![]() |
| |||||||
| Kayıt ol | Bloglar | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Klavye Link | Arama | Bugünki Mesajlar | Okundu Kabul Et |
| Genel Tarih Oncelikle,Genel Tarih Sonrasinda Tarihteki Antlaşmalar,Belge Arşivleri,Fotoraf Arşivleri,Harita Arsivi,Tarihi Toplantilar gibi Tarih adina her bir konunun paylasim alani.. |
| Etiketler: turk tarihindeki hukumdarlar |
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
| | #21 (permalink) |
| ézqi Üyelik tarihi: Jun 2007 Nerden: мєяѕιηηηηηηηη Yaş: 18
Mesajlar: 5,563
Ruh Hali: Teşekkürler: 372
622 Mesaja 1,015 Teşekkür edildi
| Cevap: Türk Tarihindeki Hükümdarlar Cihangir Şah Bâbür İmparatorluÇunun dördüncü hükümdârı. Ekber Şahın oÇlu olup, asıl adı Selim’dir. 1569’da doÇan Selim, babasının ölümü üzerine 1605’te “Nûreddîn Cihangir” unvânı ile tahta çıktı. Ancak oÇlu Hüsrev, Sihleri etrâfında toplayarak Pencab’da isyân etti. Cihangir Şah, âsî kuvvetleri Cullandar Nehri kenarında bozguna uÇrattı. Yakalanan oÇlu Hüsrev’i Burhanpur’a sürgüne gönderdi. Hüsrev orada 1622 yılında öldü. Racput PrensliÇi ile yapılan savaş başarı ile netîcelendi. Ancak Safevî Hükümdârı Şah Abbâs’ın Kandehar’ı istilâsına karşı konulamadı. Cihangir Şah döneminde, Avrupalılar ve bilhassa İngilizler sık sık Bâbürlü Sarayında görüldüler. Bu münâsebetler netîcesinde, İngilizlere Surat limanında ticâret yapma hakkı verildi. Bu müsaade, iki asır sonra İngilizler’in Hindistan’a yerleşmelerine ilk zemîni hazırlaması bakımından çok mühimdir. Cihangir Şahın saltanatının son yılları, huzursuzluk içerisinde geçti. Eşi Nurcihân ve veziri Mehabet Hanın sık sık devlet işlerine karışmaları sıhhatini bozdu. Tabiplerin isteÇi üzerine iklimi daha müsâit olan Lahor’a giderken, yolda 28 Ekim 1627 günü vefât etti. Cesedi Ravi Nehri kıyısındaki, Şah Dârâ denilen yerde topraÇa verildi. Daha sonra mezarının üstüne büyük bir türbe yapıldı. Âdil bir hükümdâr olan Cihangir, âlimleri sever, onlara izzet ve ikrâmda bulunurdu. Babasının Müslümanlara karşı uyguladıÇı aÇır baskıyı kaldırdı. Ancak Şiîlerin ve hasetçilerin iftirâlarına aldanarak, devrinin büyük âlimi İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî hazretlerini Gwalyar şehrinde hapsettirdi. İki yıl sonra hatâsını anlayıp bu büyük âlimi hapisten çıkaran Sultan, 1000 rupye ihsân edip baÇışlanmasını diledi. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Cihangir Şaha yazdıÇı mektuplar, Mektûbât isimli eserinde mevcuttur. Cihangir Şah, bayındırlık işlerine de önem vermiştir. Agra’dan Etek’e ve Bengâl’e giden aÇaçlıklı yollar ve Agra ile Lahor arasında her üç kilometrede bir işâret kuleleri ve sulu gölgelikler yaptırmıştır. Tüzük-i Cihângîrî ismi ile yazdıÇı hâtırâtı, kıymetli bir eserdir. Kendisinden sonra oÇlu Şihâbuddîn Muhammed, “Şah Cihân” unvânı ile tahta geçmiştir. |
| | |
| Sponsored Links |
| | #22 (permalink) |
| ézqi Üyelik tarihi: Jun 2007 Nerden: мєяѕιηηηηηηηη Yaş: 18
Mesajlar: 5,563
Ruh Hali: Teşekkürler: 372
622 Mesaja 1,015 Teşekkür edildi
| Cevap: Türk Tarihindeki Hükümdarlar Cihan Şah Karakoyunlu Devletinin üçüncü hükümdârı. Devletin kurucusu olan Kara Yusuf’un oÇludur. 1405 yılında doÇduÇu tahmin edilmektedir. 1415’te babası tarafından Sultâniye’ye vâli tâyin edildi. 1420’de babasının ölümü üzerine Sultâniye’den ayrılarak BaÇdat vâlisi olan aÇabeyi Şah Mehmed’in yanına gitti. Daha sonra onunla anlaşmazlıÇa düşerek diÇer aÇabeyi İskender’le birleşti. Ancak Karakoyunlu âilesi arasında çekişmeler uzun yıllar sürerek devletin zayıflamasına yol açtı. Nihâyet kardeşlerinden Şah Mehmed’in, Şahruh İskender’in de, oÇlu Şah Kubad tarafından öldürülmesinden sonra Cihanşah, devletin başına geçti. İlk olarak baba kâtili Şah Kubad’ı ortadan kaldırarak devlete tamâmıyla hâkim oldu. 1440’ta Gürcistan’a büyük bir sefer düzenledi ve pek çok ganîmet elde etti. Aynı yıl Tebriz’e girerek burada faâliyet gösteren Hurûfîleri temizledi. Böylece İslâm âleminde çıkması muhtemel, korkunç bir sapıklık cereyânının önüne geçmiş oldu. BaÇlı olduÇu Şahruh’un 1447’de vefâtı üzerine “Sultan” ve “Hakan” unvanlarını aldı. Şahruh’un vefâtı ile Timurlular arasında baş gösteren anlaşmazlık ve çekişmelerden faydalanarak, İsfahan ve Fars ülkelerini de ele geçirdi. Bu muvaffakiyetlerini Kirman’ı da fethederek tamamladı. 1457’de Horasan’a büyük bir sefer düzenledi. Herat’ı kolaylıkla zaptederek nâmına hutbe okuttu. Ancak bu sırada oÇlu Hasan Ali’nin Tebriz’de isyânı üzerine, Horasan’ı terk etmek zorunda kaldı. Bir müddet sonra da Fars ve Irak-ı Arab’ı idâresi altında bulunduran diÇer oÇlu Pir Budak’ın itaatsizliÇi ile karşılaşan Cihanşah, oÇlunu bu işten vazgeçirmeye çalıştı ise de, muvaffak olamayınca öldürttü. Fakat bu durum, onu, muvaffakiyetlerindeki en kuvvetli desteÇinden mahrûm bıraktı. Horasan’ın dışında, hemen hemen bütün İran, Arran, Irak ve Batı Anadolu’daki uç bölgelerinin hâkimi olan Cihanşah, son seferini Uzun Hasan üzerine yaptı. Fakat bu sefer, kendisinin ve devletinin felâketi ile netîcelendi. Uzun Hasan’ın bir baskınına uÇraması sonucu kaçarken öldürüldü (1467). Esir alınan oÇlu Muhammed ve diÇer kumandanları da aynı âkıbete uÇradılar. Cihanşah’ın cesedi sonradan Tebriz’e götürülerek, orada yaptırmış olduÇu imâretindeki türbesine defnedildi. Devrin târihçilerinden Abdürrezzak Semerkandî, Cihanşah’ın âdil, kudretli ve becerikli bir sultan olduÇunu kaydetmiştir. Saltanatı devrinde Tebriz’i mâmûr bir belde hâline getirdi. Timur Hanın ortadan kaldırmasına raÇmen o devirde yeniden ortaya çıkan Hurûfîlik adlı sapıklıÇın önüne geçerek, İslâmiyete büyük bir hizmet etti. İlme ve âlimlere hürmetkâr olup, ilmi ve âlimleri koruyup gözetmiştir. Medreseler ve câmiler yaptırdı. Bunlardan Tebriz’deki medrese ve câmisi meşhurdur. İyi bir şâir olan Cihanşah, Farsça ve Türkçe şiirler yazmış ve manzumelerinde ismini mahlas olarak kullanmıştır. |
| | |
| | #23 (permalink) |
| ézqi Üyelik tarihi: Jun 2007 Nerden: мєяѕιηηηηηηηη Yaş: 18
Mesajlar: 5,563
Ruh Hali: Teşekkürler: 372
622 Mesaja 1,015 Teşekkür edildi
