![]() |
| |||||||
| Kayıt ol | Bloglar | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Klavye Link | Arama | Bugünki Mesajlar | Okundu Kabul Et |
| Felsefe Bölümü Felsefi Terimler, Felsefe Alanları, Felsefe Tarihi, Büyük Düşünürler,Felsefik Sözler ve Felsefik (Derin) Muhabbetler |
| Etiketler: terimler felsefi |
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
| | #11 (permalink) |
| .::.SustuM.::. Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali: Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
| Cevap: Felsefi Terimler SözlüÇü KABBALA Yahudilerin yazılı olarak konulmuş olan tanrısal yasaları yanında aÇızdan aÇza geçen dinsel buyrukları İbrani felsefesinin ve söylence yazılarının toplamı. Tarihleri kesin bilinmez; en eskisi evrenin yaratılışı ile ilgilidir. Bu yapıt Yahudilerin ta menşeinden itibaren halkın dini dolayısıyla Zebur’un gizli (batını) bir yorumunu yapmaktadır. Tevrat ve Kabala, belli bir zamanda yazılmış deÇildir. Ve oluşması yüzyıllar sürerek ortaçaÇın sonuna doÇru tamamlanmıştır. Sefer jezirah (yaratmanın kitabı) ve Sefer Hazzahor (ışıÇın kitabı) adlarını taşıyan iki kitaptan oluşmaktadır. Bu kitaplarda aÇızdan aÇza geçmiş ve uzun yüzyıllar yazıya geçirilmemiş felsefesel öyküler vardır. KAOS Evrenin, düzene girmeden önceki karışık durumu. Kategori : Kant'da deneyden önce gelen, zihinde bulunan on iki yargı formu. KAVRAM Bir düşünce ya da idea; bir sözcüÇün veya terimin anlamı. KİNİSİZM Antisthenes ile Diogenes’in oluşturdukları Sokratesçi öÇreti... Sokrates’in öÇrencisi Atinalı Antisthenes, bir hayli yaşlandıÇı sırada, bütün dünya zevklerine ve özentili felsefelere sırt çevirmişti. Soylular arasında ve zevkli bir ömür sürerek yaşlandıÇı halde birdenbire doÇaya dönmüş, doÇaya uygun yaşamayı yeÇlemişti. Köleler gibi giyiniyor ve “ zevk almaktansa ölmeyi yeÇlerim” diyordu. ÖÇretmeninden öÇrendiÇi erdem anlayışını herkesin anlayabileceÇi bir dille anlatmaya başlamıştı. Her türlü mal ve mülk edinmeye, kölelik ve aile kurumlarına, din inançlarına karşı çıkıyor ve çevresindekilere iyilik öÇütleri veriyordu. Gerçekleştirmek istediÇi, bir çeşit çilecilikle insanın tam baÇımsızlıÇını kazanabileceÇi ve böylelikle mutluluÇa kavuşabileceÇi düşüncesini okullaştırmaktı. Antisthenes’e göre insanın ereÇi mutluluktur, mutluluk da her türlü baÇdan kurtulmuş içsel bir özgürlükle gerçekleşir. İstenilecek tek şey erdem, kaçınılacak tek şey erdemsizliktir. Gerçek erdem, insanın hiçbir deÇere baÇlı ve tutsak olmamasıyla elde edilir. Bunu saÇlamak için de insanın bütün tutkularından sıyrılması gerekir. ÖÇretiye köpeksi adının verilmesi Antisthenes’in öÇrencisi Diogenes yüzündendir. Diogenes Antisthenes’in mesihvari sözlerine uyarak her şeyden el etek çekip bir köpek gibi yaşamaya başladı. Ölüleri gömmek için kullanılan toprak bir kap içinde yaşıyor ve felsefesini eylemiyle gerçekleştiriyordu. Diogenes Antisthenes’in aklından bile geçirmediÇi bir biçimde bütün geleneÇi yadsıyarak her türlü ruhsal ve bedensel isteklere sırt çevirmiş, kendisini doÇanın içinde doÇal bir varlık gibi özgür kılmıştı. Gerçek erdeme böylesine bir özgürlükle varılabileceÇi kanısındaydı. Kinikler her türlü gelenek ve göreneÇe karşı çıktıklarından kinizm deyimi, törebilim kurallarını hor görme ırası anlamında da kullanılmıştır. Bu anlamda utanmazlık demektir. Kinizm, Sokratesçi bir okuldur. Antisthenes da Sokrates gibi töresel bir amaca yönelmeyen bilimleri küçümser, erdemin bilgiyle elde edilebileceÇini savunur, yaşamın amacı olan mutluluÇu erdemlilikte bulur. Konseptualizm: Adcılık ve gerçekçiliÇe karşı olarak, kavramların genel düşüncelerden ibaret bulunduÇunu ve bunların gerçek olduklarını savunmak kadar gerçek olmadıklarını savunmanın da yersiz olduÇunu ileri süren Fransız düşünürü Abaelardus’un uzlaştırıcı öÇretisi... Realistler, metafizik tutumlarına uygun olarak genel kavramların gerçek olduÇunu ileri sürmüşlerdi. Adcılarsa genel kavramların sadece birer sözden ibaret olduÇunu ileri sürerek gerçek olmadıklarını savunuyorlardı. OrtaçaÇın aydın bilgini Petrus Abaelardus, kavramcılık öÇretisiyle, bu çatışmayı uyuşturmaya çalıştı. Tartışma beyhudedir, diyordu, kavramlar elbette gerçek deÇildirler, ama gerçekliklerden çıkarıldıkları için gene elbette bir gerçeklik taşımaktadırlar. Bunlar, adı üstünde, kavramdırlar ve bunların bu anlamda gerçekliklerini tartışmak yersizdir. Kavramların elbette nesne ve eylemlerden baÇımsız olarak birer varlıkları yoktur, ama nesnel gerçeklik bilgisinin özel bir biçimidirler, bizler onlarsız (nesne ve eylemlerden soyutlanmış genel kavramlar olmaksızın) nesnel gerçekliÇi bilip tanıyamayız. Tümeller ne nesneden önce, ne de sonradırlar, nesnenin kendisidirler. Abaelardus bu savıyla açıkça adcılara katılmakta , ne var ki onlardan biraz farklı olarak tümellerin ya da önsel genel kavramların nesnel gerçekliÇin kavranmasında temel öÇeler olduklarını ileri sürmektedir. AdcılıÇın geliştiricisi Oscam’lı William da Abaelardus’un bu savına katıldıÇından kavramcılık öÇretisine son dönem adcılıÇı adı da verilir. KOSMOS Düzenli ve uyumlu bir yapı oluşturan bütün; evren. KRİTİSİZM Alman düşünürü Immanuel Kant’ın öÇretisi... Kant’a göre felsefe araştırması, bir deÇerlendirme (eleştiri) olmalıdır. Felsefe us’la yapılıyor. Öyleyse usu deÇerlendirmek onun ne olduÇunu ve ne olmadıÇını iyice bilmek gerek. Felsefe nasıl bir usla yapılıyor?.. deneyden yararlanmayan bir salt us’la. Öyleyse salt us nedir. Salt us, duyarlıÇın verilerinden alınmamış olan (apriori) bir bilgiyi gerçekleştirdiÇi iddiasındadır. Buysa nesneler düzenini aşarak düşünce düzenine yükselmek demektir. Öyleyse salt usun bilme yöntemi bir aşkınlık yöntemi’dir. Salt us bu yöntemle gerçek bir bilgi edinebilir mi?.. Öyleyse bilgi ne demektir , önce onu tanımlamak gerekir. Kant’a göre her bilgi, bir yargıdır. Ne var ki her yargı, bir bilgi deÇildir. ÖrneÇin “her cisim yer kaplar” yargısı bize yeni bir bilgi vermez, çünkü “cisim” kavramı esasen “yer kaplamayı” içerir; bu yargıda sadece bir çözümleme yapılıyor ve “cisim” kavramı çözümlenerek kendisinde esasen bulunan bir bilgi hiçbir gereÇi yokken yeniden ortaya konuyor. Oysa “bu yük aÇırdır” yargısı bize yeni bir bilgi verir, çünkü “ yük” kavramı kendiliÇinden hafif ya da aÇır olduÇunu bildirmez; burada, ötekinin tersine, bir çözümleme