![]() |
| |||||||
| Kayıt ol | Bloglar | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Klavye Link | Arama | Bugünki Mesajlar | Okundu Kabul Et |
| Felsefe Bölümü Felsefi Terimler, Felsefe Alanları, Felsefe Tarihi, Büyük Düşünürler,Felsefik Sözler ve Felsefik (Derin) Muhabbetler |
| Etiketler: dusunurler |
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
| | #11 (permalink) |
| ...::GüL::... Kazandığı Turnuvalar: 1 Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: sölemem,gelirsin
Mesajlar: 1,912
Ruh Hali: Teşekkürler: 71
144 Mesaja 228 Teşekkür edildi
| Cevap: Anaximandros Anaximandros Ilk filozoflardan ikincisi Anaximandros’tur. O da Miletli.Thales’ten sonraki kusaktan. Onun ögrencisi, sonra da ardili (halefi) olmus. Günes saatini buldugu, ilk haritayi çizdigi söylenir. “Peri physeos= Doga üzerine”adli bir yapiti varmis. Bu konuda bu adla yazilmis ilk yapitmis bu. Anaximandros da, Thales gibi, arkhe sorunu üzerinde durmustur. O da var olanlarin kökeninin, anamaddenin ne oldugunu soruyor. Ona göre ilk- maddenin sonsuz, tükenmez olmasi gerekir, çünkü ilk- madde sonsuz yaratmasinda sinirsiz ve tükenmez oldugunu gösteriyor.Sonsuz kavramini ilkin açik olarak belirleyip, bunu maddeye yükleyen Anaximandros olmustur. Ancak, Anaximandros anamaddeye yalniz sonsuzluk niteligini yüklemekle kalmiyor, daha da ileri gidiyor: Ilk –madde yalniz sonsuz degildir, sonsuz olandir da; çünkü ona, daha yakin olan baska bir belirlenim yüklenemez. Thales ilk – maddeyi su ile, demek ki belli, bilinen bir madde ile bir tutmustu.Anaximandros’a göre ise, bunu yapamayiz, çünkü her belli, belirli sey sonlu ve sinirlidir da, yani karsiti ile sinirlanmistir: Sicak soguk ile, sivi olan kati olanla, aydinlik karanlikla, vb. sinirlanmistir. Her belli olan, dolayisiyla sonlu ve sinirli olan sey, meydana gelmis olan bir seydir – sicak soguktan, sivi katidan olusur– ve yeniden karsitina döner. Böylece, birbirinin karsiti olan seylerden biri,öteki karsisinda zaman zaman agir basar; bu da, bunlarin içinden çiktiklari sonsuz anamadde içinde yeniden arinmalarina kadar sürer. Apeiron anlayisindan Anaximandros çok özgün bir doga görüsü gelistirmistir: Apeiron’dan önce sicak ile soguk olusmustur. Sicak, baslangiçta soguk ve karanlik olani (biçimlendirmekte olan yeri) bir alev küresi olarak bir kabuk gibi sarmisti. Soguk’tan iki karsit: kati ile sivi dogmustur. Sivi’dan,yeri çevreleyen alev küresinin sicakligi yüzünden, bugular yükselip alev küresini halkalara, atesle dolu olan hava tekerleklerine bölmüslerdir.Bu tekerlekler de birtakim deliklerin – günes, ay – alevler saçarlar. Böylece hava(bugu) ile atesin birlesmesinden gök meydana gelmistir.Yer tepsi biçiminde degil, bir silindir, yuvarlak bir sütün biçimindedir ve boslukta serbest olarak durur; gök de yerin etrafinda döner. Anaximandros’un bu açiklamalarindan açikça sunu görüyoruzogal karsilastigimiz çesitli ve karmasik olaylari, burada tek, yalin bir temele baglamak denemesi yapilmaktadir.Anaximandros’u tam bir düsünür yapan da budur; bu yalinlastirici açiklama denemesi, onun gerçekteki çoklugu düsüncede bir birlige baglamak
__________________ ![]() Bela tohumlar? ta??r elma Kendi çekirde?inde Bundan önce ve bundan böyle Ne yapsa,ne etse ?nsan?n en büyük dü?man? Sessizce Kendi derisinin içinde... .:♥: kLavye_GS_TE@M :♥:. |
| | |
| Sponsored Links |
| | #12 (permalink) |
| ...::GüL::... Kazandığı Turnuvalar: 1 Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: sölemem,gelirsin
Mesajlar: 1,912
Ruh Hali: Teşekkürler: 71
144 Mesaja 228 Teşekkür edildi
| Cevap: Sokrates Sokrates Sofistlere karsi koyanlarin basinda yer alan, ilkçagin en büyük düsünürlerinden biri olan Sokrates, Sofistlere karsi koyar, ama onlarla birlestigi yönleri de vardir. Çünkü Sokrates de, Sofistler gibi, gelenek ve törelerin olusturdugu ölçüler üzerinde düsünmeyi kendisine ilke yapmistir. Sokrates 469 yilinda Atina’da dogmustur. Heykeltiras Sophroniskos ile ebe Phainerete’nin oglu. Kendisi ve yurttaslarini ciddi olarak incelemeyi, ahlakça olgunlasmak için durmadan çalismayi, hayatinin hep ödevi sayacaktir. O da, Sofistler gibi, baslica, insan hayatinin pratik sorunlariyla ilgilenmistir. Ancak, Sofistler utilitaristtiler, yalniz yarari göz önünde bulunduruyorlardi. Sokrates ise bu soruna gerçek, derin bir ahlaki ciddiyetle yönelir.Onun gerek sessiz, sürekli felsefi düsünmeleri, gerekse Atina’daki orijinal çalismalari böyle bir anlayisla beslenmislerdir. Kendisi bir çigira, bir okula bagli olmadigi gibi, bir çigir da kurmaya kalkismamistir. Ortalikta, çarsida –pazarda dolasir, karsisina çikanlarla konusmaya çalisirdi. Bunu da, insanlari, hayatlarinin anlam ve amaçlari bakimindan düsünmeye, aydinlanmaya kimildatmak, onlarda bu istegi uyandirmak için yapardi. Sokrates felsefesini, dünya görüsünü bu yolla yaymistir: bir sey yazmamistir. Sokrates 70 yasinda iken “gençligi bastan çikarmak ve Atina’ya yeni Tanrilar getirmeye kalkismak” ile suçlandirilip mahkemeye verilmistir. Onu suçlayanlar, anlayissizliklarindan, düsünceleri ayirt etmeyi bilmediklerinden, Sokrates’i Sofist sayiyorlardi. Hayata yol gösteren deger ve ölçülere körükörüne inanmayip bunlari akilla bulmak isteyisinde, bu tutumunda Sokrates Sofistlerle ortakti. Ama onun Sofistlerle bundan sonraki temelli ayriligini, yobaz gelenekçiler ayiramayacak durumda idiler. Sokrates hafif bir ceza ile kurtulabilirdi; ama boyun egmek bilmeyen onuru yüzünden yargiçlari kizdirip ölüm cezasina çarptirilmistir. Tutukevinden de kaçmayi ret etmis ve 399 yilinin mayisinda zehir içerek ölmüstür. Sofislerin bilgi anlayisi, her bakimdan, tek kisiyi kanilarinda bir relativizme götürmüstü. Sokrates’in ise göz önünde bulundurdugu ; saglam, herkes için geçerli olan bir bilgiye varmaktir. O, doxa (sani)nin karsisina episteme (bilgi) yi koyar. Yalniz episteme hazir, hemen ögrenilebilecek, ögretimle hemen bildirileverilecek bir sey degildir, tersine; birlikte çalisarak, ugrasilarak varilacak bir amaçtir. Onun için Sokrates, Sofistlerin yaptigi gibi, ögretimle bilgileri edindirmeye kalkismaz, çevresindekilerle dogru’yu birlikte aramaya çalisir. Din-gelenek otoritesine gözü kapali baglanmamada Sokrates Sofistlerle bir düsünüyor. Ancak, Sokrates’in akla, düsüncenin objektif degerine, bireylerin üstünde bir normun bulunduguna sarsilmaz bir inanci var. Onu Sofistlerden kesin olarak ayiran da bu inancidir. Onun kendine özgü ögretme ve arastirma yöntemi olan dialog (konusma) da bu inanca dayanir. Konusma’da düsünceler ortaya konur, bunlar karsilikli olarak elestirilir, böylece de herkesin kabul edecegi seye varilmak istenir. Sofisler düsünceleri meydan getiren psikolojik mekanizmayi inceliyorlardi. Sokrates ise, dogru’yu belirleyen aklin bir yasasi olduguna inanir ve çevresindekilerle isbirligi yaparak bu dogru’yu arastirir. “Ben bir sey bilmiyorum” ya da “Bir sey bilmedigimi