| Cevap: Türk Tarihindeki Hükümdarlar .Devlet Giray Han Kırım hanlarının altıncısı. 1530’da doÇan Devlet Giray, Mübârek Giray’ın oÇlu olup, İstanbul’da sarayda yetişmiştir. Babası Mübârek Giray, Yavuz Sultan Selim Hanın Mısır Seferi sırasında şehid olmuştur. Sâhib Giray’ın Osmanlı Devletine karşı baÇlılıÇını azaltmak istemesi üzerine Kânûnî Sultan Süleymân’ın desteÇiyle 2 Ekim 1551’de Bahçesaray’da tahta çıktı. Sâhib Giray ve oÇulları ile ona baÇlı mirzaları öldürttü. Böylece hanlıkta hâkimiyetini pekiştirdi. Rusların 1552’de Kazan’ı ve 1557’de Astrahan’ı ele geçirmeleri üzerine Devlet Giray, Rusya içlerine bir sefer düzenledi. Ancak, Kazaklar ve Çerkezlerin Kırım kalelerine saldırmaları üzerine geri döndü. İkinci Selim Han, Osmanlı tahtına çıktıktan sonra Astrahan’ı ele geçirmek ve Osmanlı tüccar ve hacılarını emniyet altına almak için Don ve Volga ırmaklarını bir kanalla birleştirmek için harekete geçti. Ancak Devlet Giray bu teşebbüsün kendisinin hâkimiyetine darbe indirebileceÇi gibi basit bir sebep yüzünden çeşitli oyunlarla Osmanlıların kanal işinden vazgeçmesini saÇladı. Devlet Giray Han, 1571’de Rusya üzerine yaptıÇı seferde Moskova’ya girerek şehri yakıp yıktı. Bu zaferden sonra “Tahtalan” lakabıyla anıldı. Sultan İkinci Selim Han da kendisini tebrik etti. 1577’de vebâ hastalıÇına tutulan Devlet Giray Han, bu hastalıktan kurtulamayarak vefât etti. Kırım’da Bahçesaray şehrinde, Han Câmi-i şerîfi civârına defnedildi. Gözlöva’da büyük bir câmi-i şerîf ile birçok çeşmeler yaptırdı. Daha başka hayratları da vardır. Edebiyâtta da söz sâhibiydi. |
| | |
| | #24 (permalink) |
| ézqi Üyelik tarihi: Jun 2007 Nerden: мєяѕιηηηηηηηη Yaş: 18
Mesajlar: 5,563
Ruh Hali: Teşekkürler: 372
622 Mesaja 1,015 Teşekkür edildi
| Cevap: Türk Tarihindeki Hükümdarlar II.Devlet Giray Han Kırım hanlarının yirmi dördüncüsü. Babası Hacı Selim Giray Han olup 1654’te doÇdu. VeliahtlıÇı zamânında 1694’te Engürüs, 1695’te Sadrâzam Ali Paşanın Varadin Seferine katıldı. 1696’da Rus Çarı Petro, Azak Kalesini kuşatınca, kardeşleriyle berâber kalenin muhâfazasına yardım etti. Petro kaçmak zorunda kaldı. Selim Giray Han, 1699’da yaşlılıÇını ve hacca gideceÇini belirterek büyük oÇlu Kalgay Devlet Giray’ı yerine aday gösterdi. Bu isteÇi kabul eden İkinci Mustafa Han, ayrıca Devlet Giray’ı Edirne’de kabul ederek iltifâtlarda bulundu. Ancak birâderi Saâdet Giray kendisinden yüz çevirince, isyân ve huzursuzluklar baş gösterdi. Bu sebeple, 1703’te Hanlıktan alındı ve yerine babası Selim Giray, dördüncü defâ getirildi. 1708’de Kaplan Giray, Kabartay Seferinde aÇır bir bozguna uÇradıÇı için azledilerek yerine ikinci defâ Devlet Giray getirildi. Rusya üzerine birkaç defâ sefer yaptı. O sıralarda meydana gelen Rus harbi esnâsında meşhur Prut Savaşında Tatar Sâlih ve Çerkez Mehmed Paşaların yardımlarıyla Rusları Temmuz 1711’de Huş Geçidinde çevirip Osmanlı ordusuna yardımcı oldu. O sırada Osmanlı ülkesine sıÇınmış bulunan İsveç Kralı Onikinci Şarl’la (Demirbaş Şarl) esir muâmelesi yaptıÇı için Osmanlı devlet politikasını zedeledi. Bu sebeple hanlıktan alınması uygun görülerek Edirne’ye çaÇrıldı. Edirne yakınlarında Derbent köyüne gelen Devlet Giray’a durum bildirildikten sonra Gelibolu’ya gönderildi. 11 Nisan 1713’te Gelibolu’da yeni Kırım Hanı Kaplan Giray’la karşılaşan Devlet Giray, Rodos’a gitti. Böylece siyâsî hayattan çekildi. SürgünlüÇü affedilerek Vize’de kendisine verilen çiftliÇe yerleşen Devlet Giray, 1725’te orada vefât etti ve Ayazpaşa Câmii civârına defnedildi. |
| | |
| | #25 (permalink) |
| ézqi Üyelik tarihi: Jun 2007 Nerden: мєяѕιηηηηηηηη Yaş: 18
Mesajlar: 5,563
Ruh Hali: Teşekkürler: 372
622 Mesaja 1,015 Teşekkür edildi
| Cevap: Türk Tarihindeki Hükümdarlar IV.Devlet Giray Han Kırım hanlarından. Kırım hanlarının otuz sekizincisi olup, Arslan Giray Hanın ikinci oÇludur. 1729’da doÇdu. Arslan Giray Hanın hanlıÇı zamanında veliaht oldu. VeliahtlıÇında mühim askerî hizmetlerde bulundu. 1769’da amcası Giray Hanın vefâtı üzerine Kırım HanlıÇına tâyin edildi. O sıralarda meydana gelen 1768-1774 Osmanlı-Rus Harbinin Osmanlıların aleyhine gelişmesi neticesinde Hotin Kalesinin düşmesi ve Rusların Turla IrmaÇını geçmesi gibi üzücü hâdiselerin zuhuru esnâsında Osmanlı Devletinden birçok yardım görmesine raÇmen burayı alamadıÇı için Hanlık’tan alınarak Kıbrıs’a sürüldü. Bir müddet sonra affedilerek Malkara’daki çiftliklerinden birinde oturmasına müsâade edildi. 1771’de Rusların Kırım’a saldırmaları üzerine Osmanlı orduları komutanı Canikli Ali Paşa ile, beraberinde ona yakın Hanzâde ve Devlet Giray olduÇu halde Kırım’ı kurtarmakla görevlendirildi. Tatar, Çerkez ve Nogay askerlerinin de yardımıyla başarı saÇlandı. Ruslarla Küçük Kaynarca Antlaşması yapıldıktan sonra Kırım baÇımsızlıÇına kavuştu. 1775’te Devlet Giray ikinci defa Kırım HanlıÇına tâyin olundu. HanlıÇın tek başına tutunamayacaÇını anlayınca, Kırım HanlıÇının Osmanlı İmparatorluÇuna baÇlı bir ülke olduÇunu îlân etti. Ancak Kırım Mirzaları Ruslarla birleşince Devlet Giray zor durumda kaldı. Nihayet 1776’da bu görevinden alınarak İstanbul’a çaÇrıldı ve Vize’de oturmasına izin verildi. Osmanlı Devletine baÇlı ve sâdık bir kimse olan Devlet Giray, 1780’de orada vefât etti. |
| | |
| | #26 (permalink) |
| ézqi Üyelik tarihi: Jun 2007 Nerden: мєяѕιηηηηηηηη Yaş: 18
Mesajlar: 5,563
Ruh Hali: Teşekkürler: 372
622 Mesaja 1,015 Teşekkür edildi
| Cevap: Türk Tarihindeki Hükümdarlar Ebülgazi Bahadır Han Harezm Özbek hanlarından bir hükümdar ve târihçi. Babası Arab Muhammed Han, Harezm Özbek hanlarının ceddi olan Yâd-gâr Hanın dördüncü batından torunudur. 1603’te Rus Kazaklarının Urgenç’e hücum ve babasının tarafından imhaları hadisesinden 40 gün sonra doÇmuş ve bu gazâ dolayısıyla “Ebü’l-Gâzi” ismi verilmiştir. Arab Muhammed Han önce Urgenç’i, sonra da Hive’yi başşehir yaptı. OÇlu Ebü’l- Gâzi’yi Harezm’de Kat valiliÇine tâyin etti. 1620 başlarında Hanın oÇulları Habeş ve İlbars, babalarına isyân ettiler. Ebü’l-Gâzi yaptıÇı savaşlarda fevkalâde kahramanlık gösterdi ise de, babasının yakalanarak gözlerine mil çekilmesine engel olamadı. Bu hâdise üzerine Ebü’l-Gâzî, Buhara hanı İmam Kuli Hana sıÇınarak iki yıl yanında kaldı. Şah Abbas’a sıÇınan Arab Muhammed Hanın büyük oÇlu İsfendiyar Han, babasının yerine Harezm HanlıÇına geçince, 1623’te Urgenç’i has olarak Ebü’l-Gâzi’ye verdi. Burada üç sene kalan Ebü’l-Gâzi, Harezm’e tek başına hâkim olmak niyetinde olduÇundan, aÇabeyi ile harbe girişti. Fakat muvaffak olamayarak 1626’da Kazakistan’a gidip üç ay kaldı. Daha sonra Taşkent hanının dâveti üzerine Taşkent’e gitti ve iki sene orada misâfir kaldı. Buradan tekrar Buhara hükümdârı İmam Kuli Han’ın ülkesine giderek, ordu toplamaya başladı. AÇabeyinin bir seferde olmasından faydalanarak Hive Kalesini ele geçirdi. Fakat İsfendiyar Han, ordusu ile gelince mukavemet edemedi ve yakalanarak Safevîlerin elinde bulunan Yurd’a gönderildi. Oradan İsfahan’a geçen Ebü’l- Gâzi, İran’da iken Şah tarafından hüsnü kabul gördüÇünü, kendisine dirlik olarak maaş baÇlandıÇını ve on yıl orada kaldıÇını kendi târihinde anlatır. Târihe büyük bir ilgisi olan Ebü’l-Gâzi, gittiÇi yerlerin târihini tedkik ettiÇi gibi, İsfahan’da iken de, Türk târihi üzerine yazılmış Fars kaynaklarını tedkik etme imkânını bulmuştu. Ebü’l-Gâzi, İsfahan’dan kaçarak, önce Ersari Türkmenleri, sonra Balhan’daki Teke Türkmenlerinin yanına gitti. 