![]() |
| |||||||
| Kayıt ol | Bloglar | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Klavye Link | Arama | Bugünki Mesajlar | Okundu Kabul Et |
| Felsefe Bölümü Felsefi Terimler, Felsefe Alanları, Felsefe Tarihi, Büyük Düşünürler,Felsefik Sözler ve Felsefik (Derin) Muhabbetler |
| Etiketler: dusunurler |
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
| | #21 (permalink) |
| ...::GüL::... Kazandığı Turnuvalar: 1 Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: sölemem,gelirsin
Mesajlar: 1,912
Ruh Hali: Teşekkürler: 71
144 Mesaja 228 Teşekkür edildi
| Cevap: Gİovannİ Battİsta Vİco Gİovannİ Battİsta Vİco Giovanni Battista (1668-1744) İtalyan düşünürü.... Napoli Üniversitesi dil uzluÇu (belagat) profesörüydü. YaşadıÇı çaÇdan yüzyıl sonra, XIX. Yüzyılda ünlenmiştir. İtalyan hukukçu, tarihçi ve eleştirimcidir. Descartes Okulunun da ılımlı ve akıllı bir hasmı olarak felsefe tarihinde yerini almıştır. Vico, tarih felsefesinin İbn-i Haldun’dan sonra gelen kurucu ve geliştiricilerindendir. 23 haziran 1668’de Napoli’de doÇdu, 21 ocak 1744’te de bu şehirde öldü. Fakir bir kitapçının oÇluydu. XVIII. Yüzyıl bilginleri içinde çalışkanlıÇı oranında talihsiz bir ömür geçirmiş olan bu büyük adamın hayatına dair geniş bilgilerimiz yoktur. Vico, Napoli’den hiç ayrılmamış, daha gençliÇinde kalabalık bir aileye destek olmak zorunda kalmıştır. Dokuz yıl bir keşişin yeÇenine eÇitmenlik yapmış ve kırk yıl Napoli Üniversitesinde retorik okutmuştur. Geniş bilgisine karşın, kendisine refah ve onur saÇlayacak olan bir hukuk kürsüsü yarışmasını kazanamamıştır. Fakir bir hayata sürdükten sonra,1774 yılında Napoli’de ölmüştür.. Napoli Kralı, neden sonra onun nadir liyakatini fark ederek, kendi vakanüvisliÇine atamak istemişti. Bu kadar zorluklara karşın Vico, bir bilge cesareti içinde düşünmek, incelemek ve yazmak için duyduÇu aşkı yitirmedi; manzum ve mensur bir çok eser yazdı; umudunu metanetle tanrıya, adalete ve ardıllara baÇladı; gerek İtalya, gerek Avrupa onun deÇerini geç tanıyabildi. Ölümünden ancak elli yıl sonra, eserleri dikkati çekmeye başladı. Herder, Wolf ve Goethe, onu Almanlara salık verdiler; 1822’de eserleri Almanca’ya çevrildi; beş yıl sonra da M. J. Michelet’in çevirdiÇi bir parçasıyla Fransızlara da tanıtılmış oldu. Vico’nun Latin ve İtalyan dili bakımından üslubu, Latin yazarları hakkındaki geniş bilgisine layık bir güç ve orjinalliÇe sahiptir. Bununla birlikte düşüncelerini anlatmak ta bulanık terimler kullanmaktan kurtulamamıştır. Eskilerin felsefesiyle ve daha çok Eflatun’la beslenmiş, tüm Roma hukuk anıtlarını kavramış, antiketinin şiir dehasına nüfuz etmiş, bunlarla canlanmış, düşünleri (fikir) genelleştirmek ve bunları görünüşte pek daÇınık olan olguların derinliÇinden bulup çıkartmak gibi yüksek yeteneklerle bezenmiş olan Vico, yepyeni bir tarih felsefesi kurma projesini tasarlamıştır. Tarihçi Miçhelet, onu “tarih felsefesinin babası” sayıyor. Bu yargıya neden olan yapıtının adı Principii di una Scienza Nouva (Yeni Bir Bilimin İlkeleri, 1725)’dir. ÇaÇı için yeni, ama temelde ve gerçekte bilim dışı düşünceler ileri sürmüştür. Herhangi bir şeyi ancak onu yapanın anlayabileceÇini söyler, doÇayı Tanrı yaptıÇı için insanlar anlayamazlar, insanlara ancak kendi yaptıkları tarihi anlayabilirler, ne var ki bu tarih de Tanrısal bir planın gerçekleşmesidir, insanlar bu planın güdümünde tarih yapmaktadırlar. Şöyle diyor Ulusların tarihini insanların yaptıkları doÇrudur. Ama bu dünya insanların hesapladıkları özel amaçlardan üstün, kimi zaman deÇişen ve genellikle bunlara karşıt bir nitelikte bir ruhun ürünüdür. O, bu özel ve kısıtlı amaçları daha derin amaçlara varmak yolunda bir araç olarak kullanmış ve bunlardan insan türünü sürdürmek için yararlanmıştır. Tarihi yapan Tanrı mı ya da insanlar mı? Vico’nun bu konudaki ileri sürüşleri bulanık ve karışıktır. Kimi yorumcular onun yapıtının yasaklanmasından korktuÇu için Tanrı’yı ileri sürdüÇünü söylerler. Buna karşı İtalyan düşünürü Benedetto Croce, onun “dini bütün bir hıristiyan” olduÇunu ileri sürer ve şöyle der Şurada burada kozmolojik ve fizik romanlar yazan Tanrıbilimsel, bilinemezci ve hatta fantastik bir Vico bulabiliriz, ama ne kadar aranırsa aransın, yapıtı boyunca özdekçi (maddeci) bir Vico bulunamaz . Vico’nun din konusundaki düşünceleri de çelişik ve bulanıktır. Bir yandan “en vahşi şeyler yapmaya yönelten tek şeyin din olduÇunu” söylerken öte yandan “hıristiyan dini tek gerçek dindir, ötekiler uydurmadır ve yalandır”der. Vico’nun, büyük ününe karşın, tarih anlayışı bu nedenlerden ötürüdür ki bilimdışıdır. Tarihsel kurumların birbirleriyle baÇıntılı (konsensüs) bir durumda bulmaları doÇal ve zorunludur, ama böylesine bir döngü içinde bulundukları varsayımı bilim dışıdır. Bütün bu kurguların (spekülasyonların) içinde Vico’da bulunabilecek tek saÇlam düşünce tarihi insanların yapmakta oldukları” düşüncesidir, ne var ki yukarıda deÇindiÇimiz gibi, tanrıyı işe karıştırmakla bu düşüncede bulandırılmıştır. Vico Autobiorafia (Öz yaşam öyküsü)adlı yapıtında tarih anlayışını Platon, Tacitus, Bacon ve Grotius’a borçlu olduÇunu söylemekle yetinmektedir. Toplum biliminin doÇuşundan çok önce toplum olgularının tarihsel evrimini incelediÇi için Vico’yu “toplum biliminin babası” sayanlar da vardır. Ne var ki bütün bu yakıştırmalar, tarihsel süreçte İbn-i Haldun (1334-1406) gibi gerçek bir ökeyi (dahiyi) görmezlikten gelmenin ürünüdür.
__________________ ![]() Bela tohumlar? ta??r elma Kendi çekirde?inde Bundan önce ve bundan böyle Ne yapsa,ne etse ?nsan?n en büyük dü?man? Sessizce Kendi derisinin içinde... .:♥: kLavye_GS_TE@M :♥:. |
| | |
| Sponsored Links |
| | #22 (permalink) |
| ...::GüL::... Kazandığı Turnuvalar: 1 Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: sölemem,gelirsin
Mesajlar: 1,912
Ruh Hali: Teşekkürler: 71
144 Mesaja 228 Teşekkür edildi
| Cevap: Claude Levi-strauss Claude Levi-strauss 1908 Brüksel doÇumlu,Fransız etnolog, sosyolog ve antropolog. Ressam babasının ilginç nesnelere duyduÇu koleksiyoncu merakını izleyerek ilkel sanat ürünleriyle müzik araçlarını toplamayı iş edindi. Paris'e yerleşen ailesinin desteÇiyle önce hukuk okudu, sonra felsefeye ilgi duydu, gerekli doktora çalışmasını yaparak felsefe doçenti sanını aldı, lise öÇretmenliklerinde çalıştı (1931 sonrası), asıl alanı ise ABD'li budunbilimci Robert Harry Lowie'nin ilk önemli eserini ( ilkel Toplum, 1920) okuyup inceleyince buldu, aynı zamanda İnsanbilimi'ne yakınlık duydu. Brezilya'da sosyoloji öÇretimi sırasında iç toprakların derinliÇine geziler yapma fırsatını buldu, savaş yüzünden orduya katıldıÇı güne kadar (1939) çalışmalarım sürdürdü, 1941'den sonra New York'taki görevi sırasında da budunbilimin ana sorunları üzerinde derinliÇine durdu, Jacobson, f. Saussure gibi dilbilimcilerin ısrarla üzerinde durdukları "yapı" ve "yapısalcılık" konularında yoÇunlaştı. Kültür danışmanlıÇı yaptı. 1959'da görevlendirildiÇi College de France'ta hem antropoloji kürsüsünü doldurdu, hem laboratuarını yönetti. Claude Levi-Strauss Paris'te, üniversiteden baÇımsız bir öÇretim kurumu olan College de France'da Sosyal Antropoloji profesörüdür. Kendisinin, bu akademik uÇraşın Anglo,Amerikan dünya dışında kalan en seçkin sözcüsü olduÇu kabul edilir. Ancak, kendilerini sosyal antropolog olarak tanımlayan bilim adamları iki türdendir. Birinci türün öncü örneÇi the Golden Bough'm yazarı Sir James Frazer (1854-1941) idi. Frazer bilgi daÇarcıÇı son derece zengin, ancak yazılarının konusu olan ilkel insanların yaşamlarını dolaysız olarak tanımayan biriydi. İnsanın yarattıÇı kültürün ayrıntılarını dünya ölçeÇinde karşılaştırarak insan psikolojisinin doÇası hakkındaki temel doÇruları keşfetmeyi umuyordu. İkinci türün öncü örneÇi Polonya'da doÇup sonradan İngiliz vatandaşı olan Bronislaw Molinowski idi. Molinowski akademik yaşamının büyük bölümünü, dört yıl süreyle bir küçük Melanezya köyünde kendisinin kişisel olarak yürüttüÇü araştırmaların sonuçlarını çözümleyerek geçirdi. Amacı, bu egzotik topluluÇun bir toplumsal sistem olarak nasıl "işlediÇini" ve bireylerin beşikten mezara nasıl yaşadıklarını göstermekti. İnsan kültürleri arasındaki genel benzerliklerden çok ayrılıklarla ilgileniyordu. Günümüzde İngiltere ya da Birleşik Amerika'da kendilerini sosyal antropolog olarak tanımlayanların çoÇu "işlevselci" olma