biliyorum” derken de göz önünde bulundurdugu bu. Onun için bunlari bir süphecilik diye anlamamalidir. Sokrates, Sofist – Sophistes , bilgici –degil, filozof – philosophos, bilgisever –oldugunu söyler; bilgiyi elde bulundurduguna degil, onu sevip aradigina inanir; kendisi kendini bildigi gibi, kendilerini bilmelerini (“kendini bil!”) baskalarindan da ister. Arastirmanin (dialogun) dis semasi söyledir: Konusmaya baslarken Sokrates, hep kendisinin bir sey bilmedigini söyler. Karsisindaki de, tersine, hep bilgisine pek güvenmektedir, ama ileri sürdükleri de hep pek derme çatma seylerdir. Iste Sokrates’in ünlü ironie’si (alayi) bu karsitlik içinde belirir. Bundan sonra da Sokrates, konustugu kimsede dogru^yu meydana çikarmaya girisir; onun deyisiyle: Ruhta uyku halinde bulunan düsünceleri “dogurtmaya” ugrasir. Bu sanatina da, annesinin ebeligine bir anistirma olarak, maieutike (dogum yardimciligi, ebelik) adini veriyor. Bu teknigin temelinde, disiplinli, siki bir düsünme ile” dogru”nun bulunabilecegine bir inanma gizlidir; ruhta sakli dogrular var; bunlar herkes için ortak olan dogrulardir; bunlar, sorup sorusturma ile, üzerlerinde durup düsünme ile yukariya çikarilabilir, bilinir bir hale getirilebilirler. Sokrates’e göre, bilimsel çalismanin amaci, duyularla edinilen tek tek algilar degil, kavramdir. Onun için, Sokrates hep, kavramin belirlenmesi, sinirinin çizilip gösterilmesi olan tanim’a (horismos, definito) varmaya çalisir. Sokrates’in kullandigi yöntem, tüme –varim (epagoge, inductio) yöntemidir. Aristoteles, Sokrates’i bu yöntemin bulucusu diye gösterir. Ancak, Sokrates gelisigüzel bir araya getirilmis tek tek haller arasinda bir karsilastirma yaptigi için, tam bir tümevarim yöntemi gelistirdigi söylenemez. Sokrates bu yöntemini, tipku Sofistler gibi , sadece insan hayatinin sorunlarina uygulamistir. Onu “dogru bir yasayis nedir, hangisidir?” sorusundan baskasi ilgilendirmemistir. Doga felsefesiyle hiç ugrasmamistir; kavramsal dogru’yu aramasi da yalniz ahlaki kaygilar yüzündendir. Insanin ahlakça kendisini egitmesi, yetistirmesiyle bilim ayni seydir. Arastirma da bulunacak tümel dogru, ahlak bilincine açiklik ve güven saglayacaktir. Sokrates’in bütün düsüncesi, bütün çalismalari ahlaka yönelmistir. Bu ana –konuda çikis noktasi da, “erdem ile bilginin özdes, ayni olduklari” görüsüdür. Bu görüsün felsefe disindaki nedeni için su söylenebilir: Yunan toplumu o arada çok sarsintili bir degisme geçirmistir, geçirmektedir. Bu yüzden, öteden beri bilinen, alisilmis yasama kurallarina ayak uydurmak çok güçlesmistir. Bu deger anarsisi içinde bir sürü yasama kurali ögütleniyordu. Öbür yandan demokratik gelisme bir savasmaya, yarismaya yol açmisti. Iste Sokrates,bu kaniyi ahlaka aktarmakla, bu duruma en keskin anlatimini kazandirmistir. Sokrates,”Hiç kimse bile bile kötülük islemez, kötülük bilginin eksikliginden ileri gelir” der. Yine bu yüzden bütün öteki erdemler, ana –erdem olan bilginin (episteme) içinde toplanmislardir ve bilginin kendisi edinildigi ve ögrenildigi gibi, öteki erdemler de elde edilir ve ögretilebilir. Sokrates, bir de, içinde bir Daimonion’un barindigini söylermis. Hayatinin önemli anlarinda bu Daimonion’u kendisine yol gösterirmis, daha dogrusu alikoyucu bir rol oynarmis; daha çok uyarici bir seslenis. Bunu Sokrates içindeki Tanrisal bir ses sayar ve ona uyarmis. Bu sesin ne oldugu üzerinde çesitli yorumlar yapilmistir. Ne olarak anlasilirsa anlasilsin (vicdan, ahlaki bir sezi, peygamberlerde görülen içgüdü gibi bir sey vb) Daimonion Sokrates’in ahlak görüsünün tekyanli rationalismini tamamlayan bir etken olarak görünüyor. Çünkü Daimonion, irrationel bir sey, dini –mistik bir öge. (Ama yalniz kendisinde var; genel olarak insan hayatinin ahlak bakimindan düzenlemede hiçbir rolü yok) Sokrates’in dinsiz ya da küfre sapmis bir kimse oldugu hiç de söylenemez. Olsa olsa, o da ta Xenophanes’ten beri gelisen bir din anlayisinin içinde yer almisti; yani halk dininin bos inançlarina bagli degildi; halk dininin arinmasini, bunun için de Tanrilar için yakisiksiz tasavvurlarin ortadan kalkmasini o da istiyor. Sokrates çevresine büyüleyici bir etki yapmisti. Bu etki, düsüncelerinden çok, bu düsünceleri onun dogrudan dogruya yasamasi yoluyla olmustur.
__________________ ![]() Bela tohumlar? ta??r elma Kendi çekirde?inde Bundan önce ve bundan böyle Ne yapsa,ne etse ?nsan?n en büyük dü?man? Sessizce Kendi derisinin içinde... .:♥: kLavye_GS_TE@M :♥:. |
| | |
| | #13 (permalink) |
| ...::GüL::... Kazandığı Turnuvalar: 1 Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: sölemem,gelirsin
Mesajlar: 1,912
Ruh Hali: Teşekkürler: 71
144 Mesaja 228 Teşekkür edildi
| Cevap:Platon Platon Platon, bir bildirime göre 427 yilinda dogmustur. Dogdugu yer için de Atina ile Aigina (Pire körfezinde bir ada) gösterilir. Ailesi, Atina’nin en eski, en soylu ailesinden. Bir sanatçi olan Platon , çesitli edebi türlerde birçok seyler yazmis. Ama anlatildigina göre, yazdiklarini begenmemis ve pek çok da Sokrates’in üzerinde yaptigi çok derin etki yüzünden bunlari yakmis. Sokrates ile tanismazdan öncede felsefe ile ilgilenmis; hocasi Herakleitosçu Kratylos imis. Yapitlariyla Platon, hocasina bugüne kadar bütün canliligi ile ayakta kalan bir anit dikmistir. Bu anit, Sokrates’in yorulmak bilmeden bilgiyi aramasi, irkilmeyen saglam karakteri, dogruluk ve hak ugruna ölüme gitmesi karsisinda Platon’un duydugu hayranlik ve saygiyi dile getirir. Platon’un Güney Italya ve Sicilya yolculuklarinin düsünce hayati üzerinde derin etkileri olmustur. Güney Italya’ya Platon, Atina’da tanimis oldugu Pythagorasçilarin çalismalarini yerinde ve yakindan tanimak için gitmis. Bu yolculuk, bir yandan ondaki matematik ilgisini güçlendirmis, öbür yandan da ona dini-mistik görüsler edindirmistir. Pythagorasçilardan edindigi bu etkiler, onun felsefesinin Sokratesçi öge yaninda ikinci büyük ögesidir. Sicilya’dan ilk dönüsünde Platon, Akademos denilen bölgede ünlü okulu Akademia’yi kurmus,i yirmi yil buranin yönetim ve ögretimiyle ugrasmistir. Platon’un yapitlari ile bunlarin felsefesinin gelisme dönemlerindeki yerleri gösteren tablolardan biri söyledir: Gençlik dialoglari Apologia, Kriton, Protagoras, Ion, Lakhes, Politeis I, Lysis, Kharmides, Euthyphron. Geçit dialoglari Gorgias, Menon, Euthydemos, Küçük Hippias, Kratylos, Büyük Hippias, Menexenos. Olgunluk dialoglari Symposion, Phaidon, Politeia II –X, Phaidros. Yaslilik dialoglari Theaitetos, Parmenides, Sophistes, Politikos, Philebos, Timaios, Kritias, Nomoi. Platon bir problem düsünürüdür.Elli yil boyunca düsünüp yazmis, problemlerle didismis, bu arada görüslerini boyuna düzeltip olgunlastirmistir. Platon’un gelismesindeki ilk dönem, Sokrates’in etkisi altinda düsünüp yazdigi dönemdir. Onun için bu dönemine onun “ Sokratesçi dönemi” denir. Sokrates’in ögretisi Platon felsefesi için