1642’de aÇabey İsfendiyar Hanın ölümü ile boşalan Harezm HanlıÇına 1643 yılında çıkıp, Hive’yi kendine merkez edindi. 21 sene hanlık yapan Ebü’l-Gâzi, en çok Türkmenlerle mücâdele etmiştir. Ayrıca komşuları olan Buhara Özbek hanlarının yurtlarına da birkaç defâ akın düzenleyerek yaÇma etti. Ebü’l-Gâzi’nin, 16 yaşında devlet idâresi işlerine başlayıncaya kadar Urgenç’te geçirdiÇi gençliÇinde ve İran’daki hayatında ciddî sûrette ilim tahsil ettiÇi, güzel Arapça ve Farsça bildiÇi, bu dillerden yaptıÇı tercümelerden anlaşılmaktadır. İki mühim eser bırakmıştır. Bunlardan biri 1659’da yazdıÇı Şecere-i Terâkime, diÇeri 1663’te ölmesi ile yarım kalan ve vasiyeti üzerine oÇlu Enûşe tarafından ikmâl edilen Şecere-i Türk’tür. İlk eserini, Reşideddîn’in târihinden aldıÇı OÇuznâme’yi, Türkmenler arasında ele geçirdiÇi diÇer 20 kadar OÇuznâme rivâyetleri ile karşılaştırarak tasnif etmiştir. Eser, Rus müsteşriki Tumansky tarafından 1892’de Aşkabad’da Rusça olarak ve 1937’de Türk Dil Kurumu tarafından ÇaÇataycası faksimile olarak neşredilmiştir. Şecere-i Türk ise, 15. asrın ikinci yarısından başlayıp Harezm’de hükümet süren Yâd-gâroÇlu Şıban-Özbek hanlarının târihini ve ensâbını (soyunu) tespit maksadıyla kaleme alınmış ve bu sülâlenin 1663’e kadar ki târihi için esas kaynak olmuştur. Bu eser, Türk ve MoÇol târihine âit bilinen ilk kaynak olduÇundan, yalnız Özbek hanları târihi için deÇil, aynı zamanda MoÇol ve Türk târihi için başlıca kaynak telâkki olunmuştur. Eseri batıya ilk kez tanıtan; Poltava Savaşından sonra Ruslar tarafından Sibirya’ya sürülen İsveçli subay Tabbert’tir. Eser MoÇol Hânedânı ve kabîlelerin târihini belirten en iyi kaynaklardan biri olarak tanınmıştır. Kont Estralenburg tarafından Almanca’ya tercüme olunmuş, Fransızca tercümesi de 1726’da Leiden’de basılmış ve yayınlanmıştır. |
| | |
| | #27 (permalink) |
| ézqi Üyelik tarihi: Jun 2007 Nerden: мєяѕιηηηηηηηη Yaş: 18
Mesajlar: 5,563
Ruh Hali: Teşekkürler: 372
622 Mesaja 1,015 Teşekkür edildi
| Cevap: Türk Tarihindeki Hükümdarlar Ekber Şah Bâbürlü Türk İmparatorluÇunun üçüncü hükümdârı. Bâbür Şahın torunu ve Hümâyûn ile Hâmide Banu’nun oÇludur. Hümâyûn’un, Sir Han ile mücâdelesi esnâsında uÇradıÇı aÇır bir maÇlûbiyet üzerine, âilesi ile birlikte iltica ettiÇi Ömerkot’ta 1542’de dünyâya geldi. Daha küçük yaşından îtibâren babasının yanında önemli hizmetler gören Ekber’in ilk başarısı 1555’te Serhend’e saldıran İskender Şahı maÇlup etmesidir. Komutanlar arasında zafer şerefini paylaşamamaktan doÇan ihtilâf, Hümâyûn tarafından oÇlu Ekber’e gönderilen ve kumandan olarak tebriklerini bildiren nâme ile bertaraf edilmiştir. Ekber, bundan sonra 1555 Temmuzunda idârî işlerine atabeyi Bayram Han tarafından bakılmak üzere, Pencap vâliliÇine tâyin edildi. Babası Hümâyûn’un bir kazâ netîcesinde ölmesi üzerine, tahta dâvet edildi. O gelinceye kadar, bu sırada orada bulunan Seydi Ali Reis’in tavsiyesi üzerine, Osmanlı töresine uygun olarak, Hümâyûn’un ölümü gizlendi ve Şubat 1556’da Ekber, Hind-Türk İmparatoru îlân edildi. Ekber, 14 yaşında devletin başına geçtiÇi zaman, babasından kendisine miras kalan ülke, Bayram Hanın küçük ordusunun hâkim olduÇu Pencap’ın bir kısmı ile Ganj ötesindeki Katehr eyâletinden ibâretti. Delhi ile Agra, babasının ölümü ile düşmanların eline geçmişti. Saltanatının ilk yedi senesinde harplerle meşgul olan Ekber, ilk iş olarak Delhi ile Agra etrâfındaki memleketlerde hâkimiyetini tesis etti. 1567’de Racputların kalesi Çitor’u zapt ve Ecmir’i fethetti. 1572’de Gücerât’a yürüyerek müstakil Ahmedâbâd sultânlarının sonuncusunu maÇlup edip bu ülkeyi, hükümdâr nâibi tarafından idâre edilen mümtâz bir eyâlet (subah) hâline getirdi. Ganj Vâdisi de imparatorluk hudutları içine alındı. Ayrıca 1578’de Orisa, 1581’de Kâbil, 1587’de Keşmir, 1592’de Sind ve 1594’de Kandehar alındı. Bundan sonra ordularını Dekken’in Müslüman hükümdârları üzerine tevcih ederek Berar’ı ellerinden aldı. Ekber’in askerî ve siyâsî faaliyetleri yanında özelliklerinden biri de teşkilâtçı oluşudur. Geniş ölçüde ıslâhâta 1573’te başladı. O yıl “damgalama nizâmı” konarak, bütün zeâmetler hükümdâra baÇlı devlet mülkü hâline getirildiÇi gibi, devlet memurlarının mertebe ve dereceleri de tespit edildi. Zeâmet usûlünde de yeni tedbirler alındı. Erinden en kuvvetli komutanına kadar herkese devlet hazînesinden maaş baÇlandı. Arâzi gelirlerini kontrol için “kurubî” denilen tahsildârlar teşkilâtı kuruldu. Ekber’in en zararlı icrââtlarından birisi, “Dîn-i İlâhî” adıyla yeni, bozuk bir din kurmasıdır. Şeyh Mübârek’in riyâkârâne telkin ve teşvikleri altında derecesinin hükümdârlıktan yüksek olduÇuna inanan Ekber, 1582 senesi yaÇmur mevsiminde bütün vâlilerin sarayda bulunmalarını fırsat bilerek dînini resmen îlân etti. İşte bu târihten îtibâren ölümüne kadar imparatorluk bünyesinde ve özellikle sarayda Ehl-i sünnet âlimlerine îtibâr azaldı ve Ekber’in dînine temâyülü olanlar baştâcı yapıldı. Mecûsî, Brehmen ve Hıristiyanlara hürriyetler tanırken, Müslümanlara çeşitli eziyet ve işkenceler yapılmaya başlandı. Büyük İslâm âlimi İmâm-ı Rabbânî hapse atıldı ve işkencelere mâruz kaldı. Ehl-i sünnet âlimlerinin lâyık oldukları deÇere kavuşmaları, Ekber’den sonra tahta çıkan oÇlu Cihângîr zamânında olacaktır. Ekber’in bu dîni ülke çapında pek taraftar bulamadı. Yakın adamlarından târihçi Ebü’l-Fazl’ın öldürülmesi ile bu din zayıflamaya başladı, Ekber’in ölümünden sonra ise tamâmen terk edildi. Ekim 1603’te şiddetli bir dizanteri hastalıÇına yakalanan Ekber, 25-26 Ekim 1603 gecesi öldü. Cenâzesi İslâmî usûllere göre kaldırıldı. Cesedi, saraydan 10 km uzaklıktaki o zamanlar Behiştâbâd denilen ve daha sonra İskender adı verilen bahçeye gömüldü. Halefleri tarafından üzerine büyük bir türbe yaptırıldı |