iddiasındadır; bunlar ana çizgileriyle Malinowski'nin üslup ve geleneÇini sürdürür. Buna karşılık Claude Levi-Strauss, Frazer'in üslubunu deÇilse de geleneÇini benimsemiş bir sosyal antropologdur. Onun asıl amacı, herhangi bir toplumun ya da toplumlar grubunun örgütlenmesini deÇil, "insan düşüncesi"ne ilişkin olguları ortaya koymaktır. İkisi arasında temel bir ayrını vardır. Kendi döneminde Molinowski'nin güçlü bir ünü vardı. Genel olarak halk arasında özgür aşkın sözcüsü olarak tanınıyordu. Levi-strauss'un sicili daha deÇişiktir. Kendisi başlangıçtan bu yana katıksız bir bilim adamı- aydın olmuştur. İster Fransızca ister İngilizce olsun, yazılarının belirgin özelliÇi zor anlaşılır olmasıdır; sosyolojik kuramlarında insana şaşkınlık veren bir karmaşıklık ile bunaltan bir birikimin birleştiÇi görülür. Kimi okurlar kandırıldıklarını bile sanırlar. OlaÇanüstü saygınlıÇına karşın bugün bile meslektaşları arasında kendisini eleştirenlerin sayısı yolunu izleyenlerden çok fazladır. Yine de Levi-Strauss'un akademik önemi sorgulanamaz. Kendisi, düşüncelerinin yeniliÇinden çok bunları korkusuzca, yepyeni bir biçimde uygulamaya çalışması yüzünden beÇenilir. Alışılagelmiş olgulara yeni bakış açıları önermiştir. İlginç olan yöntemidir, yöntem uygulandıÇında ortaya çıkan sonuçlar deÇil. Yöntemi tek başına alındıÇında antropolojik olduÇu kadar dilbilimsel olduÇu da görülür. Çok çeşitli türden düşünür, edebiyat, siyaset, eski çaÇ felsefesi, din ve sanat öÇrencisi arasında geniş ilgi uyandırmıştır. Levi-Strauss'un yazılarından sızan yaşamöyküsel bir olgu da kendisinin yetenekli bir müzisyen olduÇudur. Levi-Strauss'un tarihe bakışı çok açık deÇildir. Levi-Strauss'un tarih anlayışının iki öÇesi özel önem taşır. Birinci olarak, tarih artsüremli ve antropolojiyi kültürler arası karşılaştırmalı ama eşsüremli olarak incelemenin, aynı işi yapmak için iki seçeneÇi oluşturduÇunu savunmaktadır. İkinci olarak Levi-Strauss tarih geçmiş olayların anımsanması biçimini aldıÇında, düşünür için geçmişim deÇil şimdiki zamanın bir parçası olduÇunda ısrar etmektedir. Düşünen insan için anımsanan tüm deneyimler eşzamanlıdır; söylemde olduÇu gibi tüm olaylar eşsüremli tek bir bütünün parçalarıdır. Burada Levi,Strauss Proust'u model olarak almaktadır. Levi-strauss'un zaman anlayışı jeolojiktir. Her ne kadar Tyler ve Frazer gibi, çaÇdaş ilkel insanların töreleriyle ilgilenmesinin nedeni bunları bir anlamda ilk olarak görmesiyse de, Frazer gibi ilk olanın alt düzeyde olduÇunu savunmamaktadır. Levi-Strauss hayalci bir kimsedir ve hayal görenlerin ortak sorunu, kendi dışındaki herkesin çevrede gördüÇü basit olgusal dünyayı fark etmekte çok zorluk çekmeleridir. O'nun, antropolojik çalışmalarını bu yolda sürdürmesinin nedeni, ilkel insanları tüm insan soyu için zorunlu olan özün "indirgenmiş modeli" olarak görmesidir antropolojik araştırma çok çeşitli biçimlerde yapılabilir. Bir yol Malinowski gibi doÇrudan yerel öÇeleri kullanmaktır ve bu yöntem artık hemen hemen tüm Anglo-Amerikan sosyal antropologlarca yeÇlenmektedir. Kendisinden önce gelen Frazer ve izleyicileri gibi Levi-Strauss'un da araştırmalarını dayandırmayı seçtiÇi yöntem ise bundan tümüyle farklıdır. Levi-Strauss'un etnografık gözlemlerinin çoÇu ilk kaynak olarak özel kişi ve tercümanlara dayanmakta, bunlardan edinilen bilgiye gelenek ve töreler titiz, ancak anlaşılmayacak bir biçimde betimlenmektedir. Levi-Strauss'un asıl eÇitimi hukuk ve felsefedir aynı zamanda şairdir de şiirleri hiç yayınlanmamıştır. Levi-strauss kendi ülkesindeki aydınlar arasında "yapısalcılıÇın" önde gelen sözcüsü olarak belirmiştir.
__________________ ![]() Bela tohumlar? ta??r elma Kendi çekirde?inde Bundan önce ve bundan böyle Ne yapsa,ne etse ?nsan?n en büyük dü?man? Sessizce Kendi derisinin içinde... .:♥: kLavye_GS_TE@M :♥:. |
| | |
| | #23 (permalink) |
| ...::GüL::... Kazandığı Turnuvalar: 1 Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: sölemem,gelirsin
Mesajlar: 1,912
Ruh Hali: Teşekkürler: 71
144 Mesaja 228 Teşekkür edildi
| Cevap: Max Ferdinand Scheler (1874-1928) Max Ferdinand Scheler (1874-1928) "Yaşantı"nın, başta dinsel, kişisel, toplumsal, tarihsel yönleri olmak üzere, her birine gereken önemi verecek biçimde bütün yönleriyle ele alınması gerektiÇini savunan Alman görüngübilimci, toplum felsefecisi, bilgi toplumbilimcisi. Hemen hemen felsefesinin tamamında geleneksel filozofların çoÇunlukla gözardı ettiÇi düşüncenin duygusal temelleri üstüne yoÇunlaşan Scheler, Münih kentinde doÇmuş, Jena'da ögrenim görmüş, 1907'de döndüÇü Münih'te görüngübilimle, özellikle de önceki dönem Husserl görüngübilimiyle ve Husserl'in Münih Okulu izleyicilerince uygulanan gerçekçi görüngübilimle tanışmıştır. Dilthey ile Bergson'un yaşam felsefelerinden büyük ölçüde etkilenen Scheler’in ilk çalışmaları, etik alanında daha sonra oluşturacaÇı deÇer kuramına yönelik ön hazırlık niteliÇindeki görüngübilimsel araştırmalardan oluşmaktadır. Bu ilk çalışmalarında "duygudaşlık" ile "gücenme" duygularının betimlenmesi üzerine yoÇunlaşan Scheler, formculuk üzerine kurulu kantçı usçuluÇun eleştirisini yapmıştır. Bunun yanında Scheler, I. Dünya Savaşı sırasında ateşli bir ulusçu olarak savaşı destekleyen, savaşın neden gerekli olduÇunu modem kültüre yönelik felsefı eleştirileriyle temellendirmeye çalışan denemeler yazmıştır. Daha sonraları çok daha geniş, çok daha kapsamlı bir toplum tasarımına geçmiş olmakla birlikte, yaptıÇı modernlik eleştirileri yazılarının deÇişmez konularını oluşturmaktadır. Bu eleştirilerin temel hedeflerinden biri, İngilizce konuşulan ülkelerin felsefelerinin doÇalcılıÇı ile us yürütmeye dayalı çıkarsamacılıÇıdır. Savaştan sonra katolikliÇe geçişi, görüngübilimsel betimleme yöntemini dinsel görüngülere ve duygulanımlara uygulamasına olanak tanımış, daha sonraları ise bu yöntemi çoÇunlukla insanbilim ile doÇa bilimlerinin izleklerine uygular olmuştur. Scheler son dönem yazılarında daha çok modern bilimin yükselişiyle birlikte ortaya çıkan metafizik felsefe sorunları üstünde durmuştur. Düşüncelerinde çok derin içgörülerle karşılaşılmasına karşın bu içgörülerin genellikle dizgeli bir biçimde düzenlenip saÇlam bir biçimde temellendirilmemiş oluşları felsefesinin en belirgin özelliklerinden birini oluşturmaktadır. Scheler'in felsefesinin kuşkusuz en önemli bölümünü Kant etiÇine karşı geliştirilen nesnel deÇerler sıradüzeninin a priori olarak duygusal bakımdan kavranmasını amaçlayan deÇer çözümlemeleri üstüne kurulu etik öÇretisi oluşturmaktadır. GeliştirdiÇi etiÇin özce "kişiselci olduÇunu özellikle vurgulayan Scheler , bu baÇlamda "kişi"yi "ben"den kesin çizgilerle ayırarak kişisel deÇerleri her bakımdan üstün kılmaya çalişmaktadır. Bu baÇlamda, en üst konuma yerleştirilen söz konusu kişisel deÇerleri deÇişik toplumsal etkileşim biçimleri için sunduÇu çözümlemelerle ilişkilendirmeye ayrı bir özen göstermiştir. Bilgi kuramı alanında daha çok pragmacı bir yaklaşımı benimseyen Scheler bu yaklaşımı bilim ile algı alanlarına uygularken, felsefeyi özlerin görüsünü araştıran bir disiplin olarak tanımlamıştır. Öte yanda Scheler 'in din felsefesine büyük ölçüde Tanrı'ya sevgi yoluyla ulaşılabileceÇini savunan Augustinusçıı anlayış ile Tanrı'nın us yoluyla bilinebileceÇini ileri süren Aquinasçı anlayışı uzlaştırma çabası olarak bakılabilir. Nitekim özellikle son dönem çalışmalarında felsefi insanbilim ile merafizik sınırları çizilmiş ikici bir yaklaşım sergileyen Scheler 'in, bu baÇlamda duygudaşlık kavramı üstüne yoÇunlaşarak tinsel sevgi ile yaşam itkisi arasındaki geleneksel çatışkıyı ortadan kaldırma arayışı içinde olduÇu gözlenmektedir. Scheler 'in görüngübilim yönteminin belkemiÇini, yaşamında baştan beri hep bulunmalarına karşın bilenden a priori anlamda baÇımsız olan özlerin nesnelliÇi anlayışı oluşturmaktadır. Bu anlamda Scheler 'e göre, deÇerler nesnel olmalarına karşın Platoncu anlamda birer öz deÇildir. Nesnelliklerine ancak dolaysız yaşantıda, duygular alanında erişilebilir. Sözgelimi müzikte güzelliÇi dinlemek salt belli notaları, belli sesleri duymak demek deÇildir. Scheler bu noktada "deÇerlemeler" ya da deÇer bakış açılan ile "deÇerler" arasında bir ayrıma gider. İlki yani deÇerlemeler tarihsel olarak göreceyken, deÇişkenlik gösterebilirken, ikincisi yani deÇerler baÇımsız ve deÇişmezdirler. Buna göre aralarında her zaman