çikis noktasidir. Felsefeye Platon Sokrates’in anlayisi çerçevesi içinde girmis, sonra bunu gittikçe asarak kendi görüsüne ulasmistir. Gerçekten de Platon’un bütün dialoglarinda Sokrates sahneye çikar; bunlarin pek çogunda bas sözcü odur. Platon’un “Gençlik dialoglari” nda büyük hocasinin kisiligini ve düsüncelerini büyük bir sevgi ve saygi ile belirtmeye çalismak istemesinin pratik bir nedeni de vardir: Bununla Platon Sokrates’i Sofistlere ve onu Sofist sananlara karsi savunmak istemistir. Bu dialoglar, ayrica Sokrates’in Sofistlere karsi açmis oldugu savasimin ileriye götürülmesidir. Bir Sokratesçi olarak bu döneminde Platon’u yalniz erdem ve bilgi sorunlari ilgilendirir: Erdemin özü ve kavrami, erdemin birligi ve çoklugu, erdemin bilgiye ve ögretilebilmeye olan ilgisi inceledigi, çözmeye çalistigi baslica sorunlardir. Lakhes dialogunda cesaret, Politeia I da adalet, Lysis’te dostluk, Kharmides’te ölçülülük (sophrosyne), Euthyphron’da dinlilik, Protagoras’ta erdemin bütünü, özellikle de ögretilip ögretilemeyecegi ve birligi sorunu incelenir. Bu gençlik dialoglarinin amaci: Ahlakin baslica sorularini , kavramsal bilgiler olarak olusturmaktir. Disaridan bakildiklarinda, bütün Sokrates dialoglarinin olumsuz bir sonuçla bittigi görülür: Yanlis, yetersiz tanimlar çürütülünce dialog da sona ere; arastirmada bir çikmazla (aporia) karsilasilmistir; ele alinan sorunun dogru yaniti bulunamamistir. (Aporetik dialoglar da denir bunlara). Ama, dikkat edilirse, sorunun yanitina hiç olmazsa isaret eden bir takim düsüncelerin ortaya konmus oldugu da görülebilir. Platon’un Sokrates’ten ayrilip, kendi felsefesine dogru ilerlemesi yavas yavas olmustur. Bu ilerleme, birtakim basamaklardan geçerek, sonunda Platon felsefesi için temel bir görüs olan idea ögretisine ulasir. Idea ögretisini de çesitli görünüs ve formüllerle su dialoglarda buluyoruz: Gorgias, Menon, Euthydemos, Kratylos, Menexenos, Symposion, Phaidon, Politeia, Phaidros, Theaitetos, Parmenides, Spohistes, Politikos, Timaios, Kritias. Bunlarin arasinda Symposion, Phaidon, Politeia, Phaidros dialoglari idea ögretisi için en önemli olanlaridir. Sofistlerin dünya görüsü yarara hazza dayaniyordu. Platon bu anlayisin karsisina, tam bir Sokratesçi olarak, iyi kavramiyla çikar. Ona göre “iyi”, dogru bir yasayisin kesin ölçüsü, biricik egridir (telos). Gerçek devlet adaminin baslica isi de, yurttaslarini “iyi” ye ulastirmaktir, bunun yollarini bilmektir. Sokrates’in anladigi gibi yasami felsefeye dayatmak ya da erdemle bilgiyi bir tutmak, “dogru” nun arastirilabilmesini, böyle bir olanagin bulunmasini gerektirir. Sofistler, hele yenileri, bunun olamayacagini söylüyorlardi. Platon bu sorunu, Menon dialogunda, Orphik –Pythagorasçi görüsten edindigi ruhun ölümsüzlügü düsüncesiyle çözer.Buradaki düsünce su: Ruh ölümsüzdür ve birçok defalar yeryüzüne gelmistir. Bu arada yeryüzünde ve Hades’te (öbürdünyada) bulunan her seyi görmüstür. Yeryüzünde (dogada) her sey de birbirine bagli oldugu için, ruh bunlardan birini görünce, sürekli bir arastirma ile ötekilerini de bulabilir ve animsayabilir. Ruhta dogru tasavvurlar, önce, bilinçsiz bir halde bulunurlar; bunlar, ilkin, bir rüya gibi kimildanirlar; uygun sorular ve arastirmalarla sonunda aydinlik bir bilgi halin gelirler. Buna göre: Ögrenmek, eskiden bilinmis bir seyi yeniden hatirlamaktan, animsamaktan (anamnesis) baska bir sey degildir. Bu anlayis ile, Platon, felsefesinin iki ana- görüsünü de elde etmis, belirtmis oluyordu: Ruhta bilinçsiz bir halde bulunan dogustan tasavvurlarin oldugu görüsü, bir de dogru sani ( orthe doxa) ile bilgi (episteme) arasindaki karsitlik. Bilinmeyen bir seyin aranabilecegini, Sokrates, Menon dialogunda hiç matematik bilmeyen bir köleye, ustaca sorular sorarak bir geometri problemini çözdürmekle tanitlar. Bu görüsü ile Platon arastirmanin olabilirligini, dolayisiyla da felsefenin de olabilecegini ortaya koymus oluyordu. Platon felsefenin bilgi anlayisindan dogan ana metafizik düsüncesi, iki dünyanin ayirt edilmesine dayanmaktadir. Bu dünyalardan biri varolani ve hiç olus halinde olmayani, öteki ise hep olus halinde olup hiçbir zaman varolmayani içine alir. Birincisi akil bilgisinin , ikincisi de dogru saninin konusudur. Buna göre: Duyularla algilanan cisimlerin karsisinda cisimsel olmayan idealar vardir. Bunlar, uzayin ya da cisimler dünyasinin hiçbir yerinde bulunmaz; kendi baslarinadirlar; duyularla degil, düsünme ile kavranirlar; düsünülen, akilla kavranilan bir dünya meydana getirirler. Iste, felsefi erdemin kosulu olan gerçek bilginin temeli, kökü ancak bu idealar dünyasinda bulunabilir. Ruh, Platon’a göre , idealar dünyasinda bulunuyordu, buradan sonra yeryüzüne inmistir. Bundan dolayi da, ruhun iyiligi ile kötülügünün kökeni disarida degil de, ruhun kendisinde, kendi içinde aramalidir. Ruhu Platon üç kisma bölüyor: Ruhun idealara yönelmis olan, güdücü, akilli bir kismi ile iki tane de isteyen, duyusal yönü vardir. Bu sonunculardan bir tanesi akla uyarak soylu, güçlü, istençli eyleme, öteki de akla karsi gelerek bayagi, maddi duyusal isteklere, istaha götürür. Bu düsüncesini Platon, Phaidros dialogunda, biri beyaz öteki yagiz iki atin çektigi bir arabayi kullanan bir sürücü simgesi ile canlandirmistir. Burada sürücünün kendisi, arabayi güden olarak akli karsilar; beyaz at soylu istege, yagiz at da madd, istege karsiliktir. Iste ruhun yagiz kötü atla simgelenen yönü, arabayi hep asagilara sürüklemek istedigi için, Tanrisal dünyada ruhu idealari görmekten alikoymus, onun yeryüzüne düserek bir vücutla birlesmesine, böylece ruhla bedenden kurulmus insanin meydana gelmesine yol açmistir. Animsamanin nasil olustugu üzerindeki düsünmeleri de, Platon’u eros (sevgi) kavramina götürmüstür. Eros kavrami, idea ögretisinin ilk tasarisi için çok karakteristik bir kavramdir. Platon’a göre, insanin çok özel bir yetisi var; insan bir çok algilari b,r kavram halinde toplayabiliyor. Objektif olarak görüldügünde, bu yeti, insan ruhunun bir zamanlar idealar dünyasinda görmüs oldugu idealari animsamasindan baska bir sey degildir. Insandaki nu yeti de kendini en kolaylikla “güzel” de gösterir. “ Güzel” zaten idealar dünyasinda her seyin üstünde parlar; yeryüzünde de en isiltili olan, en göze çarpan odur; duyularin en açik olarak kavradigi “güzel”dir, güzel’i severiz, güzel bizi çeker. Platon’un deyisiyle: Eros güzel’e yönelir, ilgisi güzel’edir. Eros dogru olarak yönetilirse insanda felsefi bir cosku uyandirir, bu cosu da bize güzel ideasini hatirlatir, animsama yolu ile idealari görmeye vardirir. Platon’un idea ögretisi baslica dostluk, hitabet ve siyaset sanati sorunlarini yeni açidan inceler. Bu sorunlar da, ona göre, ancak felsefe ile çözülebilir. Bundan dolayi insan için felsefe ile ugrasmaktan daha önemli bir sey olamaz. Çünkü gerçek dostluk, felsefe sevgisi (eros) ile ruhlari tutusmus kimselerin