| | |
| | #28 (permalink) |
| ézqi Üyelik tarihi: Jun 2007 Nerden: мєяѕιηηηηηηηη Yaş: 18
Mesajlar: 5,563
Ruh Hali: Teşekkürler: 372
622 Mesaja 1,015 Teşekkür edildi
| Cevap: Türk Tarihindeki Hükümdarlar ErtuÇrul Gazi Osmanlı Devletinin kurucusu olan Osman Gâzinin babası. OÇuzların Bozok koluna baÇlı Kayı boyundan Süleyman Şahın oÇludur. Cengiz’in İslâm memleketini talan ettiÇi sırada babası, Selçuklu topraklarında yaşamak üzere kabîlesiyle berâber ülkesini terk etmiş, Amu Deryâ’yı geçip, OÇuzların yoÇun olduÇu Ard havzasına gelmişti. 1220’lerde Horasan’ın kuzey sınırına, oradan Karakum Gölünün güneyine, oradan da Merv yoluyla Ahlat’a ulaşmıştı. MoÇol ateşinin DoÇu Anadolu’yu da sarması üzerine kabîlesine daha uygun bir yer arayan Süleyman Şah, Rakka civarında Ca’ber Kalesi yakınında Fırat Nehrinden geçerken boÇuldu. Babalarının vefâtından sonra, ErtuÇrul Gâzi kabîleye reis seçildi. AÇabeyleri Sungur Tekin ve GündoÇdu, kendilerine tâbi kabîle mensuplarıyla berâber Ahlat’a geri döndüler. ErtuÇrul Gâzi ise, kardeşi Dündâr Beyle berâber batıya hareket etti. Sivas yakınlarında konakladıkları sırada Selçuklu ordusu ile büyük bir MoÇol birliÇinin savaşına şâhid oldular. Selçukluların yenilmekte olduÇunu görünce, yiÇitlik ve mertlik esaslarına göre, kuvvetleriyle onların yardımına koşan ErtuÇrul Gâzi gâlip gelmelerini saÇladı. Bunun üzerine Selçuklu Devletinin hükümdârı bulunan Sultan Alâeddîn, ErtuÇrul Gâziye iltifât ederek hil’at gönderdi ve Ankara yakınındaki KaradaÇlar mıntıkasını ıktâ olarak verdi (1230). ErtuÇrul Bey, bir müddet burada kaldıktan sonra, oÇlu Savcı Beyi Konya’ya gönderince, Bursa ile Kütahya arasındaki Domaniç DaÇları yaylak, SöÇüt ile Karacaşehir kışlak olmak üzere kendilerine verildi. Bunun üzerine ErtuÇrul Gâzî aşiretiyle berâber gelip, SöÇüt ve Domaniç’e yerleşti. O civarlarda oturan Afşar (yâhut Alişar) ve Çavdar aşîretlerinin etrâfa verdikleri zararlara mâni oldu. Hıristiyan tekfûrlarla da iyi geçinmeye dikkat etti. Adâleti, halka olan iyi muâmele ve yardımları o kadar çoktu ki, Hıristiyan tebaa bile kendisini sevip sayıyordu. ErtuÇrul Gâzinin günden güne kuvvetlenmesi Karacahisar tekfûrunu kendisine cephe almaya yöneltti. Bunun üzerine ErtuÇrul Gâzi Konya’ya giderek Sultan Alâeddîn’i bu hisarın fethine teşvik etti ve berâberce gelerek Karacahisar’ı kuşattılar. MoÇolların Konya EreÇlisi’ni kuşatması üzerine, Sultan Alâeddîn geri döndü. Ancak ErtuÇrul Gâzi muhâsaraya devâm etti. Bir müddet sonra kaleyi fetheden ErtuÇrul Gâzi, tekfûru ve diÇer esirleri kardeşi Dündar Gâzi ile birlikte Konya’ya Sultan’a gönderdi. ErtuÇrul Gâzi, Selçuklu Sultânı Alâeddîn’in vefâtına kadar altı sene etrâfın fethi ve İslâmiyetin yayılması için bütün gayreti ile çalıştı. Sultânın vefâtından sonra, Selçuklu hükümdârları arasındaki taht ve taç kavgalarına karışmayarak SöÇüt uç bölgesinde tekfûrlarla mücâdeleye devâm etti. 1281 yılında 92 veya 96 yaşındayken SöÇüt’te vefât ederek oraya defnedildi. ErtuÇrul Gâzi, çevresinde bulunan beyliklerden devletlerin durumlarını ve siyâsî şartlarını gâyet iyi deÇerlendirirdi. Komşuları ile dâimâ iyi geçinerek aşîret ve tebaasını güçlü bir durumda huzûr ve râhat içinde yaşattı. Çok cömert olan ErtuÇrul Gâzi, fakirlere, düşkünlere dâimâ yardım ederdi. Yarım asır adâletle idâre ettiÇi bölgede Hıristiyanlara da İslâmiyeti sevdirdi. ErtuÇrul Gâzinin ölümünden sonra, küçük oÇlu Osmân Gâzi, kavim ve kabîlesinin reisi oldu. Osman Beyin baÇrından çıkarak denizleri, diyarları, kıtaları ve ülkeleri muhteşem dalları arasına alacak olan çınarın kökü topraÇa yayılmaya başladı. Öyle ki, bu çınarın gölgesi altında bütün insanlık, Asr-ı Saâdetten sonra, bir daha görüp hayâl edemediÇi bir şekilde tam altı asır yaşadı. |
| | |
| | #29 (permalink) |
| ézqi Üyelik tarihi: Jun 2007 Nerden: мєяѕιηηηηηηηη Yaş: 18
Mesajlar: 5,563
Ruh Hali: Teşekkürler: 372
622 Mesaja 1,015 Teşekkür edildi
| Cevap: Türk Tarihindeki Hükümdarlar Evrengzib Bâbürlü hükümdarı, Şah Cihan’ın Mümtaz Mahal’den doÇan üçüncü oÇlu. 1618’de Malva Duhad’da doÇdu. Muhyiddîn Muhammed Birinci Âlemgîr Şah olarak da bilinir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin oÇlu Muhammed Mâsum Fârûkî’nin terbiyesinde yetişti. İyi bir tahsil gördü. Din ve fen ilimlerinde ilerledi. Askerlik ve idârecilikte ustalaştı. Dekken vâliliÇi esnâsında (1634-1644) idâresinin ve ahlâkının güzelliÇi ile kendisini halka ve çevresine sevdirdi. Safevîlere karşı yapılan seferlere komutan olarak katıldı ve başarılı savaşlar yaptı (1646-1647). İkinci defâ Dekken vâliliÇine tâyin edildi (1654). Yaklaşık dört sene bu vazîfede kalıp başarılı hizmetlerde bulundu. Şah Cihan, daha çok Hindulara yakınlıÇı ile tanınan oÇlu Dara Şükuh’u veliaht tâyin etmişti. 1657 yılında Şah Cihan’ın ciddî bir şekilde rahatsızlanması Evrengzib ile Dara Şükuh’u taht mücâdelesinde karşı karşıya getirdi. Evrengzib, aÇabeyi Dara Şükuh’u, Samugarh’da kesin bir maÇlûbiyete uÇrattı. Bu arada rahatsızlıÇı geçen babası Şah Cihan’ı da Agra’daki sarayında göz hapsine aldı. İki sene süren iktidar mücâdelesini 1659 da bitirerek hâkimiyeti saÇladı. Muhyiddîn Birinci Âlemgîr unvânıyla tahta çıktı. Âlemgîr Şah, tahta geçtikten kısa bir müddet sonra memlekette sulh ve sükûnu saÇladı. Müslim ve gayrimüslim herkesin, huzur içinde yaşamasını temin etti. Zulüm ve kötülüklere, bid’at ve sapıklıklara son verdi. Ayak altına düşme ihtimâlini göz önüne alarak, paralardaki Kelime-i şehâdet yazılarını kaldırdı. Ateşe tapan Mecûsilerin dînî bayramı olan Nevrûz (21 Mart) ve Mihrican günlerinin resmî bayram olarak kutlanmasını yasakladı. Allahü teâlânın emir ve yasaklarının memleketin her tarafında tatbikinin kontrolü için, Molla İvaz Vecih isimli âlimi vazîfelendirip emrine müfettişler verdi. Molla İvaz’ın emirlerine aynen kendi emirleri gibi itâat edilmesini, memleketin her köşesindeki idârî âmirlere fermanlarla bildirdi. İslâmiyetin emretmediÇi seksen çeşit vergiyi halktan kaldırdı. Müslüman ve kâfir herkesin gönlünü aldı. Bu uygulamalardan sonra hazîne zayıflaması