için keskin bir sıradüzen bulunan dört deÇer bulunmaktadır: "haz", "canlılik", "tin", "din". Bu deÇerlere karşılık gelen, bu deÇerleri kendisi yaratmamasına karşın keşfetme yetisini kendinde taşıyan çeşitli kişilikler söz konusudur. Bunlar deÇer keşifçileri ya da deÇerleri açıÇa çıkaranlar olabilecekleri gibi, açıÇa daha önce çıkarılmış deÇerleri yaşamlarıyla somut bir biçimde örneklendirenler de olabilirler. Scheler 'in gözünde sanat icracıları, kahramanlar, dehalar, azizler bunların en başında gelen kişiliklerdir. Benzer bir deÇer sıradüzeni, en yukarıda Kilise'nin bulunduÇu, sevgi ile dayanışmanın egemen olduÇu Hıristiyan toplumu olmak üzere toplum katmanlarında da bulunmaktadır. Nitekim bu noktada Scheler , liberal toplum anlayışlarını bu sıradüzeni bozduklarından, topluma içedönüklüÇü, bireyciliÇi, yanlış bir deÇer düzenini pompaladıklarından ötürü sürekli eleştirmiştir. Scheler 'in deÇer felsefesinin en önemli özelliklerinden birisi "yükseklik" ya da "alçaklık" bildiren sıradüzenli kategoriler doÇrultusunda yapılanmış oluşudur. Nitekim varlık türleri, bilinç düzeyleri, deÇer biçimleri gibi sıradüzen ayrımlarıyla Scheler'in düşüncelerinin hemen her yerinde karşılaşmak olanaklıdır. Söz konusu ayrımlar Scheler'in önceki felsefe anlayışlarına karşı eleştirel bir konum alabilmesine olanak tanıması yanında, metafizik bakımdan kilit önemi bulunan tin ile itki arasındaki ayrım üstüne yoÇunlaşan olgunluk döneminde geliştirdiÇi felsefi insanbilim anlayışı için de sıradüzenli bir insan varliÇı yapısı sunmaktadır. Bu baÇlamda kendi düşüncesinin etik bakımdan "kişiselciliÇi"ne sürekli vurguda bulunan Scheler, yöntem olarak ilkece Husserl'in görüngübilim anlayışını benimsemiş olmakla birlikte önemli kimi noktalarda ondan ayrılmaktadır. Sözgelimi Husserl "görüngübilimsel indirgeme" yi gerçek nesnelerin ya da olguların dikkatimizi bozmasına karşı "varoluşun ayraç içine alınmasının", dolayısıyla da salt düşünce alanına geçmenin etkin bir yolu olarak görürken, Scheler bütün varoluşu dürtülerce uyarılmaya karşı direnme yetisi olarak yorumladıÇından, ilkece burada ayraç içine alınan dürtüler ve dürtülenimler olduÇunu savunmaktadır. Scheler bize verili olanın tinsel işleyişimizin en altında yatan kör dürtüler olduÇunu (Aristoteles'in bitkisel tin tasarımını anımsatan), bunların da her türden biliş etkinliÇinin önündeki en büyük engeller olmaları nedeniyle, Husserlci anlamda asıl ayraç içine alınmaları gerekenin de onlar olduÇunu ileri sürmektedir. Nitekim Scheler'e göre felsefe özü gereÇi bir özbilgisi, bir özdenetim, en önemlisi de alçakgönüllülük üstüne kurulu bir etik kültür edinmeyi zorunlu kılmaktadır. Felsefenin doÇasına yönelik söz konusu açıklamanın ayrıntılı bir biçimde sunulduÇu İnsandaki Bengisel Üzerine (Vom Ewigen im Menschen, 1921) başlıklı kitabında Scheler, felsefenin başkoşulu olarak "yapılanma bilgisi" (Bildungwissen) diye adlandırdıÇı tinsel özler ile deÇerler tarafından yapılanmış olmayı göstermektedir. Buna göre gerçek felsefe Scheler'in gözünde her zaman için özler ile deÇerlerin bir uzantısı olacak biçimde kendini yapılandırmış tinsel kişilerin, yani gerçek filozofların uÇraş alanıdır. Bu görüş aynı zamanda Eski Yunan düşüncesi ile skolastik felsefedeki bilme ediminin bütünüyle bilinen nesneyle girilen paylaşım ilişkisi olduÇu yollu tasarımı, o nesneyi deÇiştirmeksizin o nesneye katılma anlayışını anıştırması bakımından bir hayli dikkat çekicidir. Öz olarak (gua eessence) düşünüldüÇünde bilinen nesne bu anlamda her zaman bilenin zihnindedir. Felsefenin aynı zamanda dünyamn simgeselliÇinden arındırılması çabası olduÇunu ileri süren Scheler, şeylere doÇal, ben ya da grup merkezli "canli" yaklaşımımızın (sonradan "yaşam dünyası" olarak temellendirilen) canlılıÇın önemi uyarınca biçimlenen bir bölümleme üzerine bina olduÇunu belirtmiştir. Bu anlamda algı, Scheler'e göre her zaman verili olanın bütünlüÇünden ya da toplamından seçilip ayıklanarak olanaklılık kazanmaktadır. Sözgelimi nesnelerin alımladıÇımız belli yönleri (bir kirazın kırmızılıÇı gibi) amaçlarımıza bu biçimde uygun olmalarından ötürü nesnenin simgeleri olma işlevini yerine getirmektedirler. Oysa ki felsefi bakış ancak özsel doÇaya ilişkin bütün kavramların görüntüsünün dışına çıkıldıÇında "gürülebilir olanı görmemize" olanak tanımaktadır. Bu noktada gerek kültürde gerekse dilde verili olarak bulduÇumuz "doÇaya yönelik dünya görüşünün" kendi çevremizi denetleyebilmemizin temelini oluşturduÇu gerçeÇine dikkat çeken Scheler, bu bakış açısından edinilmiş bilginin en az felsefe bilgisi kadar yetkin olduÇunu dile getirmektedir. Ancak burada bilginin nesnelerinin insan ilgileri karşısında her zaman için göreliliÇi söz konusudur. Sözgelimi bilimsel nesneler, bilimsel etkinlik doÇası gereÇi insanın olaÇan duyu alanının sınırlarını aşarak insan ilgisinin kapsam alanını genişlettiÇinden dolayı, ancak kendilerine bu türden bir ilgi doÇrultusunda yaşamayı seçmiş bilim adamlarının yaşam ilgilerine göredir. Felsefe bilgisi, bilimsel bilgi ve kimi görece daha önemsiz öteki bilgi ilgileri yanında Scheler'in üstünde özellikle durduÇu, "kurtuluş bilgisi" (Heilwissen) diye adlandırdıÇı bir bilgi türü daha bulunmaktadır. Scheler'in koyu bir katolik olduÇu dönemde kurtuluş doÇrudan ahlâksal ve dinsel bilgiyle ya da pratikle ilintili bir konu olarak düşünülür, bireyin tinsel anlamda kurtuluşu demek söz konusu bireyin "sevgi toplumun" a katılması, o toplumun bir üyesi olarak tinsel bakımdan tanınması demektir. Buna karşı kurtuluş bilgisi Scheler'in son dönemlerinde daha çok metafızik bir anlama bürünmüştür. Bu yeni metafızik yönelimli kurtuluş tasarımında tin özler ve deÇerler alanlarına karşılık gelirken, beden ise evrenin maddeselliÇini simgeleyen saltık varlıktaki bütün gerilimler ile çatışkıların çözülüşünü ifade ermektedir. Scheler'in etiÇinin belkemiÇini olıışturan deÇerler kuramında, deÇerler her durumda yönelmişliÇe konu duygu nesneleridir. DeÇerler ya nesneler içinde ya da nesneler üzerine duyulan niteliklerdir, bu yüzden de ussal yolla anlaşılmaya açık deÇillerdir. Bu anlamda deÇerler "duygusal a priori bir alam meydana getirmektedirler, çünkü iyilerin ve amaçlann görüngüleri, hatta haz duyulanımları da dahil olmak üzere, bütün deÇerler daha baştan bu "a priori' alanın varliÇını varsaymaktadırlar. DeÇerlerin olumlu ya da olumsuz biçimlerde bize verili oldukla- nnı ileri süren Scheler, deÇerler sıradüzeninin en alanda hazsal ve duyusal deÇerlerin, onun bir üstünde dirimsellik deÇerlerinin, onların üstünde salt doÇrulukla ilintili pragmatik çıkarlara konu olmayan güzellik, adalet, yüreklilik gibi tinsel deÇerlerin, en yukarda da tanrısallık deÇerlerinin bulunduÇunu savunmaktadır. Bu durum Scheler'in deÇerler öÇretisine en büyük katkısı olarak düşünülen "duygudaşlık" üzerine verdiÇi ayrıntılı görüngübilim betimlerinde kendisini göstermektedir. Pek çok felsefe tarihçisinin Scheler ’in en deÇerli yapıtı olarak deÇerlendirdiÇi DuygudaşlıÇın Özü ve Biçimi (Wesen und Formen der Sympathie, 1923) özünde filozoflarca göz ardı edilmiş deÇişik duygudaşlik türlerini ortaya serme amacındadır. Söz konusu yapıtında başta "özdeşleyim" (Einfıibkrn) anlayışı olmak üzere çeşitli metafızik duygudaşlık kuramlarını eleştirel bir gözle inceleyen Scheler, sevgi ile nefret duygularının kapsamli bir çözümlemesini sunduktan sonra, sevginin gerek tinselliÇin gerekse kişiselliÇin başkoşulu olduÇu saptamasında bulunmaktadır. Buna göre, yalnızca gerçek sevginin özler ile deÇerler dünyasının kapılarının aralanmasına olanak tanıdıÇını belirten Scheler, insanın doÇası gereÇi seven bir varlık olduÇunu bildirmektedir. Scheler'in özellikle kişinin duygusuyla yöneldiÇi nesnelerden daha yüksek olan o nesne üstüne kurulu deÇerlerin yaratımı sürecini sevgi olarak tanımlaması, hem varoluşçu hem de görüngübilimci felsefe çevrelerinde halen yakın bir ilgi uyandırmayı sürdürmektedir. Max Scheler'in diÇer önemli yapıtları arasında, Kant'ın biçimsel ahlâk felsefesini eleştirdiÇi (Etikte Biçimcilik ve Maddi DeÇer EtiÇi, 1921), Marksist yaklaşıma eleştirel bir gözle yaklaşan ve bir bilgi toplumbilimi denemesi olan Die Wirreuıfornıen und die Gerellrcbaft (Bilgi Biçimleri ve Toplum ,1926) ile Felsefi insanbilim üzerine görüşlerini sunduÇu Die Stellrmg der Menrcheu im Kormos (İnsanın Kozmostaki Yeri , 1928) sayılabilir.