deÇil bir bireştirme yapıyoruz ve “yük” kavramıyla “aÇır” kavramını birleştirerek yeni bir bilgi elde ediyoruz. Demek ki bize bilgi veren yargılar çözümsel yargılar deÇil, bireşimsel yargılardır. Salt us bu bireşimsel yargıyı aşkınlık yöntemiyle, deneyi aşarak gerçekleştirebilir mi? Kant bu soruya kesin olarak şu karşılıÇı veriyor: gerçekleştiremez. Böylece metafiziÇi kesin olarak yıkmış oluyor: “salt us deneyden yararlanmadan hiçbir bilgi gerçekleştiremez.” Öyleyse metafizik tasarımlar, insanların romantik düşlerinden başka bir şey deÇildirler. Kant öncesi felsefenin tanrılaştırdıÇı us, böylelikle tahtından indirilmiş oluyor; artık, aşkınlık yöntemiyle çalışan salt usa güvenilmeyecektir. Kant eleştirmeye devam ediyor: salt us, bireşimsel yargı olan bilgi’yi niçin gerçekleştiremez? Çünkü us, sadece bir birleştirme işini gerçekleştirmektedir ve bu iş için gerekli gereçleri nesneler düzeninden almaktadır. Elimizle tuttuÇumuz taşı yere bırakınca onun düştüÇünü görüyoruz ve ancak ondan sonradır ki (apesteriori) “bırakılan taş düşer” bilgisini edinebiliyoruz. Bu deneyi yapmadan önce (apriori) bu konuda hiçbir bilgimiz olamaz. Bize bu gereçleri veren duyarlık’tır. Duyarlık , bize bu gereçleri nasıl veriyor? Zaman ve mekan içinde veriyor. Oysa nesneler düzeninde zaman ve mekan diye bir şey yoktur. Demek ki bunlar duyarlıÇın dışardan almadıÇı, kendinden çıkardıÇı bir şeylerdir ve duyarlık bunları katmadan, dışardan aldıÇı hiçbir şeyi bize gönderemez. Bunlar deneyden elde edilemeyeceklerine göre, usun verilerimidir? Kant, bu soruya da kesinlikle şu karşılıÇı veriyor: hayır, bunlar usun verileri olamaz. Çünkü küçük çocuklar zaman ve uzayı düşünmeksizin bilirler, hiçbir ussal işleri gerçekleştiremedikleri halde sevdikleri şeylere yaklaşır, sevmedikleri şeylerden uzaklaşırlar. Öyleyse, duyarlık, ne nesneler ne de düşünce düzeninden aldıÇı bu şeyleri nasıl elde etmiştir? Kant, bu soruya , kendine özgü bir karşılık veriyor: sezi ile. Kant’a göre bunlar birer biçim’dir ve ancak duyarlıÇın sezisiyle elde edilebilir. Zaman iç duyarlıÇın biçimidir, içimizden gelen her duygu zamanla birliktedir; mekan dış duyarlıÇın biçimidir, dışımızdan gelen her duygu mekanla birliktedir. Katılmadıkları hiçbir duyumun gerçekleşemeyeceÇi bu biçimler, usun verileri olmadıkları halde deneyüstü (transzendentale)’dürler. Deneyden çıkarılmışlardır ama bunlarsız da deney yapılamaz. Kant’a göre, aşkın bilgi olamaz ama deneyüstü bilgi olabilir. Bir soru daha gerekiyor: deneyden gelen verilere duyarlıÇın seziyle elde ettiÇi biçimlerin katılması, bilimsel bir bilgiyi gerçekleştirmeye yeter mi? YetmeyeceÇini söyleyen Kant, sonunda us’a deneyüstü bir görev bulmuştur: bireştirme işi. Kant’ a göre us bu görevi gerçekleştirmeseydi, ne duyuların verileri ve ne duyarlıÇın katkıları bilimsel veriyi gerçekleştirebilirdi. Öyleyse us , bu bireştirme işini nasıl yapıyor? DuyarlıÇın katkısıyla birlikte gelen bilgi süreçlerini düzenleyici kalıp (kategori)’lara sokarak. Us, bu kalıpları ne deneyden ve ne de duyarlıÇın sezişinden almıştır; bu kalıplar onda temel olarak vardırlar ve kendisiyle birliktedirler. Demek ki, Kant’a göre bilgi, gene de, nesneler düzeninde deÇil, us’un düşünme düzeninde gerçekleşmektedir. Kant, böylelikle kendi düşünme yöntemini de bulmuş oluyor: deneyüstü yöntem ( transzendental methode). Kendi kurduÇu bu terimle, eleştirici bakışını dile getirerek, bilginin duyuların ürünü olduÇunu savunan duyumculukla anlıÇın ürünü olduÇunu savunan anlıkçılık(entellektüalizm)’ın üstüne aşıyor ve gerçeÇin, her ikisinin birleşik bir üstünde’liÇinde olduÇunu savunuyor. Kant’a göre; kesin, tümel, her zaman ve her yerde geçerli bilgi elbette deneyüstü önsel bir bilgidir. Çözümsel yargıların tümü sonsaldır, deneden sonra gerçekleşmişlerdir ve bu yüzden bilimsel ve kesin bir bilgi vermezler. Bireşimsel yargıların da önsel olanları vardır ama sonsal olanları da vardır. İşte asıl kesin ve bilimsel bilgi bu önsel bireşimsel yargı’lardır. KURAM Sistemli bir biçimde düzenlenmiş birçok olayı açıklayan ve bir bilime temel olan kurallar bütünü. KUŞKUCULUK Alm. Skeptizismus, Fr. scepticisme, İng. scepticism, Yun. Skeptesthai = gözlemek, incelemek, es. t.. hisbaniye, reybiye 1- Düşünsel tutum olarak: a. Kesin bir tutumda olmama, karar verememe. b. Kuşkuyu ilke yapma; her deÇerden, anlatımdan, öÇretiden, inançtan ilkece kuşku duyma. 2- Yöntem olarak; apaçık olan doÇruya, kesin bilgiye varmak için, saÇlam bir dayanak bulana dek, bütün bilgilerin göz- den geçirilerek eleştirilmesi, sınanması. (Ör. Descartes'ta). 3- Felsefe çıÇırı olarak: GerçekliÇin özünü bilmenin olanaklı olmadıÇını ileri süren öÇretiler: a. Salt, köktenci kuşkuculuk; her türlü bilgi olanaÇını yadsır. b. Ölçülü, göreli kuşkuculuk; yalnızca belli alanlarda bilgi olanaÇını kaldırır. / KuşkuculuÇun kurucusu Elisli Pyrrhon'dur. YeniçaÇdaki temsilcileri: Montaigne, Bayle, daha ılımlı olarak Hume. KYNİKLER OKULU Alm. Kyniker, Kynismus, Fr. cynique, cynisme, İng. Cynics, Cynism, Yun. kyon = köpek, kynikos = köpeksi, es. t. Kelbiye Yaşamın biricik ereÇini hiçbir şeye gereksinme duymama ve kendi kendiyle yetinme, kısaca salt özgürlük olarak erdemde bulan Sokratesçi Yunan felsefe okulu. Kurucusu Antisthenes'tir. Okul Kinosarges'te kurulduÇu için Kynikler okulu diye adlandırılmıştır. Başka bir kanıya göre de Kynik adı, kyon = köpek'ten türemiştir. Köpek gibi olmayı dile getirir. Kynikler uygarlık deÇerlerini hor gördükleri ve yaşama biçimleri her türlü kuralın dışında olduÇu için bu adı almışlardır. KYRENE OKULU Alm. Kyrenaiker, Fr. cyrenaisme, İng. Cyrenaics, es. t. Kayrevaniye Haz veren her şeyin iyi, acı veren her şeyin kötü olduÇunu öne süren, istencin biricik ereÇini, insan için en doÇal bir duygu olan haz olarak gören Sokratesçi Yunan felsefe okulu. Kurucusu Kyreneli Aristippos'tur: Aristippos hazcılık öÇretisini sofistlerin duyumculuÇu üzerine kurmakla birlikte gerçek hazza götüren biricik aracın bilgi (Sokratesçi öÇe) olduÇunu söyler. |
| | |
| Sponsored Links |
| | #12 (permalink) |
| .::.SustuM.::. Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali: Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