biraraya gelip felsefe yapmalarindan, böyle bir beraberlikten baska bir sey degildir. Gerçek söz söyleme sanati da ruhun sözlerle güdümüdür. Bunun için ele alinan konularin gerçek özünü bilmek gereklidir. Ayrica açik ve çeliskisiz konusabilmek için dialektik’i, bunun kavramlari kurma ve siniflama bölümlerini bilmeli; sözlerin iyi yemisler vermesi isteniyorsa, insanlari, dogal amaçlari olan mutluluga ulastirmak olan devlet yönetimi sanati da felsefesiz olamaz; çünkü yalniz felsefe, neyin insanlari gerçekten mutlu yapacagini gösterebilir. Platon’un erdem ögretisi ile devlet ögretisinde, ruhun üç parçali oldugu görüsünün önemli bir yeri vardir. Gençlik dialoglarinda Platon, Sokrates gibi, tek tek erdemleri bilgiye baglamaya çalisiyordu. Sonralari ise ayri ayri erdemleri tek baslarina gözden geçirmis, bunlarin aralarindaki sinirlari çizmek istemistir; ama bunu yaparken erdemlerin birligi ve akilla ilgili olduklari anlayisina pek bagli kalmistir. Kendilerinde ruhun üç bölümünden biri ya da öteki agir bastigina göre, Platon insanlari üç kategoriye ayiriyor: Zenginligi sevenler, serefi sevenler,bilgiyi sevenler. Bu üç degerden –zenginlik, seref, bilgelik –birine ulasmayi istemeyenlerin ölçüsüne göre üç insan tipi meydana gelir. Bunlarda, ancak devlet içinde tam anlamlarini kazanacaklardir. Platon’un ideal devletinin yasasi, tam bir aristokrasidir, “en iyilerin”, yani bilgililerin, erdemlilerin basta bulunmasini isteyen bir devlet biçimidir. Bu devlette kanunlarin konulmasi, topluluk hayatinin düzenlenmesi isi filozoflara, bilge kisilere verilmistir. “Basa filozoflar geçmez, ya da bastakiler felsefe yapmazsa,insanligin acilari sona ermeyecektir” (Politeia). Politea dialogunda Platon yalniz ii yukari zümreyi ele alir, bunlar devletin bekçileridir (phylakes). Halk (demos) bilgiye degil de, gelenek –görenege dayanan basbayagi erdem ile yetinecektir. Ama koruyucular (savasçilar) takimi da kesin anlaminda erdemli degildir, çünkü bunla da felsefi bilgiden yoksundurlar. Bunlara verilen egitim, ancak kendilerini kabaliktan, kiriciliktan kurtarip onlara ölçülü bir cesaret saglar. Devlet ögretisinde Platon halki kendi haline birakiyor. Hayatinin son yillarinda Platon’un yine ahlak sorunlarina, onun için hep baslica bir kaygi olmus olan bu alana döndügünü görüyoruz. Philebos adli dialogunda yine: Yasamanin eregi nedir? sorusunu ele alir. Eskiden buna Platon: “Ruhun yetkinligi, kendi kendisine yetmesi, eregini kendi içinde aramasidir” diye cevap vermisti (Phaidon). Simdi,sözü geçen dialogta, bu asketik tutumdan (dünyaya sirtini çevirmek, dünyadan elini etegini çekmekten) oldukça uzaklasir. Bu arada, ahlakli bir yasayisin ancak insani mutlu yapabilecegi düsüncesine bagli kalir. Esasta gerçek mutlulugu yine ruhun en yüksek olgunlugunda bulur, çünkü ancak bu yetkinlik sayesinde ruh idealarindan pay alabilir; bundan dolayi yararci ahlakin gerçek mutluluga ulastiramayacagina yine inanir.
__________________ ![]() Bela tohumlar? ta??r elma Kendi çekirde?inde Bundan önce ve bundan böyle Ne yapsa,ne etse ?nsan?n en büyük dü?man? Sessizce Kendi derisinin içinde... .:♥: kLavye_GS_TE@M :♥:. |
| | |
| | #14 (permalink) |
| ...::GüL::... Kazandığı Turnuvalar: 1 Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: sölemem,gelirsin
Mesajlar: 1,912
Ruh Hali: Teşekkürler: 71
144 Mesaja 228 Teşekkür edildi
| Cevap: Aristoteles... Aristoteles... Aristoteles’in (384 –322) dogdugu yer, Selanik yakinlarindaki Stageiros. Eski bir hekim ailesinden. Aristoteles daha 19 yasinda iken Atina’ya gelip Platon’un Akademia’sina girdi. Platon’un ölümüne kadar hiç ayrilmadan burada kaldi. 343 yilinda Makedonya Krali Philipp kendisini oglu Iskender’i yetistirmek üzere sarayina çagirdi. Iskender’in egitimi ile asagi yukari üç yil ugrasti. Iskenderin Asya seferine çikmasi üzerine de Atina’ya gidip burada kendi okulunu kurdu. Bu okul, bilimsel ilgilerinin çokyanliligi,ögretimindeki disiplini, planli arastirma ve çalismalariyla az zamanda Akademia’yi gölgede birakmis, Ilkçagin bundan sonraki bu gibi bilim ocaklarina örnek olmustur. Aristoteles, felsefi konusma ve tartismalari, Platon gibi oturarak degil de bir yukari bir asagi gezinerek yaptigi için, bu okula Peripatos (Gezinenler) adi da verilir. Iskender’in ölümünden sona Atina’da Makedonya’ya karsi kimildamalar baslayinca, Makedonya sarayi ile olan yakin ilgileri dolayisiyla güç durumda kaldi. Nitekim hemen dinsizlikle suçlandirilmis, Sokrates’in basina gelene ugramamak için, Khalkis’e gitmis, burada bir yil sonra bir mide hastaligindan 62 yasinda iken ölmüstür. Yapitlari: Daha Akademia’da çalisirken genis bir okuyucu kütlesi için kendisinin yayimladigi, çogu dialog biçiminde ve Platon felsefesi çerçevesinde kalan, bir –iki parçasi günümüze kadar gelmis olan yapitlari ilk arastirmalaridir. Mantik üzerine yazilari ötedenberi Organon (alet) adi altinda toplanmistir. Organon deniyor, çünkü bunlar yöntem sorununu, dolayisiyla bilimsel bilgiye götüren aleti incelerler. Aristoteles’in en büyük basarisi da bilimsel çalismayi yöntemlestirmesidir. Bu konuda yazdiklari sunlardir: Kategoriai (Katogoriler), Peri hermeneias ( Önerme üzerine), Analytika I ( Tasim üzerine), Analytika II (Tanitlama, tanim, siniflama ve bilginin üzerine), Topika ( Dialektik tasimlar üzerine) Peri sophistikon elegkhon ( Sofistlerin yanlis çikarimlari üzerine), Metaphysika (Metafizik), Physika (Fizik), Peri psykhe (Ruh üzerine). Ahlak konusunda, Aristoteles’in oldugu ileri sürülen üç yapit var: Ethika Nikomakheia (Nikomakhos Ahlaki). Devlet felsefesi ile ilgili yapitlari: Politika, Politeia Athenaion (Atinalilarin devleti), Rhetorika (Hitabet), Poetika ( Sanat ögretisi). Her ele aldigi soruyu sistematik olarak inceler; bunun için, ilkin, ele alinan konu ile ilgiliolgulari ve bu konu üzerinde daha önce söylenmis olanlari bir araya toplar; bundan sonra, bu olgulara dayanarak kendi anlayisini temellendirmeye ve kendisinden önceileri sürülmüs olan teorileri elestirmeye çalisir. Onun asil büyüklügü de bu sistemli çalismasindadir. Aristoteles’ten önceki felsefede ilkin doga, sonra insanla ilgili pratik sorunlar arastirilmis, Platon bunlara bir de dialektik’i (idea ögretisi, metafizik) katmisti. Böylece beliren üç sorun alaninin basina, Aristoteles simdi yeni bir bilimi koyar: mantik ( Logike). Ona göre, bu üç alanda incelemelere girismeden önce, bilimin ne oldugu ve yapisi üzerinde bir arastirma, bilimsel düsüncenin formlari ve kanunlari üzerinde bir ögreti gerektir. Aristoteles bu baslangiç denemelerini mantiginda bir sistem halinde isleyip gelistirmistir. Bundan dolayi ona “mantigin kurucusu” denir. Aristoteles’in mantiginin göz önünde bulundurdugu ilk sey, yöntem sorunudur. Nasil hitabet karsimizdakini ikna etmek sanatini ögretiyorsa, mantik da bilimsel arastirmanin ve tanitlamanin teknigini ögretecektir. Aristoteles’e göre, ancak