__________________ ![]() Bela tohumlar? ta??r elma Kendi çekirde?inde Bundan önce ve bundan böyle Ne yapsa,ne etse ?nsan?n en büyük dü?man? Sessizce Kendi derisinin içinde... .:♥: kLavye_GS_TE@M :♥:. |
| | |
| | #24 (permalink) |
| ...::GüL::... Kazandığı Turnuvalar: 1 Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: sölemem,gelirsin
Mesajlar: 1,912
Ruh Hali: Teşekkürler: 71
144 Mesaja 228 Teşekkür edildi
| Cevap: Frederic Nietzsche Frederic Nietzsche "Yanılma girdaplarının içinden çıkan flüt seslerine kulak verenler, şıpsevdiler, gizemlerden sarhoş olanlar...sizlere sesleniyorum. Sizlere şimdiye kadar düşünülmemiş bir görüşle, yeni ümitler getiriyorum." Frederic Nietzsche (Niçe), eleştirilerindeki hafiflik, şiirsel ve ateşli üslubu nedeniyle uzun yıllar filozof sayılmamıştır. Son zamanlarında akıl hastası olması da yazdıklarını akıllı bir insanın yazamayacaÇı biçiminde yorumlanmıştı. Eserlerinin ölümünden sonra Nazi propagandalarında kullanılması da hakkındaki kötü yorumlan güçlendirmiştir. Ancak günümüz düşünsel görüşlerine etkisi o kadar fazla olmuştur ki, 20. yüzyılın ikinci yarısı onu "bir felsefe otoritesi" olarak kabul etmiştir. Niçe'nin görüşlerini Sokrat öncesi düşünürler, bilhassa Heraklites ve Stoacılar etkilemiştir. Önceleri Şopenhaur'un, daha sonra Wagner'in görüşlerinden de etkilenmiş, ancak bir süre sonra her ikisine de cephe almıştır. Niçe görüşlerini ısrarla direten bir düşünürdür. "İyi ve Kötünün Ötesinde" adlı yazısında şöyle der: "Bugüne kadar ki filozofların tamamının yazılarını okudum ve öÇrendim, hepsi de iradesiz bir akılcılıkla düşünmüşler. Halbuki birey, hele filozof olmuşsa, kişiliksiz düşünmemelidir. Ahlak görüşleri de net olmalı, kararlılıÇı işaret etmelidir." Niçe'nin bu yazısı, görüşlerini açıklarken takındıÇı hem teorik, hem de uygulamalarındaki tutumunu iyi açıklıyor. Niçe'ye göre felsefe yoktur, sadece evrensel ve bireysel anlamlar çıkarmaya çalışan, yaşamları düşünmeyle geçen filozoflar vardır. Niçenin görüşleri de, eserlerinde göründüÇü gibi Batı tarihi dışına çıkamamıştır. Onu anlamak için zamanının toplum düzeyini sürekli göz önünde bulundurmak gerekir. 1844 yılında, Almanya da, Leibzig yakınındaki Röchen"de doÇdu. Babası soylu bir Polonya ailesindendir. Annesi Alman dı. Niçe soyluluÇuyla (soylu kanıyla) övünürdü. Bu yüzen kendini nasyonalist düzen sınırlan üzerinde hissederdi. Fakat aynı zamanda "Zerdüşt Böyle Dedi" adlı eserinde "Kan gerçeÇin en kötü işaretidir" de demiştir. Bir Protestan papazı olan babası, Niçe 5 yaşındayken vefat etti. Annesi de bir papaz ailesindendi. Tüm çocukluÇu, annesi, kız kardeşi Elizabet ve iki teyzesiyle birlikte, kadınlardan oluşan bir ortamda geçmiştir. 6 yaşında ilkokula başladı ve ertesi yıl liseye hazırlayan özel bir enstitüye girdi. Burada 3 yıl okudu. Ailesi onu papaz olması için yetiştiriyordu. 1859 da burslu olarak Pforta Okulunu kazandı. Okul hümanist ve Lüterci gelenekleriyle iyi papazlar yetiştirmekle ün yapmıştı. Okulun önde gelen öÇretisi, kişinin kendisini disipline sokması yöntemleriydi. Orada Sofoklesi, Eşil'i, Platon'u okudu. Eski Yunan ve Latin kültürü onu derinden etkilemiş ve eserlerinde sürekli bu kültürleri örnek göstermiştir, İbranice ve İngilizce de öÇrendi. En çok sevdiÇi ders Alman edebiyatı ve tarihiydi. Matematik ve fizikle arası pek iyi deÇildi. Bu nedenle Niçe yaşamı boyunca hep bilimsel formasyonunun eksikliÇinden yakınmıştır. 1864 de Bonn Üniversitesi Latin ve Grek Filolojisi ve Teoloji bölümlerine girdi. 1865 de ise, sevdiÇi filoloji alanında daha iyi olan Leibzig Üniversitesine geçti. Burada hocası olan Şopenhaur'un coşkulu derslerinden, onun felsefi konuşma ve yazma üslubunu kapmıştır. Yazılarında, Şopenhaur'un "İrade ve Temsil Olarak Dünya" adlı eserinde "İnsanı gerçekten var edenin irade olduÇu, akıl, zeka, düşünce ve muhakeme olmadıÇı" görüşünü beÇendiÇini yazmıştır. Gene Şopenhaur'un; "İnsanlıÇın bu günkü kötü durumunun, okuduklarının anlamını anlamadan yönlendirilmiş körlerin eseri olduÇunu ve insanlık bir defa böyle bir yanlış yola girdikten sonra da, toplumun yerlerini sürekli diÇer körlere bırakmasıyla sürdüÇü" görüşünü benimsemiştir. Halbuki gerçek insanlık içgüdülerimizin doÇurduÇu arzularımızla gelişir. İnsan da arzularına bilinçsiz uyar. Yaşamak, istemek, arzu etmek demektir. Fakat bu istek amaçsız, anlamsız olursa, insanı bir köpek sürüsünün bilinçsiz oyuncaÇı yapar. Öyleyse arzularımızı seçmeye çalışmalıyız ve gerçekleştirmek için irademizi kullanmalıyız. Niçe daha sonraları, Şopenhaur'un arzu ve irade görüşlerini çok abartarak, arzu ve iradeyi yaşamın ve insanlıÇın gelişiminin tek şartı olduÇu görüşüyle Şopenhaur'dan ayrılmıştır. Niçe Lange ve Kant'ı da iyi incelemiş ve metafiziÇin bilimin ilerlemesini engellediÇi görüşünü tutmuştur. Bundan böyle teolojiyi, kaba ve basit bir göz boyama biçiminde görmeye başlamıştır. Ona göre teoloji, hem felsefeden ayrılmalı, hem de felsefeye bir çıkış temeli oluşturmamalıdır. 1868 de dil kaynakları üzerine yaptıÇı bir çalışmayla, Üniversite yarışma ödülünü kazandı. Bu çalışmasında, filolojinin felsefeye, yani evrensel açıklamalara girmenin tek yolu olduÇu üzerinde ısrarla durmuştur. Leibzig'de kişiliklerini beÇendiÇi insanlarla arkadaşlıklar kurmuştur. Bunlar arasında bilhassa Richard Wagner'i, modern zamanların Eşil'i, trajedinin yeniden doÇuşunun kahramanı biçiminde görmüştür. 25 yaşında parlak bir öÇrenci olarak göze çarpan Niçe, tezini tamamlamadan, Bale Üniversitesi Klasik Felsefe Hocasının tavsiyesi üzerine, aynı Üniversitenin "Dil ve Eski Yunan Edebiyatı Kürsüsü"ne atanmıştır. 10 yıl boyunca bu kürsüdeki öÇretim üyeliÇini sürdürmüştür. Bu arada Wagner ve karısı Cosima ile sıkı ilişki kurmuş ve Trajedinin DoÇuşu" adlı el yazısıyla hazırladıÇı yapıtını onlara okuyarak görüşlerini almıştır. 1872 yılında bu eserini yayımlaması, üniversite ortamının sert tepkilerine neden oldu. Fakat Wagner bu eseri coşkulu bir biçimde yaşamı boyunca övmüştür. Fransa- Almanya savaşında kendi arzusuyla ambulans hasta bakıcısı oldu ve hastalardan difteri ve dizanteri kaptı. Çok aÇır geçirdiÇi bu hastalıklar nedeniyle, 1873 de şiddetli baş aÇrısı nöbetleri başladı ve görme bozukluÇu oluştu. Hastalıkların görüşlerini güçlendirdiÇini söyleyerek, bu durumundan pek fazla şikayetçi olmamıştır. 1873-1876 yılları arasında "Uygunsuz Görüşler" adlı bir kitap yayımlamıştır. Yapıt kültür ve tarihe önem verilmesinin gerekliliÇi konusundaydı. Bu eserle Wagner'e olan baÇları daha da güçlenmiştir. Fakat hastalıÇı ve herkesin eleştirdiÇi görüşleri, onu giderek daha çok yalnızlıÇa itmiştir. 1875'de, giderek daha fazla baÇlandıÇı müzisyen Peter Gost'u tanıdı. Görüşlerini sürekli onunla tartışmıştır. Gost, Niçenin çekinmeden fikirlerini açıklayabildiÇi tek dostu olmuştur. Bu dostluktan sonra yayınladıÇı “Daha İnsan, İnsan” adlı yapıtı ona bu dostluÇun mutluluÇunu yaşatmıştır. Eserinde Şopenhaur'u eleştirmiş ve görüşünü ondan kesin bir biçimde ayırmıştır. Eseri metafiziÇi sarsmış ve Wagner'le olan baÇlarını da zayıflatmıştır. 1876'da, Wagner'in Beyrutta yapacaÇı bir konuşma nedeniyle, ona refakat etti. Wagner'in bu konuşmasındaki Hıristiyan temaların görünür baskıları ve nasyonalizmi övmesi, onu hayal kırıklıÇına uÇrattı. 1877'den itibaren Wagner'in bu görüşünün benimsenmesi ve "Wagnerizm" adı altında topluma sürekli işlenmeye başlaması, Wagner'le olan baÇlarını tamamen koparmıştır. 1878 yılında hastalıÇının artması nedeniyle Bale Üniversitesindeki görevini bırakmak zorunda kaldı. Yaşamının bundan sonraki 10 yılı bir pansiyonda, yalnız danışmanlık görevi yaparak, yoksulluk içinde geçmiştir. Daha sonraki 9 yılı ise, görüşlerini daha iyi açıklayabilmek ve saÇlıÇı yönünden iklimi daha iyi bir yer bulabilmek için sürekli seyahatlerle geçmiştir. 1880-81 yıllarında yayımladıÇı "Aurore" (Şafak), "Daha İnsan, İnsan" ın açıklamalarının uzantısıdır. 1881 yazında "İnsanlıÇın Üstünde 6000 Adım" ve "Sonsuza yeniden doÇuş" eserleriyle görüşünü çok açık bir biçimde anlatmıştır. "Zerdüşt" ve "Bilmenin Neşesi" adlı eserleri bu eserinin içinden doÇmuş ve felsefesindeki genel temaların açıklamalarını güçlendirmiştir. 1882 yılında Lou Salome adlı zeki bir kızla tanıştı. Bu kişi Niçe ye ilk övgüyü yazmıştır ve daha sonraları Freud ve Rilke"nin dostu olmuştur. Niçe, görüşlerinin sadık savunucusu olan bu kızı çalışma arkadaşı yapmak istemiştir. Fakat onunla evlenme arzusu, kendisinden ayrı yaşayacaÇı nedeniyle, kız kardeşinin kıskançlıÇı yüzünden gerçekleşememiştir. Niçe 1882'de "Zerdüşt Böyle Dedi"nin ilk kitabını, 1883"de ikincisini, 1884 de üçüncüsünü ve 1884-85"de sonuncusunu yayımladı. Yüzyılın büyük kitaplarından biri yayımlanmıştı ama çaÇdaşları bunu anlayamamış ve başarısız kabul ettikleri çabasına üzülmüşlerdi. 