gerekirken, zenginleşti. Agra başta olmak üzere ülkenin her yerinde imâret vazîfesini gören bulgurhâneler açtırdı. Yolcu ve misâfirler için han ve kervansaraylar yaptırdı. İlim ve ilim ehline çok kıymet verip, talebelerin ve müderrislerin vazîfelerini râhat yapmaları için maaş verdi. İlmî yayın faaliyetlerini teşvik ederek eser takdim eden âlimleri mükâfatlandırdı. Din ve fen ilimlerinin herkes tarafından öÇrenilmesine büyük gayret sarf etti. Âlemgîr Şah, memleketin ileri gelen ulemâsından meydana getirdiÇi kalabalık bir heyete her türlü imkânları verip büyük bir kütüphâne kurarak Fetâvâ-yı Âlemgiriyye ve Fetâvâ-yı Hindiyye adları verilen kânun kitabını ve devletin anayasasını, Hanefî mezhebi hükümlerine göre hazırlattı. Bu hükümler, yetişen âdil kâdılar tarafından memleketin her tarafında tatbik edildi. Daha sonra aynı şey Mecelle ile Osmanlı Devletinde de yapıldı. Âlemgîr Şahın âdil idâresine hayran kalan Hindûlar, böyle bir sultanın dînine girmek için âdetâ yarışıyorlardı. Böylece binlerce Hindunun bâtıl dinlerini bırakıp hak din olan İslâmiyeti seçmelerine sebep oldu. Âlemgîr’in ilk fetihleri Hind-Pakistan Yarımadasının doÇu ucunda cereyân etti. Kuç-Bihar ve Assam’ın Hindû idârecileri, taht mücâdelesi sırasında devletin zayıf durumundan faydalanarak buraları istilâ etmişlerdi. Âlemgîr buraları geri aldı. Şah Cihan zamânından beri Müslümanların alâkasını cezbeden Bengal topraklarını fethetti. Bu zengin memleketin gelirleri daha sonra Âlemgîr Şah’ın ordularının ana mâlî kaynaÇı oldu. Bugün Bangladeş olarak bilinen bölgenin dünyâya açılması ve iskânı da büyük ölçüde Âlemgîr Şah tarafından gerçekleştirildi. Daha önceleri bölge kapalı bir hayat sürmekteydi. Dışardan gelen tesirler kendilerini ancak büyük yerleşim merkezleri ve zengin manastırlarda gösterebiliyordu. Hindûlar ve Hıristiyanlar, DoÇu Bengal insanının şahsı ve dili ile alay ediyorlardı. DiÇer insanların kötülükleri, Müslümanların bölgedeki çalışmasını kolaylaştırdı. İslâm medeniyetini DoÇu Bengal’e yerleştirerek ülkenin çehresini deÇiştirdiler. Bu sırada Batıda Peşâver civârında oturan Afgan kabilesi Yusufzâîlerin lideri Baku başkaldırdı. Âlemgîr’in komutanlarını maÇlûp etti. Âlemgîr, bizzat müdâhale edinceye kadar da mücâdelesini devâm ettirdi. Ancak Âlemgîr’in uzun iktidârı boyunca tâkip ettiÇi usta siyâset, Afganlılarla münâsebetlerinin iyiye dönüşmesini temin etti. 1675’lerde ortaya çıkan Sih isyanlarını bastırdı. Evrengzib döneminde Safevîlerle olan dostluk devâm ettirildi. Mekke şerifine elçiler yollanarak büyük maddî yardımda bulunuldu. Osmanlı Gürgâniyye münâsebetleri ileri bir safhaya ulaştı. İkinci Süleymân Han zamânında Hindistan elçiliÇi ile Bâbür ülkesine gelen Ahmed AÇa büyük bir merâsimle karşılandı ve Anadolu’nun temsilcisi olarak kabul edildi (1690). Batılı devletlerden İtalya, Fransa ve İngiltere ile temaslarda bulunuldu. Bâbürlüler Devletini yönetmeye başladıÇı ilk günden îtibâren, Allahü teâlânın rızâsı için çalışmayı elden bırakmayan Âlemgîr Şah, vefât edeceÇi zaman bile, Marata denilen isyânkâr Hindûlarla savaşıyordu. 3 Mart 1707 târihinde Bombay’ın kuzey doÇusuna düşen Evrengâbâd yakınlarında, Ahmednagar’da vefât etti ve Huldâbâd (Ravza) denilen yerde defnedildi. Âlemgîr Şahın dört oÇlu, üç kızı vardı. Târihlerde Âlemgîr Şahın en müşahhas özelliklerinin, eksiksiz bir cesâret ile gâyesine erişmekte gösterdiÇi azim ve sebat olduÇu yazılmıştır. Askerî harekâtları, cesâretinin seviyesini yeteri kadar ortaya koymaktadır. Düşmanlarını saf dışı etme veyâ kendine baÇlamada gösterdiÇi mahâret onun diplomasi ve devlet adamlıÇındaki ihtisâsını göstermiştir. Çok iyi bir hâfızaya sâhip olan Âlemgîr, aynı zamanda yorulmaz bir liderdi. İktidârı zamânında kendisiyle görüşebilme fırsatını bulan İtalyan doktor Gemalli Careri, Âlemgîr’in kendisine yapılan mürâcaatları tek tek okuduÇunu, bunları cevapladıÇını ve bu işten büyük haz duyduÇunu kaydetmiştir. Devletinin bütün ihtişamına karşılık Âlemgîr’in sâde bir hayâtı vardı. Giyim-kuşamı, yeme-içmesi ve diÇer her türlü faâliyeti sâdelik sınırlarını geçmezdi. Çok düzenli bir hayâtı vardı. Doksan yaşında vefât ettiÇinde, işitme hâriç bedenî faaliyetlerinde hiçbir bozukluk yoktu. Okumayı çok severdi, bu sevgisini vefâtına kadar devâm ettirdi. Kendisi de yazardı. Fârisî nesirleri çok beÇenilmektedir. Mektuplarını ihtivâ eden, Ruk’at-i Âlemgîrî kitabı, uzun zaman, basit fakat güzel nesir yazma umûmi ders kitabı olarak kaldı. Şiir söylemede de kâbiliyetliydi. Hemen hemen bütün Hint-İslâm liderlerine aÇır bir dille saldıran Will Durant, Âlemgîr Şah için şu îtirâfı yapmaktan kendini alıkoyamamıştır: “Suç ve suçlunun üzerine gitmede hemen hiç cezâi metodlar kullanmadı. Dîni tarafından yasaklanan bütün yiyecek, içecek ve şatafattan uzak durdu.” Tasavvufta Muhammed Mâsum-i Fârûkî gibi bir zâta talebe ve halîfe olmakla şereflenen bu büyük hükümdâr, İslâm hukûkuna büyük hizmet etmiş, hadis ilminde pek kıymetli bir eser kaleme almış, aynı eseri şerh ettikten sonra yine kendisi Farsça'ya çevirmişti. Ayrıca belâgat yönü çok üstündü. Bu sebeple, belâgat şâheserleri denilebilecek pek kıymetli risâleler de kaleme almıştır. |
| | |
| | #30 (permalink) |
| ézqi Üyelik tarihi: Jun 2007 Nerden: мєяѕιηηηηηηηη Yaş: 18
Mesajlar: 5,563
Ruh Hali: Teşekkürler: 372
622 Mesaja 1,015 Teşekkür edildi
| Cevap: Türk Tarihindeki Hükümdarlar Fatih Sultan Mehmet Osmanlı pâdişâhlarının yedincisi. İstanbul’un fâtihi olup, İkinci Murad Hanın oÇludur. 30 Mart 1431 (H. 833) Pazar günü Edirne’de dünyâya geldi. Annesi CandaroÇulları âilesinden Hadîce Alîme Hümâ Hâtundur. Küçük yaşta tahsiline ve yetişmesine çok ehemmiyet verilen Şehzade Mehmed devrin en mümtaz alimlerinden ilim öÇrendi. İlk hocası Molla Yegan’dı. Meşhur din ve fen âlimi olup zâhirî ve bâtınî ilimlerde mütehassıs Akşemseddîn hazretleri şehzâdenin her şeyi ile bizzat ilgilendi. 12 yaşına gelince devlet idâresini öÇrenmesi için Edirne’den Manisa’ya vâli olarak gönderildi. Kısa bir süre sonra babası tarafından tahta çıkarıldı. Ancak bundan faydalanmak istiyen yeni bir Haçlı ordusu 1444 Eylülünde Türk topraklarına girdi. Vaziyetin ciddiyetini anlayan Sultan Mehmed yazdıÇı mektupla babasını yeniden saltanata dâvet etti. Bâzı rivâyetlerde bu talep üzerine, bir kısım rivâyetlere göre de, durumun vahâmetini takdir eden İkinci Murad, kendi reyi ile İstanbul BoÇazından Avrupa’ya geçerek Edirne’ye geldi. Derhal idâreyi ele alarak Varna’ya hareket etti. Gerek Avrupa devletlerinin hasımca davranışları, gerek Anadolu’daki Türk beyliklerinin nizâmı bozucu hareketleri, devleti çok sarsmıştı. 