bir önerme (protasis, propositio) dogru ya da yanlistir, dolayisiyla bilgi ancak önermelerle kurulur. Bir önermede de hep iki sey vardir: Önerme ya iki kavramin birlestirilmesi ve ayirt edilmesidir, ya da bir deyidir. Buradan Aristoteles kategoriler ögretisine varmistir. Aristoteles için söz, düsünülenin bir simgesi, bir isaretidir. Ama kategoriler, düsüncenin formlari olarak, ayni zamanda varligin da formlaridir: çünkg nasil sözler düsüncenin isaretleri ise, düsünceler de varolanin yansilaridir, benzerleridir: çünkü düsüncenin dogru olmasi demek, varolana uygun olmasi demektir. Aristoteles’in mantigi kendi içinde kapali bir sistemdir. Burada, soyut düsüncenin çok yüksek bir asamasiyla karsi karsiyayiz. Bu soyut kavramlar kurma yetenegini, Aristoteles bilginin her alaninda göstermistir. Kurdugu kavramlarin saglam, açik ve tutarli olmalari yüzünden Aristoteles, iki bin yil boyunca felsefenin büyük ustasi sayilmistir. Kendisi ayni zamanda bilim dilinin de yaraticisidir; bugünkü bilimsel kavramlarimizin, terimlerimizin birçogu onun formüllerinden çikmistir. Aristoteles, metafiziginde Yunan felsefesinin bir ana –sorununu, “görünüslerin –fenomenlerin –degisen çoklugu arkasinda birligi olan, kalan bir varlik olmalidir” problemini, sözü geçen soyutlayici düsüncesiyle ele almis ve onu gelisme kavramiyla çözmüstür. Aristoteles için “gerçek varlik”, fenomenlerin içinde gelisen özdür (ousia, essentia). Bu anlayisi ile Aristoteles, artik fenomenlerden ayri, ikinci üstün bir dünya kabul etmez; nesnelerin kavram halinde bilinen varligi, fenomenlerin disinda ayri bir gerçek degildir, fenomenlerin içinde kendini gerçeklestiren öz’dür; öz (ousia), “hep olmus olan varliktir”; öz, kendi biçimlenmelerinin biricik dayanagidir, ancak bu biçimlenmelerinde “gerçek” bir seydir, bütün fenomenler de öz’ün gerçeklesmeleridir. Agirlik merkezini olus (genesis) kavraminda bulan Aristoteles felsefesinin, kendisinden önceki felsefelerden baslica bir ayriligi da, ereklik (teleologie) kavramini esas olarak almasidir. Aristoteles’e göre, varolan, form kazanmis olan maddedir. Ama madde ile form arasindaki ilinti relatiftir: Daha asagisina göre form olabilen ayni sey, daha yukaridakine göre maddedir. Örnegin tugla toprak için form, ama ev için maddedir. Bu anlayisla gelisme kavrami, nesnelerin deger bakimindan düzenlenmelerinin ilkesi oluyor. Felsefenin bütün alanlari gibi, doga ögretisi de Aristoteles’in metafizigine dayanir. Madde (salt olabilirlik, dynamis) hareket ettirilen seydir, kendisi kendiliginden hareket edemez. Salt form ise hareket ettirendir. Bu ikisi arasinda da –salt madde ile salt form arasinda –bütün varliklar yer alirlar. Bunlar, hareket bakimindan hem etkin, hem edilgendirler. Iste nesnelerin bu bütününe Aristoteles physis ( doga ya da evren) der. Aristoteles için, nitelikler (poioles, qualitas) niceliklerden (posotes, quantitas) daha az gerçek degildirler, üstelik bunlarin daha yüksek bir realitesi de vardir. Formlarin siradüzeninde iç, kavramsal belirlenim (nitelik), dis belirlenimden, matematik olarak anlatilabilen belirlenimden (nicelikten) daha degerlidir. Nitelikler niceliklerden çikmazlar; nitelik baslibasina bir sey, nicelik yaninda yeni bir seydir. Nicelikler, nesneler içindeki formlarin (entelekheia’nin) gerçeklesmesinden meydana gelirler. Aristoteles’in bu nitelikçi (qualitatif) fizigi ta Renaissance’a kadar tutunmustur. Psikolojisinde beden –ruh ilgisini de Aristoteles bu anlayisla ele alir. Beden madde, ruh da formdur. Ruhun görevlerini bedenin görevlerine baglayan Demokritos’tan Aristoteles burada ayriliyor. Ona göre ruh, bedenin entelekheia’sidir, bedenin içinde tasidigi erektir (telos), bedenin hareketleri ve degismeleri içinde kendini olgunlastirip gerçeklestiren formdur (morphe); ruh, bedenin biçimlenme ve hareketlerini bir erege dogru yönelten nedendir (causa finalis). Ruhun kendisi cisimsel degildir, ama bedeni hareket ettiren, ona egemen olan güçtür. Ruh (psykhe) üç tabakalidir, her alt tabaka üstteki için maddedir. Bitkilerde yalniz, organik hayattaki mekanik e kimyasal degismeleri erekli olarak – özümseme ve üreme olarak – biçimlendiren ruh vardir. Bitkiler ruhun yalniz fizyolojik olan bu en alt tabakasinda kalirlar. Hayvanlar dünyasinda, buna, özellikleri “kendiliginden hareket”, “istek” ve “duyum” olan hayvan ruhu eklenir. Bitki ve hayvan ruhlari üstünde yükselen “insan ruhu”nun özelligi ise akil (nous, dianoeisthai) dir. Ruhun ilk iki sekli, insana özgü olan aklin, bu formun gerçeklesmesinin maddesidirler. Akil yüzünden istek, tasavvur ve istenç bilgi (episteme) seklini alirlar. Akil, ruhun bütün bu etkinliklerine “disardan gelmis” yeni ve daha yüksek bir sey olarak eklenir; ama, ancak ruhun öteki etkinliklerine dayanarak, bunlarin içinde kendini gerçeklestirebilir. Bu ilgiyi Aristoteles akli etkin ve edilgen diye ikiye ayirmakla açiklamistir. Etkin akil, aklin kendi kendine olan salt çalismasidir. Edilgin akil ise kendi kendine isleyemez, bedenin araciligi ile edinilen duyu verilerini isleyip biçimlendirir, bu gereçler bu akla isleme olanak ve vesilesini saglarlar. Buna göre edilgin akil: Aklin, tek insandaki,onun kendi görgüleriyle belirlenmis olan, görünüs biçimidir. Buna karsilik etkin akil, aklin bütün tek tek insanlar için ortak olan, her insanda bir ve ayni olan seklidir. Etkin akil meydana gelmemistir, yok da olmayacaktir; edilgin akil ise, bagli oldugu bireylerle ortaya çikar, onlarla da yok olur. Bu anlayisla Aristoteles, bireyin ölümsüzlügünü kabul etmemis oluyor. Aristoteles ahlak problemini de bu akil ögretisi bakimindan ele almistir. Bütün Yunan ahlakçilari gibi, Aristoteles için de bütün çabalarimizin en yüksek eregi mutluluktur (eudaimonia). Gerçi mutluluk bir bakimdan dis kosullara da baglidir, ama ahlakin asil konusu, insanin kendi içinde bulunandir, yani insanin kendi etkinligi ile elde ettigi mutluluktur, kendisinin “iyi”yi gerçeklestirmesidir. Ethik erdemler, istencin egitilmesiyle olusurlar. Bu egitim sayesinde insan, dogru görüslere ( phronesis) dayanarak eylemeye alisir. Ethik erdemler insana, pratik akla uymak, yani kararlarinda dogru bir görüse dayanmak yetenegini kazandirirlar. Aristoteles erdemlerin bir sistemini gelistirmemis, ama bazi erdemleri genislemesine ve pek derin bir anlayisla incelemistir. Ethik erdemler için genel olarak yatkinlik, aliskanlik ve dogru görüs (phronesis) gereklidir ve bu çesitli erdemlerin özü de eylemde “dogru olan orta”yi (mesotes) bulmaktir. Aristoteles’in, devlet, toplum felsefesi ahlak anlayisina siki sikiya baglidir. Platon gibi, onun için de insan, her seyden önce, sosyal bir varliktir;kendi deyisiyle: Bir “zoon politikon”dur. Sosyal bir yaratik oldugu için de, ahlak olgunluguna insan ancak devlette, toplumda erisebilir; yine bu yüzden devletin asil eregi, yurttaslari ahlak bakimindan biçimlendirmek, olgunlastirmaktir.