1886"dan itibaren daha sık yazmaya başladı: 1886 da "Bilme Sevinci" ve "İyi ve Kötünün Üzerinde", 1887 de "Ahlakın genealojisi" 1888 de "Wagner Olayı" "İdollerin Grup Vakti", "Wagner'e Karşı Nietzsche", "İsa'ya Karşı" ve "Ecce Homo". Ateşli bir biçimde yazılmış bu 5 yapıttan sonra Niçe'nin son yılları talihsizlikler içinde geçmiştir. 3 Ocak 1889'da bir at arabası kazası geçirdi ve bilincini kaybetti. Annesi onu Bale'deki bir psikiyatri kliniÇine yatırdı. Günlerini 1897 yılına kadar annesinin bakımı altında, daha sonra da Weimar"da kız kardeşinin bakımı altında geçirdi. 25 AÇustos 1900'de vefat etti. Eserleri arasında çok sayıda tamamlanmamış yazılar vardı. Bunların toplamı tüm yapıtlarının yarısından daha fazladır. Yazılar ölümünden sonra, kız kardeşinin izniyle "Gücün İradesi" adı altında yayınlanmıştır. Zamanın politik eÇilimi bu eseri Nazizimle baÇdaştırmıştır. Fakat daha sonra kız kardeşi eserin ustaca yapılmış montaj olduÇunu ve Niçe'nin gerçek görüşlerini yansıtmadıÇını açıklamıştır. Niçe'nin amacı "Üstün İnsan" olmadır. Fakat anlaşılması çok güç olan bu görüşün iyi bir biçimde açıklanmaya gereksinimi vardır. Bunun yanında, Niçe felsefesini simgelerle anlattıÇından, kolay anlaşılmayan bir filozoftur. Yapıtları uzun incelemeler ve bundan çıkarılan tefsirlerle anlaşılmaya çalışılır. Niçe "Üstün İnsan" deyimini, Göte"den almıştır. Bu deyimin çizgi romanlardaki "Süpermen"le "hiç bir ilgisi yoktur. SS subaylarının soy kurutmaları ile de hiç bir ilgisi yoktur. Nazizim, yanlış ve maksatlı tefsirler, terbiyesiz, namussuzca davranışlarla, Niçe'nin yapıtlarında her zaman eleştirdiÇi ve kesinlikle reddettiÇi bir görüşü ona mal etmeye çalışmıştır. Niçe, Nazizim devrinde yaşamış olsaydı, her halde en etkin karşıtlarından biri olurdu. Üstün İnsan kavramı, insanlıÇın Allah tasarımından kurtulduktan sonra nasıl gelişebileceÇini açıklamak için kullanılmıştır. "Zerdüşt Böyle Dedi" adlı eserinin ön sözünde şunları yazıyor: "Sizlere üstün insanı tanıtıyorum. İnsan bazı durumları aşması gereken bir varlıktır. Aşmak için üstün insan olmak gerekir. İradeniz: "Üstün insan dünyanın anlamıdır" demelidir. Dünyanın anlamı, tabii Tanrının anlamına ters düşüyor." Duygusal insan ve Nihilizm (Yokçuluk) eleştirisi: Niçe Hıristiyanlık deÇerlerini tümden eleştirmiştir. Ona göre Hıristiyanlık insanlıÇı yanlış olan ahlak deÇerleri içine hapseder. Bir taraftan göz boyayıcı sözlerle bilinç gücünü kısıtlarken, öte yandan insanları bilinçsizliÇe zorlar. Hıristiyanlık deÇerleri ahlakı öldürmüştür, diyordu. Buna dinsel deÇerler neden olduÇuna göre, din yerine daha pozitif yeni deÇerlerin bulunması ve konulması gerekmektedir. Bunu da ancak "Üstün insan" yapabilir. Üstün insan, şimdiye kadar insanlıÇın oluşturduÇu geleneksel kavramların üzerine çıkabilen insandır. Çünkü şimdiye kadar oluşturulmuş tüm deÇerlerin insanlıÇı yanlış yola götürdüÇü açıkça görülmektedir. Ecce Homo (Üstün İnsan) kavramı: Üstün insan sözcüÇünü, daha yetkinleşmiş, daha tamamlanmış bir insan tipi için kullanıyorum. Modernlere, HıristiyanlıÇın işaret ettiÇi iyilere ve tüm öteki nihilistlere karşıt olan, Zerdüştün diliyle düşünmeye kendini verebilmiş insan için kullanıyorum. Bu sözcük şimdiye kadar insanların kabul ettikleri deÇerleri yüceltenler için, yanlış olarak kullanılmıştır. Zerdüştün üstün insanı ise bu anlamın tam tersi bir anlam taşır. SaÇlıklı ve akıllı olan bir üst insan toplumun ideal tipi olmalıdır. Peki Niçe HıristiyanlıÇa neden karşı? Çünkü Hıristiyanlık insanları duygusal bir ahlaka sahip olmaya çaÇırıyor. Halbuki duygusal insan iki yönden topluma, insanlıÇın gelişimine zararlıdır: Bir defa duygusal insan olaylar karşısında etkinlik gösterme yerine, duygulanır. Duygusal insan öte yandan yalnız kendisi için deÇil, çevresindekiler için de duygulanır. Kanımca böyle kişiler insanlık adına günah işliyor. Duygulanmakla önce kendini cezalandırıyor. Kendinden intikam alıyor. Sonra da diÇer insanlara yöneliyor. Onları da cezalandırmak için. Tıpkı papazların insanları cezalandırdıÇı gibi. Bu nedenle içinde bulunduÇumuz zaman insanlık deÇerlerinin krizi biçiminde deÇerlendirilmelidir. Geleneklerin getirdiÇi yaşam biçiminin krizi içindeyiz. Günümüzdeki temel deÇerlerin yanlış olduÇu ortadadır. Göreceli olan bu geleneksel deÇerlerin artık tarih içinde kalması gerekir. Çünkü bu tarihsel deÇerlerin getirdiÇi sıkıntıyı modern insan maskeliyor. Halbuki modern insan bir taraftan da, yüksek kabul ettiÇi bu deÇerlerin kurgusal bir temelden, kökenden geldiÇini de anlıyor. Latince "Nihil" hiç anlamınadır ve nihilizm sözcüÇü hiçlik kavramını açıklar. Yani bizler bir hiçlik içinde kararsız bir durumda kendi kendimizi sıkıntılar içine sokuyoruz. Bizler sıkıntılı, kötümser bir durumdaysak, bu olay bize sadece temel yüksek deÇerlerimizin yanlış olduÇunu gösterir. Bu hiç" i, etkin bir güce dönüştürmek gerekir. HiçliÇin hayran olunacak bir yanı bulunamayacaÇına göre, bu hiçliÇin içine dalmakla hiç bir kaybımız olmaz. Toplumu bu durumdan ancak zorla, totaliter bir rejimle kurtarabiliriz. Niçe'nin bu görüşü yanlış anlaşılarak, Hitler rejimini güçlendiren bir görüş biçiminde yorumlanmış ve çok güçlü tepkilere neden olmuştu. Halbuki dikkatli bir deÇerlendirmeyle, Niçe'nin nihilizmi savunmadıÇı, tersine daha güçlü bir biçimde eleştirmek için savunuyor göründüÇü, anlaşılacaktır. Niçe devam ediyor: Hıristiyan yüksek deÇerleri boş inançlar üzerine kurulmuştur. Bu deÇerler hiç"i insanlardan saklamak için icat edilmiş ilaçlardır. SaÇlam temellere oturmadıÇı halde, bu geleneksel deÇerlerin hala yaşamını sürdürmesinin nedeni, bunları korumak için papazlar gibi insan topluluklarının kullanılmasıdır. Papazı, kilisenin basit bir üyesi gibi kabul etmeyin. O yeteneksiz bir bilincin tipik örneÇidir ve ona öÇretilen etkinliklerle insanları etkiler. Günümüzde bile, bazı düşünürler Niçe'yi, insanlıÇı zayıflıkla, esirlikle ve koyun sürüsü gibi yanıt veremeyecek, etkinlik gösteremeyecek bir durum içinde göstermesiyle eleştirirler. Fakat Niçe insanlara hakaret etmiyor. SöylediÇi, geleneklerin getirdiÇi etkinliklerin dışında başka tür bir etkinlik göstermektir. Gelenekleri eleştirmenin yalnız düşünce düzeyinde kaldıÇıdır. İnsanın zorunlu bir biçimde gelenekleri uygulamasıyla, insanlık onların getirdiÇi acı, ıstırap içinde kalmaktadır. Öyleyse önemli olan, bizleri bu ıstıraplı var oluşumuzdan kurtarabilecek asıl gerçek deÇerleri araştırmaktır. Bu nedenle hayallerin, rüyaların, hatta tanrı tanımazlıÇın bile gerçek deÇerler olup olmadıÇını anlamak için, denemek gerekir. Niçe'ye göre Hıristiyanlık insanda kendi içine dönen duygusallıktan başka bir şey deÇildir. Duygusal insan zayıf insandır. Zayıf insan, insanlıÇın gelişimi yönünde etki gösteremediÇinden, bu etkiyi kendisine gösterir. Bu etki kendi kendini yıkmadır. Bu etki bilinçsiz ölüm arzusundan başka bir şey deÇildir. Bu bir hiçliktir. Nihilizm"dir. İnsanın mutsuz olması nedeniyle kendi kendinden intikam almasıdır. İnsan içinde bulunduÇu hiçliÇi maskelemek için, kendinden intikam alır. Daha sonra da güçlü olanlara, duygusallıktan kaçabilen insanlara döner. Onlardan da intikam almak için. Onları da kendi kendilerini yıkmaya zorlar. İç güdüleri, var olmanın deÇerinin savaşmak, mücadele etmek olduÇunu gösteren insanları, başkalarıyla tartışmanın, mücadele etmenin kötülüÇüne inandırmaya zorlar. Çünkü geleneksel ahlak deÇerlerimiz bu tip bir davranışı istemektedir. Papazlar, dindar kişiler insanı daha iyi yapmak varsayımıyla etkinlik gösterecek güçte olanlardan intikam arzusuyla yanıp tutuşur. İnsanlıÇı geliştireceÇi ileri sürülen Hıristiyan deÇerlerin, insanları gerçek bir esarete, sindirmeye götürdüÇü ortadadır. Güçlülerin kötü olduÇu ve onları iyi olmaya zorlamak yönünde etkinlik göstermek gerektiÇi, bu deÇerlere dayanarak işleniyor. Yanıltılan, baştan çıkartılan güçlü insan da, ister istemez kendi arzusuyla iç güdülerini baskılama yoluna dönüyor. Toplum güçlü insanları aşaÇılama yoluyla zayıflatmaya çalışıyor. Hatta baskı altına alamadıklarını suçlandırıyor, cezalandırıyor. İç güdülerini baskılamazlarsa bu davranışların kendilerini hoş olmayacak durumlara sürükleyeceÇini işliyor.Halbuki iç güdüler kırılacaÇına, yüceleştirilmelidir. İç güdüyü yüceleştirmek demek, ona başka bir amaç vermek demektir. Niçe'ye göre insanda iki türlü sıkıntı vardır: - Biri iç güdüleri baskılamaktan gelen iç sıkıntısı. Bu yıkıcıdır. - Öteki