| Cevap: Felsefi Terimler SözlüÇü LİBERALİZM Siyasal, dinsel ve ekonomik alanlarda müdahaleleri istemeyen devlet, toplum ve birey arasındaki ilişkilerde önceliÇin bireyin hak ve özgürlüklerinde olması gerektiÇini savunan öÇretilerin genel adı... Liberalizm terimi, siyasal alanda yasalar karşısındaki eşitliÇi ve insanların kendi yönetimlerini kendilerinin seçmesi özgürlüÇünü, dinsel alanda kilise egemenliÇine karşı vicdan özgürlüÇünü, ekonomik alanda da devlet müdahalesine karşı alışveriş özgürlüÇünü savunur. Liberalizm, 18. ve 19. yüzyılda Avrupa orta sınıfının mutlakıyetçi devlet düzenlerine karşı ve teolojik dünya görüşünün bir parçası olarak çıkmıştır. Bu dünya görüşü, en çok doÇal hukuk öÇretisi ile faydacılık öÇretisinden etkilenmiştir. DoÇal hukuk öÇretisine göre insanın doÇuştan gelen birtakım dokunulmaz hakları vardı. Bunların başında da mülkiyet hakkı geliyordu. ÇaÇdaş toplu ve devlet düzeninin dayandıÇı “toplumsal sözleşmenin” amacı öncelikle bu hakkın istikrarlı bir hukuk sisteminin güvencesi altına alınmasıydı. Özellikle İngiliz filozof John Locke’un yapıtlarında liberal ideolojiye en uygun biçimine kavuşan bu doÇal haklar yaklaşımı, klasik siyasal iktisadın babası sayılan Adam Smith iktisadi açıdan deÇerlendirdi. Smith, toplumun iktisadi yaşamını doÇal bir organizma olarak tanımladı. Onla göre kapitalist ekonomiye, nesnel, insanların iradesindeki baÇımsız yasalar yön verirdi. Bu yasaların herhangi bir bozulmaya uÇramadan işlemesi için en elverişli ortam serbest rekabetti. İş bölümü ve serbest rekabete düzeninde her iktisadi birim, ister üretici ister tüketici olsun, kendi kişisel çıkarının peşinde koşarken aynı zamanda ve kendiliÇinden bütün toplumun refahına da hizmet etmiş olacaktı. Ekonomik liberalizmin temelinde, kendi öz çıkarını kollamakla topluluÇun çıkarını da saÇlayan rasyonel, homo oeconomicus (iktisadi insan) kurgusu vardır. Rasyonel bireyin çıkarını kimse ondan iyi bilemeyeceÇinden birey iradesinin dışındaki iradelerin, sözgelimi devletin piyasaya müdahalesi, kendi kişisel çıkarının peşinden koşarken aynı zamanda ve kendiliÇinden bütün toplumun refahına da hizmet edecek böylece faydacı filozoflar Bentham ve J.S. Mill’in “ en çok sayıda kişiye en yüksek düzeyde mutluluk” ilkesinin gerçekleşmesini saÇlayacak bir bireye engel olurdu. O halde devlet piyasanın ve ekonominin dışında tutulmalıdır. ÇaÇdaş siyaset literatüründe liberal devlet bireyler arası ekonomik ve toplumsal farklılıklarından doÇan eşitsizlikleri düzeltmeye çalışmayan , toplumsal ve ekonomik alanda etkin ve düzenleyici bir rol oynamayan devlettir. Logos: Ussal yasa... Logos sözcüÇü Yunanca’da usla kavrama anlamındadır. Ve duyguları kavrama anlamındaki pathos sözcüÇü karşılıÇında kullanır. Kah anlamıyla ilgili olarak us ve bu usa dayanan söz, yasa, düzen, bilgi anlamlarını dile getirir. 10. yüzyılda Herakleitos logos’u evreni düzenli bir bütün olarak kuran ve hareket ettiren ussal ilke biçiminde tanımlamıştır. Buna göre logos, hem oluşumların altında yatan ve onları biçimlendiren düzen ilkesi hem de evrenin böyle bir düzen olarak kavranmasında belirleyici olan bilgi ilkesiydi; evrenin kavranması belirli orantılara yani karşılıklı ilişki içindeki yas niteliÇinde baÇlantılara göre gerçekleşiyordu. Bu anlamıyla logos özellikle rastlantı ve gelişigüzelliÇin karşıtıdır. Herakleitos’un verdiÇi anlam Anaksagoras’ın baş kavramı olan “nous” dan farklıdır. Nous bir düzenleyici olarak evrenden önce de vardır ve evrene dışardan gelir, logos ise evrenle birliktedir ve evrensel oluşun içindedir. Herakleitos her şey çıkar geçer der; evrende kalıcı olan hiçbir şey yoktur. Bu sürekli evrensel deÇişiklilik logos için düzenlenmiştir. Logos yasasına göre olup örtmektedir. Platon’a göre bilgi, logosta temelleri idealar hem düşünceler hem de bu düşüncelerin ilkesiz sonsuz nesneleridir. Düşünce ile nesne arasındaki özdeşlik bu yüzdendir, yani düşünce nesnesinde her ikisi de idealarda temellendiÇi için uygundur. |
| | |
| | #13 (permalink) |
| .::.SustuM.::. Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali: Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
| Cevap: Felsefi Terimler SözlüÇü MANİŞEİZM İran`lı Mani`nin kurduÇu Hıristiyan-Zerdüşt karması dualist din... Manişeizm`in temeli, ZerdüştçülüÇün iyilik ve kötülük ilkesine dayanır. Evrende iki ilke egemendir; iyilik ışık ve ruhtur, kötülük de karanlık ve bedendir. Evren bir iyilik-kötülük karışımıdır, insanda bundan ötürü ruhtan ve bedenden yapılmıştır. Bedenin içine hapsedilip acı çeken ruhları kurtarmak gerekir. Amaç, iyilik-kötülük savaşının üstündeki birlikte ulaşmaktır. İnsanları bu birliÇe bilim götürebilir, bilimse sevgiyle kazanılır. Sevgi, kötülüÇü iyilik içinde eriterek insanları birliÇe ulaştıracaktır. Bu amaca varabilmek için her türlü tutkudan ve yalancılıktan sakınarak yaşamak yeter. Mani kendisini Adem`den Buda, Zerdüşt ve İsa`ya kadar uzanan bir peygamberler zincirinin son halkası olarak görüyordu. Ona göre doÇru dinin geçmişteki vahiyleri, tek bir dilde tek bir halka seslendiÇi için etkili olamamıştı. Ayrıca manişeizme sonradan katılanlar, onun özgün hakikatini görememişlerdi. Oysa kendisi, bu öteki dinlerin yerini alacak evrensel bir dini yaymakla görevlendirilmişti. Mani vahiyle gelen önceki bütün dinlerin, özellikle de Zerdüşt dininin, BudacıÇın ve HıristiyanlıÇın içerdiÇi kısmi doÇruları bütünlüÇe kavuşturarak gerçek bir evrensel dünya kurmayı amaçlıyordu. Ama bu din, sıradan bir eklemeciliÇin ötesinde, deÇişik kültürlere göre farklı biçimler alabilecek bir hakikati de dile getirmeliydi. Manişeizm, özünde bir tür gnostisizmdi. Öteki bütün gnostisizm türleri gibi manişeizmde bu dünyadaki yaşamın katlanılmaz ölçüde acı ve kötülükle dolu olduÇunu öÇretiyordu. İç aydınlanma ya da gnosis (içrek bilgi), Tanrı ile aynı doÇayı paylaşan ruhun , kötülüklerle dolu madde dünyasına düştüÇünü ve tin aracıÇıyla bundan kurtarılması gerektiÇini gösteriyordu. Bu bilgi, kurtuluşa ulaşmanın tek yoluydu. Kişinin kendini bilmesi, geçmişte beden ve maddeyle karıştıÇı için bilgisizliÇin ve öz bilinç yokluÇunun kararttıÇı gerçek benliÇini yeniden elde etmesi demekti. Kendini bilmek, ruhunun Tanrı ile aynı doÇayı paylaştıÇını ve aşkın bir dünyadan geldiÇini anlamaktı. Bilgi, insana, maddi evrende içinde bulunduÇu düşkün koşullara karşın aşkın dünyadan kopmadıÇını, bu dünyaya ölümsüz ve içkin baÇlarla baÇlı olduÇunu kavrama olanaÇını veriyordu. Manişeizm insanlıÇın