__________________ ![]() Bela tohumlar? ta??r elma Kendi çekirde?inde Bundan önce ve bundan böyle Ne yapsa,ne etse ?nsan?n en büyük dü?man? Sessizce Kendi derisinin içinde... .:♥: kLavye_GS_TE@M :♥:. |
| | |
| | #15 (permalink) |
| ...::GüL::... Kazandığı Turnuvalar: 1 Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: sölemem,gelirsin
Mesajlar: 1,912
Ruh Hali: Teşekkürler: 71
144 Mesaja 228 Teşekkür edildi
| Cevap:Epikuros Epikuros Epikuros Samos’ta (Sisam adasi) dogmustur. Babasi Atinali bir ögretmenmis. Dar kosullar içinde yetismis, çaginin baslica felsefe çigirlariyla yakindan tanismistir: Sisam ve Atina’da Platoncu filozoflardan ders görmüs, ailesi Sisam’san sürülüp Kolophon’a yerlesince Teos’ta o zamanlar ünlü bir okulu olan Demokritosçu Nausiphanes’in ögrencisi olmustur. Bu hocasindan yalniz atom ögretiyi degil, sonra felsefesi üzerinde kesin etkisi olacak Pyrrhon’un süpheciligini de ögrenmistir. Epikuros pek çok yazmis, 300’den çok yapiti varmis, ama bunlardan pek azi – ahlakla ilgili ana düsüncelerini ögrendigimiz birkaç parça ile felsefesi bakimindan önem tasiyan birkaç mektubu – kalmistir. Ana egilimi bakimindan pratik bir nitelik tasiyan, baslica bir ahlak felsefesi olan Epikurosçulugun da eregi mutluluga (eudaimonia) ulasmaktir. Felsefe, Epikuros’a göre bireyin mutlulugunu saglayacak olanaklarin, araçlarin arastirilmasindan baska bir sey degildir; felsefenin yapacagi, görecegi is yalniz budur. Bu anlayisini pek kesin olarak dile getiren Epikuros, felsefenin bu amacinin disinda kalan, özellikle salt teorik olan hiçbir sorunla ugrasmamis, ugrastiginda da, bunu hep bu amaç dolayisiyla yapmistir. Nitekim bu amaca varmak için, önce doga bütünü ile arastirilacaktir (fizik); insanin neye ulasmak, neden kaçinmak istedigini incelemeyi kendisine konu yapan ahlak ( ethik) bundan sonra gelecektir; dogru eylemin olup olmayacagini bulmak için, bir de bilgi araçlari, özellikle de “dogru’nun ölçüsü” aranacaktir (kanonik= mantik: dogru’nun kanon’larini –yasalarini, kurallarini, ölçülerini – arastirir) . ama, felsefenin bu üç dalindan (kanonik, fizik, ethik) ethik (ahlak ögretisi) asil olandir, öteki ikisi ahlaka “giris”ten, bir hazirliktan baska bir sey degildir. Epikuros’un felsefenin amacini yalniz pratikte bulmasi, salt teorik olan çalismalarin hor görülmesine yol açmistir. Epikuros’un kendisinde de hayata bir yarar saglamayan bilimsel arastirmalar için bir anlayis yok; matematik, doga, tarih üzerindeki incelemeler ona kapali. Sokratesçiler gibi Epikuros için de, saglam bir bilgi olmadan dogru eylem olamaz. Bu saglam bilginin, dogru’nun ölçüsü (kriteriumu) nedir? Bu ölçü, Epikuros’a göre, teorik alanda: dogrudan dogruya edindigimiz etkenlerdir; yani düsünceyi ise karistirmadan edindigimiz duyu verileri ile bunlarin birçok defalar ortaya çikmasindan, yinelenmesinden dogan genel tasavvurlardir (prolepsis). Dogrudan dogruya verilmis olan rüya görüntüleriyle kuruntular da bu genel tasavvurlar arasinda yer alirlar. Dogru’nun pratik alandaki ölçüleri ise, haz ve aci duygularidir (pathe). Epikuros’un fizik ögretisinde, Tanrilarin dünya üzerinde hiçbir etkileri yok. Herhangi bir etkiden Tanrilari büsbütün uzak tutmak için, Epikuros onlarin “dünyalar arasinda”, yani dünyalar arasindaki boslukta bulunduklarini söyler. Tanrilar eksiksiz bir mutluluk içinde olduklarindan, onlarin dünya ile ilgilenmeleri, böylesine bir mutlulukla bagdasmaz. Tanrilari büsbütün yadsimiyor; bütün uluslarda bir tanri tasavvurlari var diye böyle düsünüyor; Tanrilari saymayi da ögütlüyor. Fizigi gibi psikolojisi de Epikuros’un materialist. Psikolojinin ödevi, insani ölüm korkusundan kurtarmaktir. Ruh da maddedir, cisimseldir, çünkü ancak maddi olan varlik etkin ve edilgen olabilir. Ruh dört ögeden kurulmustur: Ates gibi, soluk gibi, hava gibi birer cisimden, bir de kesin olarak adlandirilamayan bir cisimden. Ilk üç öge, ruhun bütün bedene yayilmis olan ve içinde aklin bulunmadigi (alogon) bölümünü meydana getirirler. Bu bölüm pek psisik bir sey degil, fizyolojik yönü canlinin, can’a karsilik. Ruhun dördüncü ögesi (logikon), korkuyu ve sevinci duydugumuz gögsümüzde bulunur, burada yerlesmistir; ruhi ve tinsel hayatin asil tasiyicisi da bu. Ölünce ruhu kuran bu dört öge birbirinden ayrilir, yani ruh çözülür, dagilir. Bu yüzden ne ölümsüzlügün, ne de ruh –göçmesinin sözü olabilir; böylece de bu iki düsünceye bagli olan bütün korkularimiz, ürkmelerimiz de ortadan kalkar. Istenç özgürlügü sorununun Epikuros için büyük bir önemi var. Bir indeterminizm olarak istenç özgürlügü, Yunan felsefesinde ilkin Epikuros’ta tam bir açiklikla ortaya çikmistir. Felsefenin tek amacini insani mutluluga ulastirmada bulan Epikuros’un ögretisinin, insanin kör bir zorunlugun elinde bir oyuncak olmadigi, onun kendi kaderini kendisinin belirleyebilecegini tanitlamaya girisecegi tabiidir. Onun için, Epikuros, insanin istenç eyleminin pek çok iç ve dis kosullara bagli oldugunu dogru bulmakla birlikte, insanin bu etkilere mutlak sekilde bagli olmadigini, hatta bunlara karsi da karar verebilecegini, nedensiz de seçebilecegini söyler. Ahlak (ethik), insana neyi mutluluk diye anlamasi, neden kaçmasi, kaçinmasi gerektigini, neyi arayacagini, yasayisini nasil düzenleyecegini gösterecektir. Burada Epikuros, yine kendisinden önceki Yunan felsefesinin bir görüsünü, Kyrene Okulunun hedonizmini (hazciligi) ele alip canlandirir –yalniz, bu ögretide birtakim degisiklikler yaparak. Haz (hedone), Epikuros için, canlinin her türlü çaba isteminin dogal amacidir. Epikuros haz diyince olumlu hazzi anlamaz – önce bu çesit haz yok – daha çok, “acidan kurtulmus olma” anlamindaki olumsuz hazzi anlar. Acidan kurtulma: vücudun istiraptan, ruhun huzursuzluktan kurtulmus olmasidir ( ataraxia); kisaca: haz acisizliktir. Erdem ögretisi de Epikuros’un “dogru yasamak” ölçüsüne göre ayarlanmistir. Erdemler, ancak, dogru bir yasayis için araçlardir; erdemlerin anlam ve degerleri buradadir; baslibasina bir degerleri yoktur; ancak mutluluga yaramalari, hizmet etmeleri bakimindan degerli seylerdir erdemler. Topluluk hayatini da Epikuros yine hedonizm bakimindan degerlendirir; onun atomculuga dayanan ahlak ögretisi insanlar arasinda dogal bir beraberligi kabul etmez; insan, Aristoteles’in dedigi gibi bir “zoon politikon”, dogadan toplumsal bir varlik olamaz. Insanlarin birarada bulunmalari, toplum halinde yasamalari, sirf onlarin bunun böyle olmasini istemelerinden, beraberliklerinin yararli sonuçlari olacagini düsünmelerinden meydana gelmistir. Toplum, devlet, bütün bireyüstü kurumlar üstün birer varlik olmayip yalniz bireyin mutlulugunu saglamak için olan araçlardir. Onun için Epikuros, bilgeye evlenmemeyi bile ögütler. Insanlar arasindaki beraberligin bilgeye yakisan biricik sekli ancak dostluk olabilir. Dostluk da, Epikuros’a göre, tabii yine karsilikli yarar hesabina dayanir. Yalniz, dostluk bilge ve erdemli kisiler arasinda yarar, çikar gözetmeyen, karsilik beklemeyen bir hayat beraberligi sekline yükselir; bu çesit bir beraberlikte de insan mutlulugun en yüksek derecesine ulasir. “Dostluk” kavraminin Epikurosçu felsefede büyük yeri vardir; dostluk, Epikurosçu dünya görüsünün sosyal idealidir; çünkü bu felsefe bir individualizmdir, tek tek kisiler arasinda bir ilgi olan dostluk da individuel bir bagdir. Bu bag, Epikuros’un Okulu çerçevesinde gerçekten de çok islenip degerlendirilmistir. Ama, dostluk sosyal hayatin ideali olunca, insanin özel hayatina çekilip ancak kendisini düsünen yalnizlasmasi, politik beraberligin çözülmesi de bir ilke yapilmis oluyordu. Ögretisinin önermelerini Epikuros mutlak nitelikte kesin dogmalar olarak dile getirmistir