yaratıcı bir amaç için, iç güdüleri kırmadan, onları disiplin altına sokmanın getirdiÇi iç sıkıntısı. Bu pozitiftir. İnsanın ve insanlıÇın gelişmesine katkı yapar. İşte Niçe'nin zamanındaki görüşü budur. Ona göre duygusal insanlar zayıftır. Esirdirler. Fakat Niçe bu sözcükleri fiziksel veya politik anlamda kullanmamıştır. Esirler, kendi kendilerinin esiridir. Bu kişiler bir şeye baÇlanmadan, dayanmadan yaşayamazlar. Dayandıkları ise geleneksel ahlaktır. Onlar geleneksel ahlakın uygulayıcılarıdırlar. Koyunlardır. Fakat ne yazık ki toplumda bu tip insanlar hüküm sürüyor. Yanlış ahlak deÇerlerinin toplumdaki yaşamını bu insanlar sürdürüyorlar. Çünkü bu tip davranış kolaylarına geliyor. Esirler iktidarda. Hatalı var oluşlarının intikamını almak için güçlülere de saldırıyorlar. Onları; gururun kötü olduÇunu, asıl özverili davranışın gururu yenmek olduÇunu işleyerek, kişiliklerinden şüphelendiriyorlar, intikam alıyorlar. Toplumun suçlandırdıÇı güçlüler, gerçekte diÇer insanlardan üstün oldukları halde, artık kendilerini üstün kabul etmek istemiyorlar. İşte Niçe'nin zayıf ve güçlü (üstün) insan tarifi budur. Fakat bu görüşünü açık bir biçimde açıklayamamıştır. Niçe'ye göre, günümüzün insanı kendini nihilizmden, hiçlikten kurtulabilmek için yeni bir yol bulmalıdır. Nihilizmin kaynaÇı geleneksel deÇerler olduÇuna göre, yeni ahlak deÇerleri bularak içinde bulunduÇumuz nihilizmden kendini kurtarmalıdır. Tanrı ölmüştür. Tanrı yoktur. Tanrı tanımaz (ateist) bir çaÇ gelmelidir. Fakat gerçek bir ateizmin gelmesi gereklidir. Yoksa tanrının yerini, zayıflıÇa yardım edecek başka deÇerlerle doldurma gerçek bir ateizm deÇildir. Burada dikkat edilmesi gereken, Niçe'nin tanrı derken Hıristiyan, yani judeo-kretien (Yahudi-Hıristiyan) ahlakı suçlandırmasıdır. Yalnız Judaizmi (YahudiliÇi) itham etmemektedir. Ancak Hitler rejimi ahlaksız ve fütursuz bir biçimde Niçenin bu görüşünü kendi çıkarına göre yorumlamış ve İncilin yalnız "Eski Ahid" bölümünü, Musaya ait olan bölümünü reddederek, bu görüşü Yahudileri yok etmekte bir dayanak gibi kullanmıştır. Halbuki Niçe hem eski, hem de yeni Ahidi (Hristiyanlık) birlikte itham etmektedir. Niçe'ye göre, insanların içine intikam aşkını asıl sokan İsa'dır. Duygusal insanı kendinden intikam almayı arzulamaya yönlendiren psödo-altrüizmi (yalancı-özvericilik) İsa sokmuştur. Bunu müritleri olan papazlarda kolayca görebilirsiniz. SoyaÇacı yöntemi (genealogik Yöntem): Niçe'nin ahlakı eleştirisi genealojik, geriye doÇru kökene gitme biçimindedir. Araştırmalarında daima "Niçin?" sorusunu sorar. ÖrneÇin "İyi nedir?" sorusu sorulduÇunda, baştan iyinin var olduÇu kabul edilmiştir. Fakat Nice, "Niçin iyi ve erdemli olmak gerekir? biçiminde sorar. Niçin iyi olmak istiyoruz? Neye dayanarak, erdemli olmak gerekir diyoruz. Bu genealojik bir soruşturma yöntemidir ve yanıtı için semptomatoloji (araz) gerekir. Gerçek filozofun derde deva bulabilmesi, sorunlara çözüm bulabilmesi için, genealojik soruşturması ve sanatkar olması, yani sorulacak soruları sanatkarane seçebilmesi gerektiÇini söyler. Geleneksel ahlakın arazı (semptomu) duygusallıktır. Marks ve Freud"ün felsefelerinde olduÇu gibi, Niçe'nin felsefesini de bu anlamda eleştirmelidir. Bunlara şüpheci filozoflar denir. Araştırmalarında, deÇerlerin, düşüncelerin arkasında bazı şeylerin saklanabileceÇinden şüphe ederler. Niçe, iyi ve kötünün soy aÇacını bir çok dilde incelemiştir. "İyi insan" sözcüÇü tüm dillerde diÇer insanlar arasından ayırt edilebilen insandır, seçkin insandır. ÖrneÇin Roma İmparatorluÇunda "Bonus Vir" (iyi insan), savaşta etkinlik göstererek, güçlü insan unvanını alan soylulara denir. Güçlü İnsan, Üstün İnsan Niçe'ye göre "güçlü insan", güçlü iradesi olan insandır. Bu deyimi "iradenin gücü" deyimiyle karıştırmamalıdır. Nitekim, irade fiziksel güç gösterdiÇi andan itibaren, güç iradeyi yok eder. Yani irade gücü, "güçlü olmanın iradesi" demek deÇildir. Yalnız esir sürüler güçlü olma iradesi isterler. Sürüdeki öteki esirlerin arasında varlıklarını sürdürebilmek için. Tek başlarına kaldıkları zaman bunların bir iradeye sahip olması gerekmez. Niçe'ye göre, yalnız irade gücü, güçlü olmanın göstergesidir. Yalnız irade gücüne sahip olan insan yaratmak, vermek ister. İyi insan, politik anlamda güçlü olan insan deÇil, metafizik ve ahlak anlamında güçlü olan insandır. Böyle bir insan, hiç bir zaman kendini küçük ve zayıf hissetmez- Yani ahlakın işareti, iradenin gücüdür. Ahlaklı olmak, kendinin efendisi olmaktır. Bu görüş gerçek bir tanrı tanımazlıktır ve nihilist tanrı tanımazlıÇa (ölünce cezalandırılma) karşıt bir görüştür .Başkalarını kendinin esiri yapma ama kendinin efendisi olmaya çalış. Bu görüşünü "Zerdüşt Böyle Dedi" deki "3 deÇişim (metamorfoz)" adlı yazısında iyi açıklıyor. İnsanın 3 basamaÇı aşması gerekir: - Önce deve olacaktır. Deve hayvanların en hamalı, en fazla yük taşıyanıdır. "Sen müstahak olduÇun için bu yükü taşımalısın". Başkalarının ortaya çıkarmış olduÇu geleneksel deÇerleri yük gibi taşır. Bu devrede, gururunu kırabilmek için aşaÇılanmayı arzu eder. Deve de güdülmeye isteklidir. "Evet" der. Bu "Evet"in anlamı, düşünmeden yapılan göreve itaat etmedir. Bu esir görünümüdür. Yaşamak için başkasının yardımına gereksinimi olanların görünümüdür. - İkinci basamakta deve, aslana dönüşür. Aslan; geleneksel deÇerlere karşı isyanın görünümüdür. Aslan "Hayır" der. DeÇerlerin deÇişmesini ister. Tanrıların düşmanı olur. - Üçünü basamaÇa geçince aslan, çocuk olur. Çocuk ta "Evet" der. Fakat bu "Evet" itaat etme isteÇinden gelmez. Kendinin efendisi (özgür) olma arzusunun "Evet" idir. Oyun oynayabilme iradesinin gücüyle ve çocuk saflıÇıyla evet der. Üstün insan bu "Evet" den başka bir şey deÇildir. Fakat tüm negatif kötülerden, geleneksel deÇerlerden kurtulmuş bir biçimdedir. Onun çocuktan farkı, çocuÇun açılması, gelişmesi biçimindedir. Saf yaratıcılıÇa ve yüksek derecede vericiliÇe doÇru açılması biçimindedir. İradenin gücü yaratıcıdır. İrade gücü olan gerçek kahraman ve sanatkardır. Bir sanatkar olarak ta efendidir. Hem kendi kendinin efendisidir, hem de toplum içinde efendidir. İrade gücü sürekli bir yaratıcılıktır. Deneyimlerle güçlenen ve zaman içinde yaratan bir güçtür. "Sonsuza Yeniden DoÇuş" kavramı işte burada ortaya çıkar. Sonsuza yeniden doÇuşla üstün insan olmuştur. Üstün insan sonsuza yeniden doÇuşa "Evet" diyendir. Bu doÇuş, Stoacıların yeniden doÇuşu deÇildir. Stoacılıkta yeniden doÇma, her şeyin döngüsel bir biçimde tekrarlandıÇı bir ortama doÇmaktır. Bu doÇuş, Kantın emperatifleri gibi, ahlaksal bir biçimlenmedir. Artık "Ne istersen, İsteyebilirsin". Hıristiyan ahlakına göre, acıların, üzüntülerin bir ödülle sonlanacaÇını ümit ettikçe, acıya katlanabilirsin. Fakat ümidin her defasında boş çıkması, her defasında yeniden başlama gereÇi bu ümidi kırar. Sonsuza yeniden doÇuş (sürekli etkinlik) kavramı, acı, ıstırap ve kendini inkar etme arzusunu ortadan kaldırır. Kişi zayıflık hissetmeden etkinlik göstermekten sevinç duyar. Güçlü insan kendini var eden insanları da birer birer var etmeye çalışandır. Kendinin var olduÇu duygusu, aynı zamanda kendini iyi hissettirir. O artık zayıf insanda hiç bir şey bulamayacaÇını anlamıştır. "Ben iyiyim, çünkü sen kötüsün". Geleneksel ahlakın iyi olduÇu görüşü reddedildiÇi zaman, güçlü insanın güzelliÇi kendiliÇinden pozitif olur. Nicenin amacı insanı yeniden düzenlemek, rehabilite etmektir. İnsanlar kendi benimsediÇi hakim güçlerle, başkalarının yönettiÇi zayıf güçler arasında belirli bir yerdedir. Hakim güçler insanın kendi etkinliklerini oluşturan güçlerdir. Zayıf güçlerin etkinlikleri ise başkalarının yönetimiyle oluşur. Yöneticilerde hakim güçler çoÇunluktadır. Bu kişiler kendi arzu ettikleri etkinliklerle ilerlerler. Yaratırlar ve yarattıklarından mutluluk duyarlar. Yönetilen güçlerin etkinliÇi ise hatıralara, geçmiş olaylara baÇlıdır. Yöneticilerde her iki tip güç bir denge durumundadır. Hatıralar, gelenekler onu da etkileyebilir. Fakat bunlara büyük önem vermez. Onları unutmaya çalışır. "Unutma bir biçimdir ve saÇlıklı gücün belirtecidir". Niçe'ye göre bellek, suçluluk hissi, duygusallık getiren bir araçtır. Ona göre günah işleme diye ahlaksal bir sorun yoktur. Günah hataların getirdiÇi suçluluÇu unutturma duyuşudur. Bellek hıncı saklar, kötüdür. Bellek, kendini itham etmek, kendi kendini yıkmak, kendinden intikam almak demektir. BelleÇe baÇlı olmak, bulunduÇu durumdan çıkamayacaÇını kabul etmek demektir. Dinlerin, geleneklerin getirdiÇi acıları satın almak demektir. ÖzgürlüÇünü kazanmış kişi de zaman zaman bulunduÇu durumdan