gerçek doÇası, yazgısı, tanrı ve veren üzerine taşıdıÇı bilgileri karmaşık bir mitolojiyle sunar. Günahkar ruh kötülüklerle dolu maddeyle karışır ve sonunda tin aracılıÇıyla özgürlüÇe kavuşur. Bu nedenle mitoloji üç aşamada gerçekleşir: tin ve madde, iyi ve kötü, ışık ve karanlık gibi temelden karşıt özlerin birbirinden ayrı olduÇu ilk dönem; iki tözün birbirine karıştıÇı ve yaşadıÇımız çaÇa karşılık gelen ara dönem; başlangıçtaki ikiliÇin yeniden kurulacaÇı gelecek dönem. İyi insanların ruhları, ölümle birlikte Cennet’e döner. Zina, çocuk yapma, mülk edinme, ürün yetiştirme, et yeme, şarap içme gibi bedensel şeylere kendini kaptıran kişinin ruhu ise yeni bedenlerde sürekli yeniden doÇmaya mahkumdur. MARBURG OKULU Alm. Marburger Schule, Fr. ecole de Marbourg VarlıÇı mantıksal baÇıntıların bir örgütü olduÇunu öne süren, gerçekliÇi kavramsal, matematiksel yolla kavrayan bir lojistik geliştiren Yeni Kantçı okul. Bu okulun kurucusu H. Cohen, geliştiricileri P. Natorp ve E. Cassirer'dir. Bu akım özdekçilik ve doÇalcılıÇın karşısında, bilgi eleştirisi ve bilim kuramı doÇrultusundadır. Bu okulun ayrıca ahlak felsefesi, sanat felsefesi, dil, din, söylencebilim araştırmaları da vardır. MARKSÇILIK Alm. Marxismus, Fr. marxisme, İng. Marxism Karl Marx ve Friedrich Engels'in geliştirdiÇi; "bilimsel toplumculuk" doÇrultusundaki felsefe, toplum ve ekonomi öÇretisi. Marksçılar felsefelerini eytişimsel özdekçilik olarak adlandırırlar. MarksçılıÇın dayandıÇı temel, insanlıÇın tarihsel ve toplumsal gelişmesinin ekonomik güçler ve ilişkilerle belirlenmiş olduÇu ve düşünce ile ilgili tinsel güçlerin de bunların bir yansıması olduÇu görüşüdür. Ekonomik ilişkiler ve bununla ilgili tinsel biçimler ile kültür, altyapı ve üstyapı olarak baÇlantı içindedirler, bir- birleriyle nedensel bir baÇlılık içinde bulunurlar. MarksçılıÇın felsefe bakımından temel ilkesi şudur: İnsanın bilinci varlıÇını deÇil, tam tersine toplumsal varlıÇı bilincini belirler. Düşünce ve bilinç insan beyninin ürünleridir, insanın kendisi de bir doÇa ürünüdür, çevresi içinde ve çevresi ile birlikte gelişir; insan toplumu da kültürü ile birlikte bir doÇa parçasıdır; insan tarihi de neden-etki baÇlantısı içinde ve eytişimsel bir biçimde gelişir. Evren olmuş bitmiş bir şey deÇil, ilerleyen bir süreçtir; eytişim de Marx'a göre, gerek dışdünyadaki, gerek insan düşüncesindeki genel devinim yasası -bu devinim özdeÇin varoluş biçimidir- üzerindeki bilimdir. Hegel'in karşıtlıklar içinde ilerleyen eytişimsel deÇişmesi Marx'da sınıfların savaşına çevrilmiştir. Sınıfların savaşı öÇretisi de Darwin'in öÇretisinde kendisine dayanak bulur. DoÇadaki yaşama savaşını Marx insan toplumlarına da aktarmıştır. Bilimsel toplumculuk da sonunda bir doÇa bilimi biçimine girer. MATERYALİZM (Özdekçilik) Evrendeki tek cevherin madde olduÇunu ve bütün varlıkların maddeden türediÇini öne süren görüş Alm. Materialismus, Fr. materialisme, İng. mııterialism, es. t. Maddiye Bütün evrenin, her varlıÇın ve olgunun, en temelde maddi özellik gösteren öÇelerden oluştuÇu, bunlarla ilgili açıklamaların da bu öÇelere ve aralarındaki ilişkilere indirgenebileceÇi yolundaki görüş. 1- Her türlü gerçekliÇin -yalnızca nesnel deÇil, ruhsal ve tinsel olan gerçekliÇin de- özünü ve temelini özdekte gören, özdekten başka hiçbir tözün bulunmadıÇını öne süren dünya görüşü. // ÖzdeÇi evrenin ilkesi yapan eski Yunan atomcularından Leukippos ve Demokritos'tan beri özdekçilik türlü biçimlerde ortaya çıkar. İngiltere'de 17. yüzyılda Hobbes, Fransa'da 18. yüzyılda Lamettrie ve Holbach, Almanya' da 19. yüzyılda Ludwig Büchner'le en yüksek düzeye ulaşmıştır. 2- (Ahlak felsefesinde) Yalnızca yararlı ve haz veren şeyleri erişilmeye deÇer sayan, içeriksel-özdeksel deÇerler dışında kendi başına var olan baÇımsız bir deÇerler alanını kabul etmeyen dünya görüşü. Maddecilik özellikle, dualist ve tinselci görüşler karşısında gelişmiştir. Bunların ilkinden daha çok tekçi özelliÇiyle, ikincisinden ise idealizme karşı gerçekçi özelliÇiyle ayrılır. Dualizmdeki apayrı ve birbirine indirgenemeyecek iki varlık görüşüne karşı maddecilik, varlıÇın en temelde tek bir biçimi olduÇunu ileri sürer. Buna göre, düşünsel ya da zihinsel denen olgular ya maddi olguların karmaşık biçimleridir ya da varlıkların temellerindeki yapıya indirgenerek açıklanabilir. Tinselci ve idealist görüşler karşısında da maddecilik düşünsel ya da zihinsel olguların kendi başlarına var olmadıklarını, görünürdeki var oluşlarının ise onları olanaklı kılan maddi bir temel üzerinde açıklanabileceÇini öne sürer. Ruh-beden ya da düşünce-madde ayrımının aldatıcı olduÇunu bu iki varlık türünün gerçekte tek bir maddi temelin iki farklı görünüşü olduÇunu savunur. Maddecilik tarih ve toplum gibi insana ilişkin varlık alanlarının açıklanmasında bunlara bir “amaç”, “erek”, ya da “istek” atfetmek yerine, maddi bir temele dayanan anlamlı nedenlere başvurmayı öngörür. Bu yaklaşıma göre insanların toplum ve tarih içinde ürettikleri düşünsel içerikli olgular vardır, ama bunlar tek başlarına ne ortaya çıkabilirler, ne de bu alanlarda etkili olabilirler. Bunları hem ortaya çıkaran, hem de etkiliymiş gibi görünmelerini saÇlayan maddi ve somut nedenler vardır. Bu nedenler, tarihsel ve toplumsal deÇişimlere yol açan asıl etkendir. Düşünsel içerikli olgular ancak bu asıl etkene başvurularak açıklanabilir. Maddecilik psikoloji gibi bireylerin zihinsel süreçlerini inceleyen bilgi dallarında da örneÇin duygu, düşünce, amaç koyma ve yönelmelerin nedenlerini, bunların temelinde yatan organik, fizyolojik maddi süreçlerde arar. Buna göre, insanın belirli bir düşünceye sahip olması , bedenindeki en yalın fizyolojik süreçlerden beynindeki elektromagnetik etkinliÇe kadar bir dizi maddi etmenin sonucudur. Zihinsel süreçlerin temelinde yatan maddi süreçler yeterince anlaşılırsa, zihin de anlaşılmış olacaktır. Batı felsefesinde maddecilik geleneÇinin başlangıcı Sokrates öncesi filozoflardan Demokritos ve öÇretmeni Leukippos’a dayandırılır. AtomculuÇun da ilk biçimini ortaya atan bu filozoflara göre, bütün everen daha fazla bölünemeyecek, katı, tek başına var olan küçük parçalardan (atomlardan) oluşuyordu. Dünyadaki her olay, bu atomların birbirleriyle etkileşiminin yarattıÇı süreçlerden kaynaklanıyor, algı ve bilgi de bu parçacıkların insanların organları üzerindeki etkilerinden doÇuyordu. Eski Yunan ve Latin sonrası dönemde, HıristiyanlıÇın etkisiyle maddecilik hemen tümüyle bir yana atıldı. Yeni çaÇda çeşitli bilimlerde ulaşılan somut sonuçlar, felsefede de maddeciliÇin yeniden doÇmasına yol açtı. 17. yüzyılda, İngiltere’de Thomas Hobbes ve Fransa’da Pierre Gassendi, eski atomculardan da esinlenerek, maddi temeller üzerine kurulu bir dünya görüşünü işlediler. Gassendi deneyimle elde edilen olguları açıklarken modern bilimlerin yöntemlerini kullandı. Hobbes ise duyumların beyinde oluşan maddi hareketler olduÇunu ileri sürdü. Materyalizm 19. yüzyılda doÇa bilimlerindeki önemli gelişmeler sonucu yeniden güçlendi. Özellikle Darwin’in biyolojide yarattıÇı devrim, doÇal düzene ilişkin görünürdeki kanıtların tümüyle nedensel nedenlere dayanarak açıklanabileceÇini gösterdi. 