__________________ ![]() Bela tohumlar? ta??r elma Kendi çekirde?inde Bundan önce ve bundan böyle Ne yapsa,ne etse ?nsan?n en büyük dü?man? Sessizce Kendi derisinin içinde... .:♥: kLavye_GS_TE@M :♥:. |
| | |
| | #16 (permalink) |
| ...::GüL::... Kazandığı Turnuvalar: 1 Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: sölemem,gelirsin
Mesajlar: 1,912
Ruh Hali: Teşekkürler: 71
144 Mesaja 228 Teşekkür edildi
| Cevap:Kıbrıslı Zenon Kıbrıslı Zenon Hellenistik çaÇin en önemli felsefe ögretisi Stoa’dir (Stoisizm). Bu ekolün kurucusu Kıbrısli Zenon (336-264) dur. 314 yılı sıralarında Atina’ya gelmiş, burada Xenophon’un “Sokrates’ten Anılar”ı ile Platon’un Apologia’sını (Sokrates’in Savunması) okuyarak Sokrates’e hayran olmus. İlk yapıtları tamamıyla "kynik" (sinik) görüş çerçevesinde yazılmıslardır. Ama sonra kyniklerin ögretisinde esasli degişiklikler yapmıştir: İnsanın ahlaki özgürlüÇüne, kyniklerin düsündügü gibi, töreleri, her türlü uygarlik düzenini sert bir sekilde reddetmekle degil de, yüksek çesitten bir dogallikla, gerçek bir insanlikla ulasabilecegi kanisina varmistir. 4 yüzyilin sonlarina dogru Atina’da Stoa poikile’ de (resimlerle süslü direkli bir galeride) okulunu açmis. Okul adini buradan alir: Stoa, direkli galeri demektir. Zenon,ölçülü, azla yetinen yasayisiyla Atina’da büyük bir saygi kazanmisti; intihar ederek ölmüstür. Stoa, Hellenizmin tipik felsefesi sayilir; çünkü Atina’da DoÇu’dan gelmis kimseler tarafindan Attika felsefesinin ana düsünceleriyle islenmistir. Baska bir özelligi de, Roma Imparatorlugunda en yaygin bir felsefe olusudur. Stoa ögretisinin kökleri kynik felsefesidir, ama büsbütün de bu çerçevede kalmaz, yer yer onunla belli bir karsitlik halindedir de. Stoa’nin pantheist bir dünya görüsü var. Bu görüsünde pek çok eski Ionia felsefesinin, özellikle de Herakleitos’un etkisi altindadir. Herakleitos’un Stoa sisteminin gelismesinde büyük yeri olmus, Stoalilar düsünüs bakimindan onu kendilerine hep pek yakin bulmuslardir. Felsefeyi mantik, fizik ( metafizik) ve ethik diye üç dala ilk olarak Zenon’un ayirdigi söylenir. Felsefenin bu üç dalini o, içten ilgileri bakimindan birbirine baglayip degerleri yönünden basamaklandirmistir. Zenon, önemce ikinci derecede de olsa, fizigi, ahlaki bilimsel olarak temellendirmek için, gerekli sayar ve fizigi de, ahlaki da mantik ile desteklemeye çalisir. Bu anlayis ile de o, kynizmin kaba bilgisizligini asmis oluyordu. Epikuros için oldugu gibi Zenon için de mantik çerçevesinde üzerinde asil durulacak bilgi sorunudur. Onu bilgiyi arastirmaya götüren,bir yandan septiklerin bilginin olabileceginden süphe etmeleri, öbür yandan da Sokrates – Platon felsefesinden edindigi kanidir. Bu felsefeye göre, bir filozof ya da bilgenin (sophos) saglam bir bilgisi olacaktir, sallantili kanilar bilgenin deger ve onuru ile bagdasamazlar. Zenon, kyniklerin etkisiyle, sensualisttir: Bütün ilk tasavvurlarimizin kaynagi, dis etkiler yüzünde ruhta meydana gelen izlenimlerdir. Bu anlayisi da Zenon’u, dogru tasavvurlari yanlislarindan ayirt etmeyi saglayacak bir ölçü (kriterium) aramaya zorlamistir ve bu ölçüyü de o katalepsis kavraminda buldugunu sanmistir. Katalepsis, objesinin “kavrayan”, yani onu elden geldigince tipki tipkisina yansitan br tasavvurdur (phantasia kataleptike). Bu çesit bir tasavvurun objesi ruhta öylesine bir iz birakir ki, bu izin o objeden geldigini inanarak kabul ederiz. Iste dogru’nun ölçüsünü, bununla da her bilimin çikis noktasini Zenon bu kavramda bulur ancak onun katalepsis (kavrama) dedigi, episteme (gerçek bilgi) ile doxa (sani) arasinda bulunnan ortalama bir sey –ve bu çesit bilgi delilerde, budalalarda da var, oysa episteme yalniz bilgelerde bulunur: hem saglam, güvenilir bilgi olarak, hem de aldatici tasavvurlara elverisli olmayan bir durum olarak. Buna göre, katalepsis degil de, epistemeye sahip olan bilge dogru’nun ölçüsü oluyor. Metafizik ögretisinde de Zenon, Kynik Okula baglidir, dolayisiyla Stoa’nin metafizigi de materialist ve monist bir metafizik. Zenon’un metafizik görüsünde bir yaraticilik, özgünlük yok. Zenon, Sokrates’ten önceki doga felsefesinin metafizigine, daha dogrusu, bu metafizikten Herakleitos’un ögretisine dayanir ve ancak maddi olanin, cisimsel olanin asil gerçek oldugunu söyler; çünkü yalniz maddi olan varlik bir sey yapmaya be kendisiyle bir sey yapilmaya elverislidir; bundan dolayi evrenin ilkesinin maddi bir sey olarak anlasilmasi gerekir. Bu maddi ilkede de bir etkin, bir de edilgen öge vardir: Hareket ettiren “neden”, “etken” (aiton) ile hareket ettirilen ilk madde (prote hyle). Bu birlikli maddi ilkeye (arkhe) Zenon, “Tanri” da der, “Doga” da der; Tanri ya da Doganin özü atestir. Stoa metafizigin Herakleitos’a bagliligi burada açikça görülmektedir. Stoalilar basbayagi atesle akilli, yaratici ates arasinda bir ayirma yaparlar. Basbayagi ates sadece kemirir, yok eder; yaratici ates ise rationel, yöntemli olarak yaratir, biçimlendirir, hayati dogurur ve ilerletir. Tanrilik, ancak bu yüksek anlamindaki ates ile bir ve ayni seydir. Ates ya da Tanrilik kendisindeki “tohumlari” (logoi, spermatikoi), öncesiz –sonrasiz yasalara göre, evrenin gittikçe kabalasan bütünü olarak gelistirir. Evrenin öteki varliklarinda ates koruyucu, biçimlendirici bir soluk (pneuma) olarak görünür; yalniz basamakli bir sekilde kendini gösterir: Akilli varliklarda akil (nous), canlilarda ruh (psykhe), bitkilerde dar anlamiyla doga (physis), cansizlarda da bir yetenek (hexis) olarak bulunur. Evren, Zenon’a göre, bitimsiz degildir, geçicidir: Bütün varliklarin “neden”i olan ates, bir zaman sonra tek tek nesnelerin dünyasini yeniden kendisine geri alir; ana –ates, bir zaman sonra tek tek nesnelerin dünyasini yeniden kendisine geri alir; ana –ates’e geri dönmekle de, bu arada kabalasmis olan nesneler arinmis olurlar (katharsis). Evrenin bu olusu, Tanri tarafindan bütün ayrintilarinda siki sikiya belli edilmistir ve hep ayni biçimde periodik olarak yinelenir. Tek tek varliklarin ve davranislarin kesin olarak bu önceden belirlenisi kaderdir. Ama Tanrilik bu süreci belli bir erege dogru yönelttigi için, bu, onun bir önceden –görüp bilmesidir de ( pronoia) Zenon’un