şikayetçi olabilir, fakat onu fazla önemsemez. Esir ise, önce kendini, daha sonra da başkalarını suçlandırmaktan zevk alır. Niçe, "üstün insan"ın, aynı zamanda yüksek kültürü olması gerektiÇini de düşünüyordu. Zerdüşt Böyle Dedi"de bir ip cambazı hikayesi vardır: Cambaz ip üzerinde yürürken, diÇerleri yukarı ona bakar. İp cambazı kayar ve düşer. Ölmek üzere son nefesini verirken Zerdüşt yanına gelir ve ona doÇru yolda olduÇunu söyler. Çünkü ip, üstün insan olmaya doÇru yürümeyi simgelemektedir. ÖzgürlüÇe tam bir güvenlik içinde yürünemez. Güçlü insan riskleri seven, göze alan insandır. Zayıf insan ise güvenliÇi için sürekli dayanak noktaları arar. Güvenlik garantisi arar. İp cambazı simgesi aynı zamanda kendinin efendisi olma isteÇidir. Bunun için de ip üzerinde yürüme gibi deneyler gereklidir. O yürürken zayıflar sadece onu seyredebilirler. Meleyen kuzular sürüsü gibi. Örnekte cambaz düşüyor. Sonuca ulaşamadı. Fakat önemi yok. O doÇru yoldaydı. İlerlemek için ipte yürümesi gerekiyordu. Zaten "Her zaman ölünmez" ve "Ölmeyenler daha güçlü duruma gelirler". İşte bu yüzden felsefenin neden ve niçinlere yönelmesi, eleştirme gücü olması gerekir. Felsefe geleneksel göz boyayıcı deÇerlerin neden ve niçinlerini masaya yatırmalıdır. Çünkü üstün insan olmak, negatif, geçersiz deÇerleri dışlayabilmekle olanaklıdır. Onların yerine yaratıcı, şafaÇı müjdeleyen yeni pozitif deÇerler koyabilmekle olanaklıdır. Üstün insan toplumda belki bugün tek başınadır, ama yarın bir toplum oluşturabilir. "Bugün, geleneksel etkilerle davrananlar arasında yalnız başınıza, bir kenarda yaşayan siz, bir gün toplum olacaksınız. "Siz seçkin insanlar bir gün seçkin insanlar toplumunu oluşturduÇunuz zaman, yeni üstün insanlar bu toplum içinden çıkacaktır. İnsanlık böyle gelişecektir." BilgeliÇin ve kendini korumanın bir başka yolu da, etkiyle etkinlik göstermenin olabildiÇince seyrek olmasına çalışmaktır. Etkiyle etkinlik gösterme sadece içine düşülen şartlar ve durumlardan kurtulmak için yapılmalıdır. Aksi durumda, kendi özgürlüÇünü her defasında bir kenara bırakmakla ilgili olan bu durum sıklaşırsa, insan farkında olmadan etkiyle etki göstermenin bir organı durumuna gelebilir. ÖrneÇin cilt cilt kitapları devirmekten memnunluk duyan bir bilge, sonunda kendi düşünme yetisini kaybeder. Ciltleri yerinden oynatmadan düşünememe durumuna düşer. Çünkü bu bilge kitabın getirdiÇi fikirlerin etkisine yanıt vermiş oluyor ve farkına varmadan etkinin etkisini gösteriyor. Bilge tüm gücünü okuduÇu fikri tasdik etmek veya ona karşı gelmek için harcıyor. Kendi dışında düşünenlerin görüşlerinden çıkanları eleştiriyor. "Bu tip bilgelerde kendini savunma iç güdüsü zayıflar. Bu bilge çökmekte, gerilemekte olan bir kişidir. Ben, özgür ve çok verimli kişiler gördüm, 30 una geldikten sonra okuyarak kendi kendilerini çökertmişlerdi. Farkında olmadan, başkalarının görüşlerinin etkinliÇini göstermeye başlamışlardı. Bunlar kibrit çöplerine benziyorlar. Alev vermeleri için onları sürtmek gerek. Sabahın ilk saatlerinden itibaren, güneş yükselirken, akıl tüm tazeliÇinde iken, saf irade gücü var iken dönüp bir kitabı okumayı ben kusur ve kötü alışkanlık kabul ediyorum." Saygı: Benim bir kitabımı eline almak yerine, kendi kendine dönebilme gücü olan kişiye, çok daha büyük saygı duyarım. Şartlara RaÇmen: Kararlı olan her şey, şartlara raÇmen doÇar. Şeylerin DeÇeri: Var olan hiç bir şey yok edilmemelidir. Hiç bir şey fazla deÇildir. Hıristiyanların ve hatta nihilistlerin reddettiÇi var olmalar bile, deÇerlerin hiyerarşisi arasında belirli bir sıradadır.
__________________ ![]() Bela tohumlar? ta??r elma Kendi çekirde?inde Bundan önce ve bundan böyle Ne yapsa,ne etse ?nsan?n en büyük dü?man? Sessizce Kendi derisinin içinde... .:♥: kLavye_GS_TE@M :♥:. |
| | |
| | #25 (permalink) |
| ...::GüL::... Kazandığı Turnuvalar: 1 Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: sölemem,gelirsin
Mesajlar: 1,912
Ruh Hali: Teşekkürler: 71
144 Mesaja 228 Teşekkür edildi
| Cevap: Farabi Farabi FARABİ: 870-950 yılları arasında yaşamış olan İslam düşünürü. Sistemi Aristoteles mantıÇına dayanan akılcı bir metafizikten oluşan, Aristoteles'in sistemini Plotinos'un görüşleri yardımıyla, İslam inancı ile uzlaştırmaya çalisan Farabi, Tanrı'nın varoluşunu kanıtlarken, Aristoteles'in akılyürütme çizgisini takip etmiştir. Ona göre, bu dünyadaki nesneler hareket etmekte, deÇişmektedirler. Dünyadaki nesneler hareketlerini bir ilk Hareket Ettiriciden almak durumundadırlar. Bu ilk Hareket Ettirici ise, Tanrı'dır. Farabi, varlık anlayışında, mümkün ya da olumsal varlıklar adını verdiÇi nesneler ile Tanrı arasındaki farklılık ve ayrılıÇı, mümkün varlıkların Tanrı'dan, ilk varlıktan sudur ettiklerini söyleyerek açıklamaya ve temellendirmeye çalisir. Farabi'ye göre, ilk varlık, Tanrı, varlık taşkını yoluyla evrendeki bütün varlık düzenini 'doÇal bir zorunlulukla' meydana getirir. Evren Tanrı'nın deÇerine hiçbir şey katmaz. Yetkin bir varlık olan Tanrı'nın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Tanrı'yla evren arasındaki ilişkiyi, evrenin Tanrı'dan sudur, türüm yoluyla ve zorunlulukla çiktigini söyleyerek açıklayan Farabi'ye göre, evren aynı zamanda Tanrı'nın sonsuz cömertliÇinin bir sonucudur. Tanrı, Farabi'nin sisteminde herşeydir. Tanrı seven, sevilen ve sevgidir. O bilen, bilinen ve bilgidir. Tanrı herşey olduÇuna ve hiçbir şeye ihtiyaç duymadıÇına göre, Farabi bu noktada, mümkün varlıkların varoluşları için, Tanrı'nın yalnızca kendisini konu alan bilme faaliyetine başvurur. Buna göre, yaratıklar, Tanrı'ya en yakın 'akıllar' halinde Tanrı'dan çikip varlıÇa gelirler. Onun sudur, türüm anlayışına göre, Tanrı'nın kendi tözünü bilmesinden birinci akıl doÇar; bu aklın Tanrı'yı bilmesinden ise, ikinci akıl türer. Böylelikle, ortaya sırasıyla 10 akıl çikar; onuncu akıl, etkin akıldır (aklı faal). Birinci aklın varlıÇı, Tanrı dolayısıyla zorunlu, ama kendi özünde mümkündür; ilk akıl, kendini bu niteliÇiyle bildiÇi için, onun maddesinden birinci gök katı, formundan da (suretinden de) o gök katının ruhu sudur eder. Böylelikle on akıldan her birinin karşilıÇı olarak bir gök katı türer. Madde de Tanrı'dan sudur etmiştir. Belirsizlik demek olan madde, Tanrı'ya en uzak olan varlıktır. Etkin Akıl insan ruhunun da nedenidir. İnsan anlayışında, Farabi insanın ruh ve bedenden meydana geldiÇini söyler. Bedenin yetkinliÇi ruhtan, ruhun yetkinliÇi ise akıldan kaynaklanmaktadır. Ruhun başlıca görevleri eylem, anlama ve algılamadır. Ona göre, bitkisel, hayvani ve insani olmak üzere, üç tür ruh vardır. Bitkisel ruhun görevi, bireyin yetişme ve gelişmesi ile soyun sürdürülmesi, hayvansal ruhu görevi iyinin alınıp kötüden uzak durulması, insani ruhun görevi ise güzelin ve yararlının seçilmesidir. Farabi ahlak anlayışında, insanın akıl yoluyla iyi ve kötüyü ayırt edebileceÇini savunur. İnsan için amaç mutluluk, en büyük erdem de bilgeliktir. Farabi'ye göre, en yüksek iyi olan mutluluk, etkin akıl ile birleşmek yoluyla gerçekleşir. Zira, insan kendisini anlamak için evreni anlamak, evreni anlamak için de evrenin amacını kavramak durumundadır. Evrenin esas ve en yüksek amacını anlamak, insan için gerçek mutluluktur. İnsanın kendisini ve evrenin amacını anlamaya kalkışması ise, bilim ve felsefe yapmakla ilgili bir şeydir. İnsan aklının en yüksek düzeyde yetkinleşmesi, insan aklını Etkin Akıl'a yaklaştırır. Etkin akıl insan aklının yönelebileceÇi en yüksek hedeftir. Etkin akıl'a ulaşmak, bu dünyada Gerçek, DoÇru, İyi ve Güzeli ortaya çikaran felsefe, bilim ve sanatla uÇraşmak yoluyla olur. Böylelikle, insan ruhunu temizler, saflaştırır. İşte, bu, insan için ölümsüzlükle eşanlamlıdır. Bu yol Tanrı'ya yöneliş, Tanrı'ya varış yoludur. Bu ise, insan tadabileceÇi en yüksek mutluluktur. Farabi'ye göre, etkin akıl'a yönelmek durumunda olan şanslı insanlar filozoflar, bilim adamları, peygamber ya da gerçek yönetici ve sanatçılardır. Demek ki, doÇrulara ulaşan filozof ve bilim adamı, iyilikler meydana getiren gerçek yönetici, güzellikler yaratan sanatçı, ona göre, birbirlerinden çok farklı olmayan insanlardır. Filozof ve bilim adamı gerçeÇi ve doÇruyu, bilimsel yöntemle tanır. Yani, o etkin akıl'a kendi yolundan giderek varır. Peygamber ve gerçek yönetici gerçeÇi ve doÇruyu, vahiy yoluyla bilir. Yani, o da etkin akıl'a kendi yolundan giderek ulaşir. Farabi'nin bu düşüncesine göre, bilim, din ve felsefe, birbirlerini ortadan kaldırmak yerine, birbirlerini tamamlayan disiplinlerdir. Onlar yalnızca aynı gerçeÇe ve doÇruya, etkin akıl'a ulaşmanın farklı yollarıdırlar.