20. yüzyılda modern fizikte görülen devrim niteliÇindeki gelişmeler nedensel temellere dayalı yaklaşımları sarsarken, katı ve bölünmez maddi temel sayılan “atom” düşüncesinin de sorgulanmasına yol açtı. Bunun sonucunda maddecilik tartışması daha çok bilimsel yöntem ve uygulamalar açısından sürdü. Fizikteki gelişmeler nedeniyle madde kavramı gittikçe daha az açıklayıcı ve anlaşılır olmaya başladı. MEKANİZM Bütün olayları mekanik nedenlerle açıklama anlayışı... AntikçaÇ Yunan düşüncesinde Abdera düşünürleri adıyla anılan, Leukippos ve Demokritos doÇayı nicelik farklılaşmalarıyla oluşan bir nedensellik anlayışı içinde gördüler. Hava, su vb. gibi atom biçimlerini büyüklük ve küçüklükleriyle, eş deyişle nicelikleriyle birbirinden ayırıyor, farklılaştırıyorlardı. Onlara göre evren, sonsuz geçmişten sonsuz geleceÇe kadar birbirlerine çarpıp birbirlerini itmeyle devinen bir atomlar yıÇınıydı. Her şey, bu çarpma ve itmeyle gerçekleşen yer deÇiştirme devimi (mekanik devim)’nin zorunlu düzeni içindeydi. Yoktan varolma ve vardan yok olma diye bir şey yoktu, her şey bu çarpma ve itme devimiyle birleşen (doÇum) ve ayrılan (ölüm) özdeksel atomlardan oluşuyordu, bu oluşma ilksiz ve sonsuzdu. Evren, aralıksız ve sürekli bir nedensellik zinciri içinde akıp gidiyordu. Ruh, bütün duyu algıları, bütün düşünme de özdeksel atomdan ibaretti. Atomlar pürüzlü, düz, köşeli, tekerlek, yuvarlak, eÇri büÇrü, kanca, çengel biçimindeydiler ve sayısızdılar. Bölünmez (atom) ve parçalanamazdılar. “atomlar sonsuz boşluk içinde birbirinden ayrılmış; biçim, büyüklük, duruş, sıralanış bakımından birbirinden farklı olarak boşlukta sürükleniyorlar, birbirleri üzerine gelerek çarpışıyorlar. Bir bölümü birbirinden uzaÇa atılırken bir başka bölümü biçimlerin , büyüklüklerin, duruş ve dizilişlerin simetrisine göre birbirleriyle örülüp kalıyorlar”dı. Abdera düşünürlerinin bu özdekçi atom öÇretilerinde evren mekanik devim’le açıklanmaktadır. Bu mekanik devimli zorunlu olarak bir nedensellik zinciri meydana getirir, çarpan neden ve kendisine çarpılan sonuç’tur. (iten ve itilen). Bu nedensellik zinciri de zorunlu olarak bir aralıksızlıÇı , eş deyişle süreklilik’i gerektirir; kendisine çarpılan da bir başkasına da çarparak onun nedeni olacak ve bir sonuç meydana getirecektir, bu vuruşmalı devim araya hiçbir kesinti girmeksizin böylece sürüp gitmek zorundadır. Kısaca mekanizm , evreni bütün olguların bir nedensellik zinciriyle birbirlerine baÇlı bulundukları, sürekli bir yer deÇiştirme devimiyle açıklama anlayışıdır. Buysa vereni bir makine düzeni içinde görmektir, doÇa çarpma yasalarına göre işleyen bir makinedir. Devim özdeÇim içerdiÇi bir güç deÇildir, ona dışardan verilir; bu yüzden de oluşma aşamaları birbirinin içinden çıkmaz, yan yana dizilir. Demek ki doÇadaki bütün deÇişmeler diyalektik deÇil mekaniktir. Bu mekanikçi açıklama, doÇada özdekten başka hiçbir öÇe tanımamasına raÇmen, idealist bir açıklamadır. Mekanik hareketin sıraladıÇı neden-sonuç dizisi zorunlu olarak ilk ve son ereÇi gerektirir, buysa metafiziÇi gerektirmek demektir. nitekim mekanikçi özdekçilik, özdeÇi ilk devindiren dışsal gücün tanrı olduÇunu ileri sürmüştür. Mekanikçi Gerekircilik: her türlü nedeni mekanik nedene indirgeyen ve rastlantıyı nedensellik sayarak yadsıyan gerekircilik anlayışı... Bilimin temeli olan gerekircilik (determinizm) XVIII ve XIX yüzyıllarda fizikçi Newton’un mekaniÇinden etkilenerek mekanikçi bir anlayışa yönelmiştir. GerekirciliÇe göre her olgunun bir nedeni vardır. Mekanikçi gerekirciliÇe göreyse bu neden mekaniktir ve birbirinden baÇımsız bir neden sonuç zinciri halinde sürekli olarak tekrarlanır. Aynı nedenler aynı sonuçları doÇururlar, kendi nedeniyle belirlenen, sonuç da kendi nedeniyle aynılaşır ve kendisiyle aynı olan yeni bir sonuç meydana getirir. Bu demektir ki gelişme (evrim) ve sıçrama (devrim) olanaksızdır. MekaniÇin temel yasaları olan dinamik yasalara göre belli bir durum belli ve zorunlu durumlar zincirini meydana getirir ve belli bir durum bilinince bu durumun meydana getireceÇi daha sonra ki durumlar bilinebilir. Bu temelden yola çıkan Laplace ki mekanikçi gerekirciliÇe Laplace’çı gerekircilik de denir. DoÇayı harekete getiren bütün güçleri ve doÇayı teşkil eden bütün varlıkların birbirlerine karşı olan durumlarını belli bir anda bilebilecek ve bunları matematik formüllere baÇlayabilecek bir öke tasarlar ve böyle bir öke olsaydı evrenin en büyük cisimlerinden en küçük cisimlerine kadar hepsinin hareketlerini matematik formüllerde kolaylıkla toplayabilir ve geleceÇi de geçmişi de gözlerimizin önüne serebilirdi” der. Laplace’in bu ökesinin Laplace’in cini adı verilir. MEKANİKÇİ ÖZDEKÇİLİK DoÇal ve toplumsal olguların mekaniÇin yasalarıyla açıklanabileceÇini sana özdekçilik anlayışı. Mekanikçi özdekçilik, evreni özdeksel bir temele oturtmak ve bunun da, mekanik yer deÇiştirme devimiyle ve makinelerde olduÇu gibi zorunlu bir nedensellik içinde işlediÇini ileri sürer; ve böylece düşünceyi sınırlandırır, bütün süreçleri, ve bütün devim biçimlerini mekanik devime indirgemekle organik özelliklerin ve toplumsal yasaların anlaşılmasına engel olur. Mekanik ve matematiÇin evreni tümüyle bilmek için yeterli ilkeleri sunduÇunu savunur. Descartes evreni, kocaman bir makine olarak görür ve Hobbes canlı doÇayla cansız doÇayı bir ve aynı sayarak mekanik nedenlerle açıklar, ve tanrıyı bile “doÇal nedenlerin en üstünü” sayarak doÇalaştırır. Hobbes’a göre evrende her şey