1444 Varna Zaferi ile Osmanlı Devletinin temelleri tam olarak saÇlamlaştırılmış oldu. 1451 târihinde babası İkinci Murad’ın vefâtı üzerine İkinci Mehmed, ikinci defâ Osmanlı tahtına oturduÇunda 19 yaşındaydı. Daha önceden saltanat tecrübeleri olduÇu gibi, babasının yanında seferlere de katılmış ve çok iyi bir kumandan olarak yetiştirilmişti. Saltanat deÇişikliÇi dolayısıyla fırsat kollayan KaramanoÇulları üzerine bir sefer yaptıktan sonra, artık kangren hâline gelen Bizans meselesini halletmek üzere bütün aÇırlıÇını bu konuya verdi. Rumeli Hisarını yaptırıp, Yıldırım Bayezid’in karşı kıyıda yaptırdıÇı Anadolu Hisarı ile berâber boÇazı kestikten sonra, 1452-1453 kışını Edirne’de harp hazırlıkları ile geçirdi. Rumeli Hisarının inşâ plânının bizzât Pâdişâh tarafından çizildiÇi rivâyeti kuvvetlidir. Hisarın kerestesi İzmit’ten, kireci Şile bölgesinden getirildi ve yapımında 1000 taşçı ustası, 5000 işçi, 10.000 civârında yamak çalıştırıldı. Vezirler, sırtlarında taş taşıyarak hisarın yapılmasına hizmet ettiler. Ayrıca, bâzı burçların yapım masrafını işçi ücretleri dâhil vezirler üzerine aldılar. Rumeli Hisarı’nın inşâsı esnâsında Bizans İmparatoru elçi göndererek, “kendi toprakları üzerine kale yapılmasının dostluÇa ve ahde vefâya uymadıÇını” bildirdi. Bunun üzerine, Fâtih Sultan Mehmed, elçiye; “Var git kralına söyle! O, rahmetli babam zamânında ahdi çok defâ bozmuştu. Arada ahid mi kaldı ki vefâdan bahseder. Bu topraklara biz hisar yaparız, toprak elçi göndermekle kurtarılmaz. EÇer bu topraklar onunsa, gelip kurtarsın” diyerek niyetini az çok ortaya koydu. Dört aydan az bir zamanda bitirilen Rumeli Hisarı ile İstanbul’un Karadeniz’den ikmâl yolu tam kontrol altına alınmış oldu. Ayrıca Karadeniz kıyılarına yayılan Venedik kolonilerinin de Venedik ile irtibatı kesilmiş oluyordu. İstanbul’un muhâsarasına kadar da her geçen gemi, yükü, kalkış ve varış iskeleleri gibi bilgileri ve geçiş rüsûmunu (geçiş vergisi) altın olarak vermeye mecbur bırakılmış, vermeyen batırılmıştır. ŞehzâdeliÇinden beri bir an önce İstanbul’u fethetmek, hazret-i Peygamberin müjdesine mazhar olabilmek ideali ile tutuşan Sultan Mehmed, bu büyük meselenin halline çalışıyordu. Bu sebeple askerî târihin kaydettiÇi ilk büyük ateşli silahlar ve toplarla bu orduyu dayanılmaz bir kudret hâline getirmiş, İstanbul muhâsarasında, donanmayı Beşiktaş’tan kara yolu ile Haliç’e indiren teknik bir dehâya ve çeşitli muhâsara makinalarına, seyyar kulelere sâhip olmuştu. Haliç üzerinde; Kasımpaşa tarafından başlamak üzere boş fıçılar üzerine kalaslar baÇlatarak beş buçuk metre eninde bir köprüyü Kasımpaşa-Ayvansaray arasına inşâ ettirdi. Bu çalışmaları gören Bizanslılar, su üstünde yüründüÇünü zannederek, sihir yapıldıÇına hükmetmişlerdi. Devrin en aÇır toplarını döktürdü. O zamana kadar ateşli silahların atıştan sonra soÇuması beklenirdi. Fâtih Sultan Mehmed, zeytinyaÇı döktürerek insanlık târihinde “yaÇla makine soÇutmasını”, havan topunun balistik hesaplarını yaparak, plânını çizerek dik mermi yollu ilk silahı keşfetti. Fâtih, bu yüksek vasıfları ve üstün kuvvetiyle İstanbul fethine hazırlanırken,ona karşı dış düşmanları ve içerde şehzâdeleri kışkırtan Bizans, târihî fesat siyâsetinin son gayreti olarak bu sefer de şehzâde Orhan’ı Fâtih aleyhine kullanma teşebbüsüyle genç Pâdişâh’a İstanbul seferinin meşruluÇunu ve zarûretini bir kere daha göstermiş oluyordu. Üstelik daha Manisa’da şehzâdeyken, hocası büyük velî Akşemseddîn İstanbul’u fethedeceÇini müjdelemişti. Hazret-i Peygamberin; “İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdâr ve ordu ne mükemmel insanlardır.” meâlindeki hadîs-i şerîfi onu ayrı bir şevke getirmişti. Kaynakların belirttiÇine göre, Pâdişah, hep İstanbul’un fethini düşünüyordu. Evliyânın işâretleri, keşif ve kerâmet sâhiplerinin sözleri ile o bu fikri tamâmıyla benimsemişti. Pâdişâhın gece-gündüz huzûru kaçmıştı. YataÇına girer kalkarken, sarayında ve dışarıda gezinirken kafası hep İstanbul’un fethi ile meşguldü. Yalnız veya maiyetiyle gezintiye çıktıÇında da yine fethi düşünür, istirâhat ve uyku bilmezdi. Elinde kalem ve kâÇıt, dâimâ İstanbul’un haritası ile uÇraşırdı.Yine bir gece aynı düşünceyle uykusu kaçmış, veziri Çandarlı Halil Paşa'yı gece yarısından sonra konaÇından sarayına çaÇırtmıştı. Böyle gece yarısı vakitsiz çaÇrılmaktan korkan yaşlı vezir, pâdişâhın ayaklarına kapanarak, özürler dilemiş, pâdişâh da korku ve telaşının yersiz olduÇunu belirterek, İstanbul’un alınması için oturup konuşmaya çaÇırdıÇını bildirmişti. Nihayet İkinci Mehmed, 23 Mart'ta ordusuyla Edirne’den hareket etti. Kuşatma 6 Nisanda başladı. 18 Nisanda İstanbul adaları alındı. 22 Nisan gecesi Türk donanması karadan Haliç’e indirildi. 23 Nisanda sulh teklifine gelen Bizans elçisine genç Pâdişah; “Ya ben şehri alırım, ya şehir beni!” cevâbını verdi. 29 Mayıs sabahı yapılan son taarruzda İstanbul düştü. Bu şekilde OrtaçaÇ sona erdi, YeniçaÇ başladı. İstanbul’un fethi, Türk târihinin en müstesnâ olayı sayılarak “Feth-i Mübîn” denildi. Dünyânın en büyük kilisesi (Saint-Sophie) ve bütün Avrupa’nın ayakta kalan en eski yapısı olan Ayasofya, câmiye çevrildi. Fâtih bu mabedin kıyâmete kadar câmi kalmasını yazılı olarak vasiyet ve vakfeyledi. Bütün Ortodoks Hıristiyanların başı olan patrikliÇi ortadan kaldırmadı. Bunu o zamanki, siyâsî olaylara göre deÇerlendirmek gerekir. İsteseydi, İstanbul fâtihi, patrikliÇi ortadan kaldırabilirdi. Fakat o zamânın siyâsî durumu bunu gerektirmemekteydi. İstanbul’un düşmesinden sonra, surlarda Ceneviz kumandan ve askerlerinin ölülerine rastlandı. Hâlbuki Cenevizliler, Türklerle dostluk anlaşması imzâlamışlardı. Bu ihânetleri ortaya çıkınca çok korktular. Kendilerine çok aÇır cezâlar verileceÇini beklerken, Fâtih Sultan Mehmed, Ceneviz vâlisi ve papazını çaÇırtarak üzüntülerini bildirdi ve Galata’da oturan bu Cenevizliler için bir ferman çıkarttı; “Evvelden olduÇu gibi herkes sanat ve ticâretinde, ibâdetinde serbesttir. Kiliseler açık bulunacak, ancak çan çalınmayacaktır” şeklindeki emriyle ölüm bekleyen insanları sevindirdi. Gerek Ortodokslara, gerek Cenevizlilere tanıdıÇı bu serbestlik, Avrupalıların husumetini azalttı. Bâzı Avrupalı târihçiler, Türklerin Avrupa’da süratli bir şekilde ilerlemesini, Avrupa’nın kolay fethini bu davranışa baÇlarlar ve Osmanlı İmparatorluÇu, bu hâdise ile cihânşümûl hâle geldi şeklinde yazarlar. 