__________________ ![]() Bela tohumlar? ta??r elma Kendi çekirde?inde Bundan önce ve bundan böyle Ne yapsa,ne etse ?nsan?n en büyük dü?man? Sessizce Kendi derisinin içinde... .:♥: kLavye_GS_TE@M :♥:. |
| | |
| | #26 (permalink) |
| ...::GüL::... Kazandığı Turnuvalar: 1 Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: sölemem,gelirsin
Mesajlar: 1,912
Ruh Hali: Teşekkürler: 71
144 Mesaja 228 Teşekkür edildi
| Cevap: Georg Wilhelm Friedrich HEGEL Georg Wilhelm Friedrich HEGEL Büyük bir sistem kurarak, Kant'ın imkansız olduÇunu söylediÇi şeyi gerçekleştirmiş, yani rasyonel bir metafizik kurmuş olan ünlü Alman filozofu. 1770-1831 yılları arasında yaşamış olan Hegel'in temel eserleri: Phanomenologie des Geistes (Tinin Fenomenolojisi), Wissenschaft der Logik (Mantık Bilimi), Enzyklopadie der Philosophischen Wissenschaften im Grundrisse (Felsefi Bilimler Ansiklopedisi), Grundlinien der Philosophie des Rechts (Hukuk Felsefesinin İlkeleri). MetafiziÇi: Alman idealizminin kurucusu olan Kant, aklın kendisinin a priori kategorileri ve bilginin formlarını, kalıplarını saÇladıÇı için, bilginin mümkün olduÇunu söylemişti. O bilginin, bu a priori kalıplarının insandan, içeriÇinin ise dış dünyadan, insanın dışındaki gerçeklikten geldiÇini savunmuştu. Buna göre, insan zihni, bilgiye a priori, deneyden baÇımsız olan formları, kategorileri saÇlar, bu formların malzemesi, içeriÇi ise insandan baÇımsızdır, dışarıdan gelir. Hegel, işte bu noktada bilginin formları kadar içeriÇinin de zihnin eseri, ürünü olması gerektiÇini savunur. Demek ki, bilginin tüm ögeleri zihnin eseridir. Hegel'e göre, insan, bilgide kendisinin dışında olan, kendisinin yaratmadıÇı ve insandan baÇımsız olan bir dünyayı tecrübe etmektedir. Bu doÇal dünya bütünüyle zihnin eseridir, fakat biz insanların zihinlerinin eseri deÇildir; bilgimizin nesneleri bizim zihinlerimiz tarafından yaratılmamıştır. Bundan Hegel'e göre, şu sonuç çikar: Bu dünya, bu dünyayı meydana getiren ve bilgimizin konusu olan nesneler, sonlu bireyin, insanın zihninden başka bir zihnin eseri olmalıdır. Bilginin nesneleri ve dolayısıyla bütün bir evren mutlak bir öznenin, mutlak bir Zihin, Akıl ya da Tinin ürünüdür. Hegel'in Tin, Geist, İde, Mutlak, Mutlak Zihin adını verdiÇi bu tinsel varlık, tüm bireysel, sonlu insan ruhlarının dışındaki nesnel bir varlık olup, Tanrı'dan başka bir şey deÇildir. Hegel, Mutlak Zihnin, Geist'in özüne, insan aklı tarafından nüfuz edildiÇine inanır, çünkü Mutlak Zihin, insan aklının işleyişinde olduÇu kadar, doÇada da açıÇa çikar. Yani, Geist kendisini Hegel'e göre, doÇada ve insan aklında ifade eder. Ona göre, gerçekliÇin tümü yalnızca bir İde, Mutlak ya da Nesnel Akıl, bir Mutlak Tin aracılıÇıyla anlaşilabilir. Bu Mutlak Akıl, dünya tarihi boyunca bir evrim süreci içinde olmuştur. Mutlak Akıl aşkın, kendi kendisine yeten, kendi kendisinin mutlak olarak bilincinde olan, tam olarak baÇımsız bir varlık olmaya çalismaktadir. Söz konusu evrim süreci, mutlak Aklın tam olarak rasyonel ve anlaşilır bir varlık haline gelme çabasidir. Düşünce ile varlıÇın, mantık ile metafiziÇin bir ve aynı gerçekliÇin iki farklı yüzü olduÇunu söyleyen Hegel'de Mutlak Zihin statik bir varlık deÇil, fakat dinamik bir süreçtir. Bu Mutlak Zihin, dünyadan ayrı bir varlık deÇil, fakat özel bir bakış açısından görüldüÇünde, dünyadır. Hegel'in dinamik bir süreç olarak betimlediÇi bu mutlak varlık, onun diyalektik adını verdiÇi üçlü adımlardan oluşan hareketlerle deÇişir ve gelişir. İşte dünya, varlık, kültür ve uygarlık dediÇimiz herşey, Mutlak Zihnin üçlü adımlarından oluşan diyalektik hareketlerinden meydana gelir. Evren, kendisinde mutlak Aklın amaçları ya da hedeflerinin gerçekleştiÇi bir evrim sürecidir. Hegel'in bu anlayışı, teleolojik ya da organik bir anlayıştır. Evrimde en önemli şey, başlangıçta varolandan ziyade, sonuçta ortaya çikandir. Hakikat bütündedir, ama bütün yalnızca evrim süreci tamamlandıÇında gerçekleşir. Mutlak olan özü itibariyle bir sonuç, bir tamamlanmadır. Felsefe, buna göre, sonuçlarla ilgilenir; o, bir evrenin başka bir evreden nasıl zorunlu olarak çiktigini göstermek durumundadır. Bu hareket doÇada ve hatta tarihte bilinçsiz olarak gerçekleşir. Hegel'e göre, düşünür bu sürecin bilincinde olabilir; o bu süreci betimleyebilir. Düşünür evrenin anlamını bildiÇi, evrensel dinamik aklın kategorilerini, işlemlerini yakaladıÇı zaman, en yüksek bilgi düzeyine yükselir. Filozofun zihnindeki kavramların diyalektik evrimi, dünyanın nesnel evrimiyle çakisi; öznel düşüncenin evrimi ve kategorileri, evrenin kategorileriyle bir ve aynıdır. Düşünce ve varlık özdestir. Yöntem: Mutlak varlıÇın bilgi ya da düşünce süreciyle doÇal süreci kapsayan gelişme süreci, Hegel'e göre, diyalektik yoluyla gerçekleşir. Diyalektik, hem düşünmenin hem de bütün varlıÇın gelişme biçimidir. Düşünme de varlık da hep karşitların içinden geçerek, karşitları uzlaştırarak gelişir. Felsefenin görevi şeylerin doÇasını anlamak, şeylerin doÇasının, varoluşunun, özünün ve amacının ne olduÇunu bildirmek ise eÇer, felsefenin yöntemi bu amaca uygun bir yöntem olmak durumundadır. Yöntem, evrendeki rasyonel süreci yeniden yaratıp ifade etmelidir. Bu amaca ise, Hegel'e göre, gizemli bir biçimde, dahinin sezgileriyle veya daha özel bir yolla ulaşilamaz. Hegel felsefenin, Kant'ın da belirtmiş olduÇu gibi, kavramsal bilgi olduÇunu öne sürer. Fakat biz gerçekliÇi soyut kavramlarla tüketemeyiz; zira gerçeklik, soyut kavramların gereÇi gibi yansıtamayacaÇı, hareket halindeki dinamik bir süreçtir. Çünkü gerçeklik olumsuzlamalarla, çeliskilerle ve karşitlıklarla doludur. Bir şeyi gerçekte olduÇu şekliyle anlatabilmek için, Hegel'e göre, onun hakkındaki tüm doÇruları ifade etmemiz, onun tüm çeliskilerini belirtmemiz ve bu çeliskilerin nasıl uzlaştırıldıÇını göstermemiz gerekir. Bu ise, diyalektik yöntemle olur. Buna göre, düşünce diyalektik olarak ilerlediÇinde, en basit, en s |