özdeksel, ruhsal, insansal, toplumsal her şey doÇal ve bundan ötürü de özdeksel nedenlerle belirlenmiştir. Ruh,irade vb. gibi özdeksel olmayan tasarımlar boş ve temelsiz önyargılardır; evrene bütün olup bitenleri bu gibi tasarımlardan ve düşlerden kurtararak matematikte olduÇu gibi zorunlu şemalara baÇlamalıdır. Mekanik yasalara göre kurduÇumuz işlettiÇimiz bir makinenin artık nasıl işleyeceÇini ve neler üreteceÇini önceden bilebilirsek, öylece evrensel belirlenişin tek kaynaÇı olan özdeksel nedenleri de bilmekle bir makinede olduÇu gibi önceden dilediÇimiz yönü verebiliriz. İşte bu anlayış katıksız bir mekanikçi özdekçilik anlayışıdır. METAFİZİK Felsefenin en temel konularını, bu konuların felsefe içinde işlenmesi açısından ele alan bilgi dalı. Tek tek ve farklı biçimlerde varolan nesnelerden ayrı, genel ve bir bütün olarak varlıÇın ya da varolmanın ne olduÇunu araştırır. Metafizik terimi felsefe tarihi boyunca bir yandan en üst felsefe disiplini olarak olumlu, bir yandan da boş ve anlamsız önermeler içeren bir alan olarak olumsuz anlamda kullanılmıştır. Metafizik deyimini ilkin i.ö. 1. yüzyılda Andronikos kullanmış ve Aristoteles’in ders kitaplarını sıralarken doÇa bilgisi derslerinden sonra gelen on dört kitabına Meta ta Phusika ( doÇa bilimlerini kapsayan kitaplardan sonra gelen kitaplar) adını vermişti. Nitekim bu kitaplarına Aristoteles de duyularla kavranan bilgi (fizik)’in üstünde saydıÇı usla kavranan bilgiyi kapsadıklarından ötürü ilk felsefe adını vermiş bulunuyordu. Aristoteles için bu felsefenin ilk’liÇi, bütün bilimler için gerekli ilkeleri incelemesinden ve saptamaya çalışmasındandı. Böylece metafizik, ilk kullanımında fiziÇin üstünde, ötesinde ya da dışında sayılan düşünce ile ilgili, düşünsel bir anlam taşımaktadır. İşte bu anlam, giderek onu idealizm ve ruhçuluk ile kaynaştırmış ve gerici bir dünya görüşü oluşturmuştur. Metafizikle bilinçli biçimde ilk uÇraşan ilk filozoflar Eski Yunan düşünürleridir. İlk kez bu düşünürlerin ele aldıÇı temel metafizik sorun, zihin tarafından bilgi nesnesi edinilebilen, ama gerçek dünyada bulunmayan şeylerin (soyut düşüncelerin, örneÇin sayıların), genel olarak biçimlerin varlıÇı ve niteliÇidir. Eski Yunan felsefesi algılanabilir gerçek dünya ile düşünülen zihinsel bir idea dünyasını ayırt etmiş, daha sonra metafizik ile ilgilenen felsefeciler de soyutlamalar ile tözler arasındaki ilişkiler üzerinde durmuşlar, bunların ikisinin de mi gerçek olduÇu, yoksa birinin ötekinden daha mı çok gerçeklik taşıdıÇı sorununu tartışmışlardır. Dolayısıyla doÇa, zaman ve uzam, Tanrı’nın varlıÇı ve nitelikleri gibi sorunları biçim ile idea arasındaki ilişkiyi kavrama çabasıyla irdelemişlerdir. Felsefe tarihinin ilk metafizikçileri Parmenides ve Platon’du. Sonraki yüzyıllarda metafiziÇin en önemli konularından biri olarak görünen dünya ile gerçek dünya ayrımı ilk kez bu düşünürlerce dile getirildi. Platon, sürekli deÇişen duyulur dünyanın geçici nesnelerinin karşısına, deÇişmeyen, duyulara verilmeyen, düşünce yoluyla ulaşılabilir bir dünya yerleştirdi. Aristoteles bunu farklı bir biçimde yorumladı. Ona göre madde her zaman kendi en üst biçimine doÇru sürekli bir devinim içindeydi. Dolayısıyla Aristoteles için maddi dünya organik deÇişim içindeki bir süreklilikti. HıristiyanlıÇın gelişmesiyle, ortaçaÇda dinsel etki alanına giren metafiziÇin ana sorunu Tanrı’ydı. Tanrı’nın varlıÇını kanıtlamak için çeşitli usavurmalar geliştirilirken, Tanrı ile dünya arasındaki ilişkiler (yaratılış, zamanın başlangıcı, Tanrı’nın dünya içinde varlıÇı vb.) metafiziÇin başlıca konuları oldu. Böylece ortaçaÇda metafizik tanrıbilim ile eş sayıldı. OrtaçaÇ egemenliÇi tümüyle Hıristiyan kilisesinin elindedir. Hıristiyan kilisesine göre dinsel dogmaların dışında hiçbir bilim yoktur, tek gerçek dinsel dogmalardır. Birçok aydın düşünceleri kapsadıÇı halde tanrıbilim ile eş sayılan metafiziÇin ortaçaÇda Hıristiyan kilisesi tarafından kullanılmasıyla ortaçaÇa karanlık çaÇ adı verilmiştir. 16. yüzyıldan sonra metafizik deyimi, ontoloji anlamında kullanıldı. Ne var ki bu varlık, “duylarla kavranılan dışındaki varlık” ve “görünüşlerin ardındaki kendilik” olarak ele alınıyordu. Hegel’e gelinceye kadar bu çaÇın metafiziÇi de, ortaçaÇın metafiziÇi gibi, bilimsel temelden yoksun kurgul görüşler ve varlıÇın duyularla algılanamayan kendiliÇi üstüne varsayılan yapıntılar olarak sürüp gitmiştir. Hegel metafizik terimine diyalektik karşıtı anlamını vermiştir. Metafizik deyimi, ruhçuluk temelinde birleşen şu anlamları kapsar: duyularla kavranılanların dışındaki varlıkların bilgisi, kendiliÇinde şey’in bilgisi, doÇanın ardında gizlenen ve ona imkan veren varlık bilgisi, mutlak bilgisi, ussal bilgi, madde olmayanın bilgisi, son erek bilgisi, doÇasal ve biçimsel olmayanın bilgisi, dogmacı bilgi, varlık yasalarını bulmak için düşünen benliÇin bilgisi. Rene Descartes, bütün varlıÇı temelde, yer kaplayan madde ile düşünen zihin olarak iki baÇımsız alana ayırdı. Bu kavrayış içinde Tanrı’nın konumu yalnızca, yalnızca maddeyi yaratmış bir ilk neden olmakla sınırlıydı; ilk yaratılıştan sonra her iki dünya da kendi yasalarıyla işliyor, aralarındaki ilişki de insanın ruhu ile bedeni arasındaki ilişki aracılıÇıyla kuruluyordu. MİMEMİS Taklit; benzetme, örnek alınan şeyi yeniden yapma. Kimi düşünürler sanatı, nesnelerin bir taklidi (mimemis), bir benzetmesi olarak görürler. MONAD Leibniz’in felsefesinde, sonul gerçekliÇi oluşturan , sonsuz küçüklükte ruhsal-maddi varlıklara verilen ad. Leibniz bu terimi felsefenin temel kavramı olarak kullanmıştır. Her monad bilinçlilik derecesine göre, öteki monadlardan farklılaşan tek, yok edilemez, dinamik bir tözdür. Monadlar arası gerçek bir nedensellik ilişkisi yoktur, ama her biri kendi içinde bir deÇişme ilkesini barındırır. Yaratılış sırasında Tanrı’nın kurduÇu düzende bütün monadlar birbirleriyle eş zamanlı olarak ayarlanmıştır. Bu yüzden de her monad öteki monadlardan etkilenmediÇi halde deÇişen gerçekliÇin tümünü olduÇu gibi yansıtır. Böylece farklılıklar dünyasına birlik egemen olur. Bu terim ilkin antikçaÇ Pitagorasçılarınca kullanılmıştır. Pitagorasçılara göre monad, ruhla özdeÇi aynı zamanda içeren, evrensel matematik bir birimdir ve “1” sayısıdır. Sonra Platon’un ideaları için kullandıÇı bu deyim Yeniplatoncuların dilinde