21 yaşında İstanbul’u fetheden Fâtih, Katolik Avrupa’ya cephe aldı ve Ortodoks HıristiyanlıÇın Katoliklerle birleşmesini önledi. Esâsen imparator ve devlet adamları, İstanbul’u kurtarmak için papalıÇın asırlardan beri istediÇi fedâkârlıÇı yapıyor, papalık da Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesi karşılıÇında askerî yardımda bulunuyordu. Fakat bütün çalışma ve gayretlere raÇmen İstanbul’u korumak için Avrupa’dan az bir gönüllüden başka bir şey gelmedi. İstanbul’daki papazlar ve halk da dinlerini korumak için İstanbul’da Lâtin şapkası yerine Türk sarıÇını görmeyi tercih ettiklerini belirttiler. İstanbul’un fethi ile Osmanlı Cihan Devletinin temelleri atılmış oluyordu. DoÇu Roma Fâtihi olarak Edirne’ye dönen Fâtih Sultan Mehmed Han, dünyâ politikasını yeniden gözden geçirdi. Devletin geleceÇi için önemli kararların alınması gerekiyordu. Bizans’ın düşmesini Avrupa’nın hoş karşılamayacaÇı tabiî idi. Karaman ve İstanbul seferinden sonra, 1453’te Cenevizlilerden Enez’i aldı. 1454’te, Kırım’a bir donanma gönderdi. Aynı yıl Sırbistan Seferine çıktı. Kuzey Ege adalarına donanma göndererek buraları ele geçirdi. Rodos Seferini yaptı ise de adayı alamadı. 1455-1456 yıllarında ikinci ve üçüncü Sırbistan seferlerine çıktı. Bu ikincisinde babasından sonra Belgrad’ı tekrar muhâsara etti. Kaleyi savunan Hunyadi Yanoş öldü, Fâtih yaralandı. Fakat Belgrad düşmedi. 1455’te BoÇdan BeyliÇi de Osmanlı idâresine girdi. 1458’de Mora’ya ilk seferini yaptı. 1459’daki Sırbistan Seferi sonunda, Semendire fethedildi ve Sırbistan Devleti son buldu. 1460’da çıktıÇı İkinci Mora Seferi; Mora prensliklerinin ilgası, Osmanlı devletine katılması, Paleologosların sonu ve Bizans kalıntılarının silinmesi ile sonuçlandı. Sonra Güney Karadeniz meselesini ele aldı. 1461’de Ceneviz’den Amasra’yı fethetti. Baharda Sinop’a geldi. Himâyesinde bulunan Candarlı BeyliÇi'ne dostça son verdi. Oradan Trabzon’a yürüdü. Denizden de kuşatılan Trabzon Rum İmparatoru teslim oldu. Komnenos imparatorluk hânedanına son verildi. Bu şekilde Batum ve Gürcistan kıyılarına kadar bütün Güney Karadeniz kıyıları, Osmanlı Devletine katıldıÇı gibi Trabzon ve Rize gibi Anadolu’nun son parçaları da Hıristiyanlardan alınmış oldu. Trabzon seferinden dönüşünde Eflâk üzerine yürüdü ve ayaklanan Kazıklı Voyvoda meselesini hâlletti. Fâtih, 1462’de Yayçe’nin fethiyle netîcelenen birinci Bosna Seferine çıktı. Aynı yıl Midilli Adasını fethetti. 1463’te Bosna’ya bir sefer daha yaptı. Ertesi yıl tekrar Bosna üzerine gitti. 1466’da Karaman Seferine çıktı. Aynı yıl Arnavutluk üzerine yürüdü. 1466-67’de Arnavutluk üzerine bir sefer daha yaptı. Bu ardı kesilmeyen seferlerde Fâtih, bir taraftan büyük devlet fikrini gerçekleştirecek tedbirler almış, diÇer taraftan da cihanşümûl hâkimiyet fikrini benimsemişti. Bunun için Tuna’nın güneyinde ve Fırat-Toroslar sınırının batısında, Osmanlı Devleti'ne katılmayan hiçbir yer bırakmamak, Karadeniz’i ve Ege denizini birer Türk gölü yapmak, Venedik donanmasını geçerek, deniz kuvvetlerini de kara ordusu gibi dünyânın birinci kuvveti hâline getirmek ve bu işleri tamâmen gerçekleştirdikten sonra, İtalya’yı fethetmek istiyordu. Bu plân artık dünyâca bilinmeye başlanmıştı. Bu projeye karşı yalnız bütün Avrupa deÇil, Türkiye’nin doÇusundaki komşuları da karşı çıktılar. Bu şekilde Osmanlı Devletine karşı, bir ittifak meydana getirildi ve uzun süren savaşlar başladı. Bu büyük savaşlarda, Osmanlıların karşısında yer alan büyük devletler; Akkoyunlular, Venedik, Macaristan, Almanya, Polonya, Kastilya, Aragon ve Napoli idi. Fâtih, dehâsı ile bu ittifaka karşı koymasını bildi. Düşmanlarını bâzen teker teker, bâzen ikişer üçer, bâzen beşer onar yenerek bu büyük savaşlardan da gâlip çıktı. Böylece Türk Cihan İmparatorluÇunun temelleri saÇlamlaştırılmış oldu. Dünyânın Osmanlı Devleti karşısında âciz kaldıÇı ortaya çıktı. Venedik’in deniz üstünlüÇü târihe karıştı. Böylece dünyâ HıristiyanlıÇının iki mühim dayanaÇından Bizans’ı yıkıp, Venedik’i sindirmiş oldu. Uzun süren bu büyük savaşlar 1463’te Fâtih tarafından başlatıldı. Venedik Cumhuriyeti, Osmanlılara savaş îlân etti. Macaristan da Venedik’in yanında savaşa girdi. Kısa zamanda Osmanlılara karşı savaşa girenlerin sayısı arttı. Her cephede düşmanı yıpratan, diplomatik yollarla bezdiren Fâtih, 1470 yazında ordu ve donanması ile EÇriboz Adasına yöneldi. Venedik’in Batı Ege’deki bu alınmaz dedikleri üssünü fethetti. Akkoyunlu Beyi Uzun Hasan, Avrupalıların, Osmanlılarla başa çıkamayacaÇını anlayınca, Tokat’a hücum ederek burada bir cephe açtı, kuvveti bölmeye çalıştı. 18 AÇustos 1472’de Şehzâde Mustafa, Akkoyunlu ordusunu yenerek işgâl edilen Osmanlı topraklarını kurtardı. Fâtih, 11 Nisan 1473’te Üsküdar’dan hareket etti. 11 AÇustosta Erzincan yakınlarında Otlukbeli’nde Akkoyunlu ordusunu yendi. Fâtih’in akıncı kuvvetleri, Venedik varoşlarına Almanya içlerine kadar seferler düzenleyerek Avrupa’yı alt üst ettiler. 23. seferini BoÇdan, 24.sünü 1476’da Macaristan üzerine yaptı. Pâdişah, 1478’de Üçüncü Arnavutluk Seferine çıktı. Kırım HanlıÇı, Osmanlı birliÇine katıldı. 1480’de üçüncü Rodos Kuşatması netîce vermedi. İyonya Adalarını aldıktan sonra, donanmayı İtalya’ya gönderdi. Temmuz 1480’de Otranto’yu fethettirdi. 1481 senesi ilkbaharında Fâtih Sultan Mehmed, 300.000 kişilik bir ordunun başında olduÇu hâlde sefere çıktı. 