psikolojisi de bu fizik (metafizik) görüsüne uygundur. Bedene bastan asagi ve bütün görevlerinde ruh (psykhe) egemendir; ruh sicak bir soluktur ve bedeni bir arada tutan ilkedir. Ruhta 8 kisim var: Akil, bes duyu, konusma yetisi ve üreme gücü; bunlarin hepsi de, insanin birlikli yönetici hayat gücünün, ruhun birliginin (hegemonikon) çesitli görünüsleri ve isinimlaridir. Ruhun bütünü üzerinde egemen bir güç olan hegemonikon, ruhun belli bir organa bagli olan asagi etkinliklerinin de, düsünme gibi yüksek etkinliklerinin de organidir. Onda, iyiye ve kötüye kendiliginden dönen bir esneklik var; yanilma, tutku, günah basli basina birer ruh olayi olmayip hegemonikon’un bütünündeki degismelerdir, dolayisiyla ahlakça düzelme de buna bagli (Zenon’un bu hegemonikon kavrami ile kisiligin, ben’in birligi kurulmus oluyordu). Zenon’un felsefesinin ana –konusu olan ahlak ögretisi de kynizme baglidir ve Sokrates’inki gibi tam bir intellektualizmdir. Bu ögretiye göre, nesnelerin degeri ile insanin ne oldugu ve dünya içindeki yeri ve anlami üzerine dogru, yani bilimsel bir bilgisi olmayan kimse, dogru, erdemli bir eylemde bulunamaz, dolayisiyla mutluluga erisemez; dogru bilgi, dogru is yapmayi, dogru davranmayi da saglar. Bilgi ile eylemin birligi düsüncesi, Stoa ögretisinin bir ana özelligidir. “Ahlakça yetkin olma” anlayisini Stoa, bilge idealinde canlandirmistir. Bilgelik, erdemli olmaktir: bilge kisi, erdemli kisidir. Bilge, Zenon’a göre, erdemli kisidir; bu, bilgenin olumlu özelligidir. Olumsuz özelligi de, erdemin karsiti olan kötülügün onda hiç bulunmamasidir; çünkü kötülük, ruhun birliginin (hegemonikon), çok güçlü bir itkinin baskisiyla, gerçek dogasina aykiri düsmesinden ileri gelir ki, bu da bilgenin yapisiyla bagdasmaz; bilge istemesinde ve eyleminde duygulanimlardan bagimsiz olacaktir ( apatheia). Zenon’a göre, mutlu olmak için erdem yetisiyordu (autarkeia). Stoalilarin deger anlayislari da bu görüse baglidir. Erdem tek basina eksiksiz bir mutlulugu saglayabildigine göre, bunun disindaki hiçbir sey bir deger sayilamaz; bundan dolayi siradan insanlarin deger saydiklari seyler, zenginlik, maddi zevkler, seref, sayginlik, saglik, hatta hayatin kendisi bilge için aldiris edilmeyecek, ilgisiz kalinacak (adiaphoron) seylerdir. Ama Zenon, mutluluk için bir degerleri olmasa bile, dogal varligimiz bakimindan bir deger (axia) olan, dolayisiyla istegimizi çeken bazi seylerin oldugunu da gizlemez. Onun için, hiç aldirilmayacak seyler arasinda insan dogasina uygun olan ile aykiri olanlari birbirinden ayirt etmek gerekir; bunlarin arasinda da yine bir siradüzeni (chierarchie) vardir. Baska bir deyisle: Biricik “iyi olan” erdemdir; ama bunun disinda kalanlar da büsbütün degersiz degildirler, dolayisiyla bunlara bütün bütüne ilgisiz kalmak yerinde olmaz. Öyle seyler vardir ki, bunlar “iyi” içinde yer almazlar, ama deger verilebilecek, “istenmeye deger” seylerdir; bunlari biz elde etmeye dogal olarak çalisiriz. “ Istenmeye deger” olan seyler için birkaç örnek: ruh alaninda: Yetenek beceriklilik, ahlakça ilerleme; vücut bakimindan: Hayat, saglik, kuvvet; disarida: Zenginlik, sayginlik, iyi bir soydan gelme. Ama bütün bunlar, tam erdem, tam iyi karsisinda hep relatif seylerdir. Örnegin hayat, dogal olarak istenen, deger verilen seylerin basinda yer alir, hepsinin dayanagidir; ama erdem gibi mutlak iyi degildir, gerektiginde ondan da vazgeçilebilir (Zenon da, Kleanthes de intihar ederek ölmüslerdir) Degerler arasindaki ayirmaya paralel olarak eylemler arasinda da bir ayirma yapilir. Zenon eylemleri: Dogru – egri, ödeve uygun – ödeve aykiri ve – yansiz bir orta olarak – ilgisiz kalinacak eylemler diye ayirir. Dogru eylemler, ruhun birliginin (hegemonikon) dogru durumundan çikmis olanlardir, egrileri ise bozulmus bir durumdan gelenlerdir. Ödeve uygun eylem, akildan degil de, varligimizi korumak dogal içgüdüsünden çikmis olan, ama, ahlak bakimindan aldiris edilmeyecek bir nitelikte olmasina ragmen, akil karsisinda hakli çikabilen eylemdir. Zenon “dogrulari da, egrileri de eylemlerin birdirler, ahlak bakimindan ikisi de degersizdirler, çünkü bunlarin ikisi de dogru yoldan bir sapmadir, sapmanin da az ya da çok olmasindan bir sey çikmaz” der. Zenon, insanin toplum halinde yasama gereksinimini dogal ve akla uygun bir içgüdü diye anlar ve kabul eder. Yalniz, ona göre, bu gereksinme, bir yandan bilge kisiler arasindaki dostluklar, öbür yandan da bütün akilli insanlarin toplulugu çerçevesinde giderilmelidir. Bu ikisinin arasinda kalan ayri ayri uluslarin kendilerine göre devletler içinde toplanmalari, bu topluluk biçimleri ilgisiz kalinacak seylerdir. Bunlara bilge kisi, evrenin gidisinde yer alan seyler olarak, yani bir kader olarak gerçi uyar, ama onlara elinden geldigince de uzak durmaya çalismalidir. Stoali bilgenin sosyal ideali dünya yurttasligi (kosmopolitlik) dir. Stoa’nin individualizm (bireycilik) ile universalizmi (tümcülük) uzlastirmaya çalisan bu sosyal teorisinin özelligi, bireyden insanliga, bu en genel topluluk biçimine hiç geçitsiz dogrudan dogruya atlamasidir. Gerçi Zenon, bir engel yoksa, bilgenin devlete yararli olmasini ögütler, ama yüksek ahlaki bir ülkü olarak dünya –yurttasligi, bütün insanlarin kardesligi, zümre ve ulus ayriliklarinin üstünde insanlari hakça esitlikleri anlayisi Stoa çigirinin sonuna kadar hep ideali kalmistir.
__________________ ![]() Bela tohumlar? ta??r elma Kendi çekirde?inde Bundan önce ve bundan böyle Ne yapsa,ne etse ?nsan?n en büyük dü?man? Sessizce Kendi derisinin içinde... .:♥: kLavye_GS_TE@M :♥:. |
| | |
| | #17 (permalink) |
| ...::GüL::... Kazandığı Turnuvalar: 1 Üyelik tarihi: Jan 2007 Nerden: sölemem,gelirsin
Mesajlar: 1,912
Ruh Hali: Teşekkürler: 71
144 Mesaja 228 Teşekkür edildi
| Cevap: Kleanthes Kleanthes Zenon’un ölümünden sonra okulun baskani olan Assoslu Kleanthes (331-233) Stoa’ya , Platon’un etkisiyle, dini bir renk getirmistir. Düsüncelerinden çok ahlakça pek disiplinli olusu, kanilarina çok tutarli olarak bagli kalisi ile kendini gösterip ün salmis. O da, Zenon gibi intihar ederek ölmüstür. Kleanthes de, Aristoteles gibi, evreni olgunluga dogru gittikçe yükselen bir basamaklanma diye anlar. Ancak bu yetkinlige dogru gidis sonsuz degildir; bu da en yüksek bir varligin (Tanrinin) bulundugunu gösteren bir kanittir. Tanri yetkin olduguna göre, kötülerin yaptiklarinin nedeni olamaz. Bu son düsüncesiyle Kleanthes Zenon’un pantheizminden ayrilmaktadir. Bir baska bakimdan da ondan ayrilir: Ruh, Zenon’un düsündügü gibi, tanrisal köklü ve tektürlü degildir; ruhun – Platon’un da ayirdigi gibi –biri akilli olan, öteki olmayan iki kismi var; bu yüzden de, kalkinmak için insan Tanri’nin yardimina muhtaçtir.
__________________ ![]() Bela tohumlar? ta??r elma Kendi çekirde?inde Bundan önce ve bundan böyle Ne yapsa,ne etse ?nsan?n en büyük dü?man? Sessizce Kendi derisinin içinde... .:♥: kLavye_GS_TE@M :♥:. |
| | |