tanrıyı dile getirmiştir. Monotheizm : Tanrının dünyadan ayrı ve tek olduÇuna inanma. En büyük tektanrıcı sistemler Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam olmakla birlikte pek çok dinde tektanrıcı öÇelere rastlanır. Tek tanrıcılıÇa dayalı bu üç dinde tanrı, birlik ve yalınlık(ezeli varlık olarak tanrı) özelliklerini taşır. Ayrıca sadakatin ve güvenirliÇin ifadesidir. Panteizm’deki tanrı anlayışından farklı olarak tektanrılıktaki tanrının kendi kişiselliÇi vardır. Kendi iradesiyle hem doÇal hem de tinsel dünyalar yaratmıştır. Tanrı aynı zamanda en yüksek iyiliÇin kaynaÇıdır. İbranice kutsal metinler, İsrailoÇullarının öbür tanrıların varlıÇını yadsımaksızın bir tanrıya tapmış olduÇunu gösterir. Hıristiyanlık’ta ise üçlü baba, oÇul, kutsal ruh üçlemesi vardır. Bunlar bu iki dini tektanrıcılıktan uzaklaştırmaktadır. Tektanrıcılık Hıristiyanlıkta ve Yahudilikte İslam’da olduÇu kadar vurgulanmaz. İslam inancına göre Allah birdir, varlıÇının başlangıcı ve sonu yoktur, yaratılmış şeylerin hiç birine benzemez. MORALİTE (ahlaklılık) Bir insanın iyi ve kötü açısından davranış biçimleri ve ahlaki düşünüşü. Ahlaki kurallar ile uyum içinde Mutçuluk Alm. Eudömonismus, Fr. eudrimonisme, Ing. eudaemonism, Yun. eudaimonismos, es. t. istisadiye Yaşamın anlamını mutlulukta bulan, insan eylemlerinin son ereÇi olarak mutluluÇu gören ahlak öÇretisi. Mutluluk kavramına verilen anlama göre mutçuluk öÇretileri türlere ayrılır: a. Hazcılık: Duyusal hazlara baÇlanan mutçuluk. b. Bireysel mutçuluk: Tek kişinin mutluluÇuna baÇlanan mutçuluk. c. Toplumsal mutçuluk: Toplumun mutluluÇunu, iyiliÇini erek olarak alan mutçuluk. Bu sonuncusu "OlabildiÇince çok insanın olabildiÇince çok mutlu olması." düşüncesiyle kesin formülünü bulur ve yarar açısından ele alınarak yararcılıÇa varır. |
| | |
| | #14 (permalink) |
| .::.SustuM.::. Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali: Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
| Cevap: Felsefi Terimler SözlüÇü NEDEN Bir olayı meydana getiren etken. Neden kavramını ilk olarak öznel nedenler ve nesnel nedenler olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Nesnel nedenler, insanın bilinç ve iradesinden baÇımsız olarak etken olan nedenlerdir. ÖrneÇin yoksul bir köylünün bilgisiz kalmasının nedeni böylesine nesneldir, onun bilinç ve iradesinin dışındaki yaşam koşullarından doÇmaktadır. Öznel nedenlerse nesnel nedenlerin insan bilincindeki yansımasına dayanan insansal faaliyetlerdir. ÖrneÇin bireyin şu ya da bu siyasayı izlemesinin nedeni böylesine özneldir,onun bilinç ve iradesine baÇlıdır. İkinci olarak temel nedenler ile temel olmayan nedenler diye ikiye ayrılabilir.bir etkinin zorunlu ve öznel niteliklerini temel nedenler rastlantısal niteliklerini temel olmayan nitelikler gerçekleştirebilirler. ÖrneÇin bir uçaÇın uçuşundan da temel neden uçaÇın motorudur, temel olmayan neden pervanelerdeki bir bozukluktur. Üçüncü olarak ise dış nedenler ve iç nedenlerdir. Bir nesne ya da olaya başka neden ve olaylarca yapılan etkiler dış nedenler bir nesne ya da olayın geliştirici iç çelişkileri iç nedenlerdir. ÖrneÇin ısı bir yumurtanın civcivleşmesi için dış neden, tohumsa, iç nedendir. Dış ve iç nedenler birbirleriyle baÇımlıdır. Birinin etkileyebilmesi öbürünün varlıÇına baÇlıdır ve biri öbürüne dönüşebilir. Nesnel İdealizm: İnsandan baÇımsız saltık bir düşüncenin ya da ruhsal ilkenin varlıÇını ve önceliÇini ileri süren idealizm anlayışı. Nesnel idealizm nesnel gerçekliÇi bireysel bilinçten üstün olarak tasarımladıkları genel bir bilince, indirger. Bu anlamıyla varlıÇın kaynaÇını insansal ruha indirgeyen ve maddeyi düşüncenin ürünü sayan nesnel idealizmin karşılıÇında kullanılır. Nesnel idealizmin savunucuları sonlu dünyayı tek gerçek olan zihnin bir yansıması sayarlar, gelip geçici olan sınırlı varlık, baÇımlı olduÇu sonsuz ve sınırsız bir varlıÇı gerekli kılar. Hakikat, dış düşünceler ve dış gerçeklikler arasında bir baÇlantı deÇil yalnızca düşünceler arasında bir uyum ilişkisidir. Nesnel idealizm; dinsel nitelikli öÇretilerden daha soyut bir görünüşe bürünür, gerçek dışı ve bilim dışı olmakla beraber, açıkça tanrılık varsayımın dile getirmeden evrenin temelinde ruhsal bir özün evrenden önceliÇini ileri süren metafizik bir anlayıştır. Nicelik: Nesnenin ölçme konusu olan yanı...Nicelikle nitelik baÇımlıdırlar, birbirlerine dönüşürler, ayrıştırılamazlar. Sadece nicel ya da sadece nitel olan hiçbir şey yoktur. Soyut kavramlar bile bu baÇlantıdan koparılamazlar. Her nesne ve olay, belli bir nitelik ile belli bir niceliÇin birleşimidir.Bu birleşimin bozulması o nesne ya da olayı başka bir olaya ya da nesneye dönüştürür. Bir şeyin neyse öyle kalması için niteliksel yanının niceliksel yanıyla belli bir oranda birleşmiş, dengeye girmiş olması gerekir. Denge bozulursa o nesne başka bir nesne olur. Fakat bir nesnenin nitelik deÇiştirmesi için az da olsa bir nicelik deÇişimi gereklidir. “Nicelik deÇişimi olmaksızın nitelik deÇişmesi mümkün deÇildir.”Nicelikle niteliÇin baÇımlı birliÇinde temel olan niteliktir, çünkü bir nesne ya da olayın az ya da çok sürekli bir biçimi vardır ve niceliksel olarak deÇişirken bu niteliksel varlık biçimini belli bir sınıra kadar sürdürür. NiteliÇin deÇişmesi için niceliÇin deÇişmesi zorunludur. , ama her nicelik deÇişimi nitelik deÇişimini gerektirmez. ÖrneÇin 1-99 ısı dereceleri arasında su niteliÇinde olan iki hidrojenle, bir oksijen, 0 derecede buz niteliÇinde ve 100 derecede de gaz niteliÇindedir. Her nitelik deÇişimi yeni nicelik deÇişimlerine yol açar NİHİLİZM Nihilizm siyasal açıdan her türlü siyasal düzeni yadsıyan görüşleri dile getirdiÇi gibi törebilimsel açıdan her türlü törebilim kurallarını ve deÇerlerini yadsıyan görüşleri ve bilgi bilimsel açıdan her türlü bilgiyi ve bilgilenme olanaÇını yadsıyan görüşleri dile getirir. Nihilizm temelde estatizmin bütün biçimlerini yadsır, yararcılıÇı ve bilimsel usçuluÇu savunur. Toplumsal bilimleri ve klasik felsefe sistemlerini bütünüyle reddeder. Yalın olgucu ve maddeci bir tutumla yerleşik toplumsal düzene baş kaldırmayı temsil eder, devlet, kilise, ya da aile otoritesine karşı çıkar. Yalnızca bilimsel doÇruları temel alır, ancak bilimin toplumsal sorunlarının üstesinden gelebileceÇini ve bütün kötülüklerin cehaletten kaynaklandıÇını