27 Nisan 1481 Cumâ günü kapıkulu askerleriyle Üsküdar’a geçti. Pâdişah Üsküdar’a geçtiÇinde hasta olduÇu için birkaç gün dinlendi. Daha sonra araba ile hareket etti. Gebze yakınlarındaki Tekir Çayırı veya Hünkâr Çayırına geldiÇi zaman hastalıÇı arttı. Bunun üzerine hekimler tarafından konsültasyon yapılarak, verilen ilâcın dozu arttırıldı. Fâtih’in özel doktoru, Yâkub Paşa isminde bir Yahûdi dönmesiydi. Venedikliler, Fâtih’in zehirlenmesi karşılıÇında bu dönme Paşa’ya büyük bir servet vâdetmişler, Yâkub Paşa da bu işi gerçekleştirmişti. Fâtih zehirlendiÇini anladıÇı zaman iş işten geçmişti. Birden bire müthiş sancılar başladı ve 3 Mayıs 1481 Perşembe günü öÇleden sonra saat dörtte, 49 yaşında iken vefât etti. Fâtih’in ölümü bir müddet halktan ve askerden saklandı. Ölüm hâdisesi duyulunca, Sultan’ın bir zehirlenme olayına mâruz kaldıÇı anlaşıldı ve Yâkub Paşa, asker tarafından parçalanarak öldürüldü. Fâtih’in ölümü, Türk milletini büyük mâteme gark etti. Ölüm haberi Roma’ya ulaşınca, İtalya’da toplar atılıp günlerce şenlikler yapıldı. Papa, bütün Avrupa kiliselerinde üç gün çanlar çaldırıp, şükür âyini yapılmasını emretti. Fâtih’in nâşı İstanbul’a nakledilerek, Muhyiddîn Şeyh Vefâ hazretleri tarafından kıldırılan cenâze namazından sonra İstanbul’da yaptırdıÇı Fâtih Câmiinin bahçesine defnedildi. Daha sonra üzerine türbe inşâ edildi. Fatih Sultan Mehmed Han, orta boylu, kırmızı beyaz yüzlü, dolgun vücutlu, sakalları altın telleri gibi kalın, yanakları dolgun, kolları kuvvetli, burnunun ucu hafif kıvrık, saçı siyah ve sık olup, kuvvetli bir fizîkî yapıya sâhipti. Londra’da, National Gallery’de, Fâtih Sultan Mehmed’in bir portresi bulunmaktadır. Bu portrenin Centile Bellini tarafından yapıldıÇı, delil olmadıÇı hâlde iddiâ edilmektedir. Hâlbuki, National Gallery’de bu portreyle ilgili dosyadaki bilgilerden anlaşıldıÇına göre, her şeyden önce portre üzerindeki Centile Bellini adı kesin olarak okunamamıştır. Ayrıca, Bellini’nin İstanbul’a gelip, Topkapı Sarayı için manzara resimleri yaptıÇı bilinmekle berâber, Pâdişah’ı gördüÇü de belli deÇildir. Türk târihi, sayılamayacak kadar çok kahraman ve cihângirlerle doludur. Fâtih Sultan Mehmed de bunların başında gelenlerdendir. Çünkü o kılıçla keşfi yan yana yürütmüş, çaÇ açıp, çaÇ kapatmıştır. İstanbul’u bütün ganîmetleri içinde firûze bir yüzük taşı gibi parmaÇında taşımış, bu güzel şehri torunlarının torunlarına bırakmıştır. Onun için, asırlar boyu her cephesiyle yazılmış, çizilmiş, hakkında Garp’ta ve Şark’ta çok şeyler söylenmiştir. Tedkîk edildikçe derinleşen, derinleştikçe deryâlaşan bu cihângirin sayısız vasıflarından bâzıları şunlardır: Fâtih Sultan Mehmed, soÇuk kanlı ve cesurdu. Bu özelliÇinin en güzel misâlini, Belgrad Muhâsarası sırasında, askerin gevşediÇini gördüÇü zaman önlerine geçip düşman hatlarına girerek gösterdi. İstanbul Muhâsarasında da donanmanın başarısızlıÇı yüzünden atını denize sürmesi bu cesâretinin büyük örneÇidir. Ne istediÇini, ne yapacaÇını, ne yapabileceÇini bilen ve bu büyük işleri başarabilmek için gerekli tedbirleri, yorulmak bilmeyen bir azim, sabır ve sükûnetle hazırlayan bir insandı. Çok merhametli ve müsâmahalıydı. Kendisine elli gün mukâvemet eden, birçok Müslümanın şehid edilmesine sebep olan İstanbul şehri ve onun sâkinleri hakkında gösterdiÇi merhamet, aklın alamayacaÇı genişliktedir. Hâlbuki o devir Avrupa’sında muzaffer bir kumandan, zaptettiÇi şehrin halkına görülmedik zulüm ve işkence yapmakta kendini haklı görürdü. Fâtih vicdan hürriyetine büyük kıymet verirdi. İstanbul’a girdiÇi vakit, ayaklarına kapanan İstanbul patriÇini yerden kaldırmakla âlicenaplıÇını gösteren cihângîr, şu sözlerle patriÇi tesellî etti: “AyaÇa kalkınız. Ben Sultan Mehmed, hepinize söylüyorum ki: Şu andan itibâren artık ne hayâtınız, ne de hürriyetiniz husûsunda gazâb-ı şâhânemden korkmayınız!” Fâtih, gayrimüslim tebaasının din ve mezheplerine aslâ dokunmadı, herkesi vicdânî inanışında serbest bıraktı. Fâtih, İstanbul’un îmârında ücret karşılıÇında daha çok Rum esirlerini kullandı. Bu sırada biriktirdikleri paralarla hürriyetlerini satın alma imkânını saÇladı. Bu müsâmaha o devir dünyâsının hâyâlinden bile geçirmediÇi bir olgunluk eseriydi. Batılıların iddiâlarına göre şehre giren Türkler, mâbedleri yıkmışlar veya yakmışlar, hiçbir şey bırakmamışlardır. Hâlbuki bunları yıkan ve yakan yine kendileridir. Bizanslılar surlarda açılan gediklerin tâmirinde kullanılmak üzere yüzden ziyâde kilise yıkmışlardır. Öyle ki, Fâtih Sultan Mehmed, Ayasofya’yı yakından seyrederken, bir yeniçeri neferinin kilisenin taşlarından birini sökmek üzere olduÇunu görünce, mâni oldu ve; “Size malca alınacak şeylere izin vermiştim, mülk ise benimdir demiştim” diyerek, yeniçeriyi şiddetli bir şekilde cezâlandırmıştır. Askerî ve siyâsi sâhada eşsiz bir dehâ idi. Askerî alanda başarısının ilk özelliÇi, kılıçla kalemin işbirliÇidir.Ordunun disiplinine çok dikkat ederdi. En küçük itâatsizliÇi ve buna sebep olan subayları şiddetli bir şekilde cezâlandırırdı. Ordusunu, plânsız, düzensiz hareket ettirmez, mâcerâ hevesiyle kan dökmezdi. Kendi devrine kadar, atalarının yer yer, ada ada yapmış oldukları akınlarını, plânlı bir fütûhât hâline getirdi ve devletini, sistemli bir idârecilik şuûruyla istikrarlı, yerleşmiş bir devlet yaptı. Otuz senelik saltanat devresinde düzenlediÇi küçük, büyük seferler, memleketin coÇrafî işbirliÇini saÇlamaya dayanır. Bu gâyeye ulaşmak için de at geçmez kayalıklardan, geçit vermez nehirlerden geçerek; durup dinlenmeden, kış yaz demeden savaştı. Bütün bu seferleri, bir plâna göre yaptıÇından, nereye gitmesi, nerede durması lâzım geldiÇini bilerek hareket etti. YapacaÇı seferlerin muvaffakiyetle netîcelenmesini saÇlamak için, aylarca bu seferin bütün teferruâtını hazırlardı. KumandanlıÇı ile diplomatlıÇı dâimâ berâber hareket ederdi. Hangi devlet üzerine sefer düzenleyecekse, o devletin iç ve dış münâsebetlerini, zaaflarını, kuvvetini, diÇer devletlerle olan münâsebetlerini en ince noktasına kadar tetkik eder ve sefere, hasmının en zayıf ve kendisinin en kuvvetli zamânında çıkardı. YapacaÇı seferlerden en yakınlarına bile haber vermez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. “Sırrıma sakalımın bir tek telinin vâkıf olduÇunu bilsem, onu yolar, atarım” sözü meşhurdur. Böyle hareket etmeyi, muvaffakiyetlerinin başlıca sebeplerinden sayardı. Nitekim böyle hareket etmesinin netîcesinde, İsfendiyâr BeyliÇi ve Trabzon Rum İmparatorluÇunu kolayca ele geçirdi. Çok başarılı bir diplomattı. Otuz sene, Asya ve Avrupa’da, bâzen birkaç cephede beş, on hattâ daha fazla devletle birden harp hâlinde bulunduÇu günler oldu. Böyle zamanlarda düşmanlarının, kuvvetlerini bölmenin, siyâsî müzâkereler, vaatler ve geçici tâvizlerle müttefikleri birbirinden ayırmanın kolayını buldu. Rodos Adasının fethi için donanmayı hazırlarken, zaman kazanmak |