyoruz: İlemen-Bay'ın oÇlu, Er-Töştü düÇününden, Dönerken sihirbazın, kaçamaz büyüsünden. Bir çadır gibi eÇri, bir kavaÇa gelirler, İndirirler yükleri, konaÇa yerleşirler, Atlar pınara gider, fakat ürker kaçarlar, Göklere çıkmak ister, gibi kişner koşarlar. Herkes pınara koşar, bakarlar ki bir ciÇer, Suda yüzüp duruyor, mızrakla biri iter. İçinden bir dev çıkar, Bay'ın boynuna biner, OÇlu da korkusundan, hemen oraya siner. Cengiz Han'ın atalarından Duva-Sokor da "Alnında tek gözü bulunan" bir insan dev (Cyclope) idi. Tek gözü ile, üç menzillik mesafede neler olup bittiÇini de görebiliyordu. Böyle bir devin yerin şişmesi sureti ile meydana çıktıÇına dair başka bir efsanemiz daha vardır. Yeraltından çıkan pınarlar ve kaynaklar, Yer ve Su Ruhlarının toplandıkları yerlerdi: "Yeraltından gelen pınarlar, yeraltı ruhlarının dışarı çıkması için âdeta bir yol vazifesi görüyorlardı". Bu sebeple Tepe-Göz'ün de bir yeraltı ruhu olması çok muhtemeldi. KaracaoÇlan ![]() Türk halk şairi. Etkileyici bir dil ve duygu evreni kurduÇu şiirleriyle Türk halk şiiri geleneÇinde çıÇır açmıştır. 1606' doÇduÇu, 1679'da ya da 1689'da öldüÇü sanılmaktadır. Yaşamı üstüne kesin bilgi yoktur. Bugüne deÇin yapılan inceleme ve araştırmalara göre 17.yy'da yaşamıştır. KaracaoÇlan, Osmanlı Devleti'nin iktisadi bunalımlar ve iç karışıklıklar içinde bulunduÇu bir çaÇda yaşamıştır. Şiirinin kaynaÇını, doÇup büyüdüÇü göçebe toplumunun gelenekleri ve içinde yaşadıÇı, yurt edindiÇi doÇa oluşturur. GüneydoÇu Anadolu, Çukurova, Toroslar ve GavurdaÇları yörelerinde yaşayan Türkmen aşiretlerinin yaşayış, duyuş ve düşünüş özellikleri, onun kişiliÇi ile birleşerek âşık edebiyatına yepyeni bir söyleyiş getirir. Anadolu halkının 17.yy'da çektiÇi acılar, göçebe yaşantısının yoklukları, çileleri, çaresizlikleri, şiirinde yer almaz. kaynak;Kaynak : Bahaeddin ÖGEL |
| | |
| Sponsored Links |
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Türk askerine neden "Mehmetçik" deniliyor?? | ShirinBaby | Türkiye'ye sahip çık | 4 | 09-13-2007 16:37 |
| "Türk gibiydim" | FeLiX | Fenerbahçe - FB | 0 | 03-27-2007 15:41 |
| "Türk" Adı Nerden Geliyor?... | eFKaRLı | Türk Kültürü | 0 | 02-25-2007 19:03 |
| İletİŞİmde "sen " Dİlİnİ Mİ Yoksa "ben" Dİlİnİ Mİ Kullanmali? | SeRKaN | Kariyer ve Kişisel Gelişim | 0 | 12-25-2006 18:37 |
| Klavye.com da Yenimisiniz? | Yardıma mı ihtiyacınız var ? |