kabul eder. Nihilist düşünce Ludwig Feverbach, Charles Darwin, Henry Buckle ve Herbert Spencer gibi düşünürlerin etkisinde kalmıştır. İnsanın beden ve ruhtan oluşan dualist bir yapısı olduÇunu reddettiÇi için kilisenin şiddetli tepkisine yol açmıştır. NİTELİK Nesnenin algılama konusu olan yanı “Nitelikler” nesne ve algıları neyseler o yapar, başka nesnelerden ve olaylardan ayırır, onları sınırsızca ve sonsuzca çeşitlendirir. Her nesnenin niteliksel yanı yanında niceliksel tarafı da vardır. Bu iki unsur birbirine baÇlıdır. Bir nesnenin sadece nicel ya da nitel yani olamaz. İkisi birbirine baÇlıdır. Nicelik özdeş olan nesne ve olaylar arasında, nitelik ise özdeş olmayan nesne ve olaylar arasında söz konusudur. Felsefe nitelik kavramı konuşma dilindeki gibi bir anlam taşımaz. Felsefede nitelik kavramı; yokluÇu o nesne ya da olayı neyse o olmaktan çıkaracak olan, nesne yada olayın bütünsel öz yapısını dile getirir. Nicelik deÇişikliÇi bir nesne ya da olayı belli bir sınıra kadar kendisi olmaktan çıkarmaz. Bir elma dilimlere bölünse de yine elmadır. Ama niteliksel deÇişme bir nesne ya da olayı kendisi olmaktan çıkarır. Bir elmayı yüksek derecede kaynatıp eritilirse elma olmaktan çıkar. Niceliksel deÇişme belli bir sınırda niteliksel deÇişmeyi gerektirir. NOMİNALİZM Genel kavramları gerçek saymayıp birer addan ibaret bulan öÇreti... Nominalizme göre genel kavramlar(tümeller), bir takım seslerden başka bir şey deÇildirler, bunlar insanların düşünce biçimlerine yakıştırdıkları birer addır ve hiçbir gerçeklikleri yoktur. XI. yy da Compregne papazı Rascelin tarafından ortaya atılan bu düşünce kiliseyi büyük bir ölçüde etkiledi. Çünkü bütün dinler temel kavramlar üzerine kuruluydu ve bu düşünce böylece dini gerçek saymıyordu. Bu yüzden orta çaÇ boyunca nominalizmi savunan kişiler ve buna karşın genel kavramlarının gerçek olduÇunu savunan “gerçekçiler”arasında kavgalar, tartışmalar olmuştur. Platoncu ve Aristotelesçi gerçekçiliÇin baÇnaz dinsel inançlarla bir arada düşünüldüÇü orta çaÇda nominalizm dinsel sapkınlık olarak nitelendirildi. Ama dinsel sonuçlar bir yana, nominalizm, Platoncu gerçekçiliÇi düşünmenin ve genel terimler kullanarak konuşmanın ön gerçeÇi olduÇu savını reddeder. Öte yandan Aristotelesçi gerçeklik kabul edilmiyor gibi görünse de Thomas Hobbes gibi ılımlı düşünürler tikeller arasında bazı benzerlikler olabileceÇini ve bunları tanıtlamak için genel bir sözcüÇün kullanılacaÇını yoksa konuşma ve düşünmenin olanaksız olduÇunu ileri sürerler Adcılık her ne kadar düşünmeyi ve konuşmayı zihinsel imgeler ya da dinsel terimler gibi simgelerle açıklıyorsa da düşüncenin simgelerin doÇru kullanımının ötesinde kalan yanı adcılıÇı bir tür kavramcılıÇa yöneltir. Bu nedenle kavramcılık arasındaki fark açık seçik belli olmaz. |
| | |
| | #15 (permalink) |
| .::.SustuM.::. Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali: Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
| Cevap: Felsefi Terimler SözlüÇü OLAYBİLİM = FENOMENOLOJİ (Os. Mebhasi şüûn, İlmi tetkik ve tavsifi hâdisât; Fr. Phénoménologie, Al. Phenomenologie, İng. Phenomenology, İt. Fenomenologia) Olayların ideal varlıÇını inceleme ve betimleme yöntemi... Olay (Fr. Phénoméne) ve bilim (Fr. Logie) sözcüklerinden yapılmış olan olaybilim (Fenomenoloji) deyimi Lambert, Kant, Hegel, Hamilton, Hartmann taraflarından çeşitli anlamlarda kullanılmış ve Alman düşiinürü Edmund Husserl (1859-1938) tarafından öznel idealist felsefe yönteminin adı olarak ileri sürülmüştür. Deyimin günümüzdeki yaygın anlamı, ona Husserl'in verdiÇi anlamdır. Husserl, bu yöntemiyle, nesnelerin ideal yapılarını betimleyerek felsefeyi bir bilimler bilimi'ne dönüştüreceÇini savunmuştur. Kant'ın ve onun temelleri üstünde yükselen Auguste Comte olguculuÇunun bir anlamda yasakladıklan felsefe, Husserl'e göre böylelikle yeniden ve en yetkin biçimde kurulmuş olacaktır. Husserl, bu anlayışııda, Platon idealizmiyle Leibniz ve Brentano öÇretilerine dayanmaktadır. Ona göre gerçek, Platon'un da ileri sürdüÇü gibi, saltık olmalıdır. Eşdeyişle her nesnenin, bizim ona verdiÇimiz anlamın ve yakıştırdıÇımız özeiliklerin dışında, kendine özgü ve kendinde olan, her zamanda geçerli ve deÇişmez bir yapısı vardır. Nesne, insanların deÇil, insanların dışında öncesiz ve sonrasız bir nesneler dünyasının varlıÇıdır. FiziÇin ürünü olmadıÇı gibi metafiziÇin ürünü de deÇildir. Kendi saltık ideal yapısı içindedir. Gerçek, böylesine ideal bir yapı taşıyanın niteliÇidir. GörüldüÇü gibi bu sav, tümüyle Platoncu bir savdır. Böyle bir savdan yola çıktıÇı halde Husserl, fenomenoloji yönteminde, gene de nesneleri, kendilerine yönelttiÇi bireysel insan bilincinin aynasında seyredecek ve kendi savıyla çelişkiye düşerek betimlemeye çalışacaktır. Husserl'e göre felsefe, nesnelere yöneltilmiş bilinç yoluyla nesnelerin özünü kavramak ve betimlemek bilimidir. Demek ki öznesiz nesne ne kavranabilecek ne de betimlenebilecektir. Dönüp dolaşıp Berkeley öznelciliÇine gelmek metafizik düşüncenin zorunlu sonucudur, Husserl de bu zorunlu sonuçtan kaçınamamaktadır. Husserl, saltık gerçek saydıÇı Platon'un saf öz'lerine ulaşabilmek için özetle şöyle demektedir: Kendime bakıyorum. Çeşitli bilgilerle doluyum. Bu bilgilerden öte çeşitli sanılarım da var. Bilgilerimle sanılarımın gerektirdiÇi davranışlarla yaşıyorum. Bilgiler, sanılar, davranışlar ortasında kendimi yitirmişim. Bilgilerimin, sanılarımın, davranışlarımın dışında acaba ben neyim? Özümün saf bilgisine —yani saltık gerçeÇe, Platon'un deyişiyie saf öze— varabilmek için bütün bilgilerimi, sanılarımı, davranışlarımı unutmam gerekir. Kendimi araştırırken bende ve çevremde dünyalı olarak ne varsa bir çantaya koyup ortadan kaldıracaÇım. Bütün verilmişlerden soyunacaÇım. Böylece, hiç bir kuşkuya kapılmaksızın saltık olarak var diyebileceÇim biricik varlıÇı, ben'imi inceleyip betimleyebileceÇim. Bu, bir ruhbilimsel araştırma deÇildir. Çünkü ruhbilim beni bilgilerim, sanılarım, davranışlarımla birlikte ele alır. Bense bütün bunlardan soyunuyor, sadece bir görünen (fenomen) olarak kalıyorum. O halde yapacaÇım bu inceleme, fenomenolojik bir incelemedir. Kendimi, sadece bir fenomen olarak inceleyeceÇim ve betimleyeceÇim. Kendimdeki ve çevremdeki bütün dünyalıları —eşdeyişle bilgileri, sanıları, davranışları— bir çantaya koyup ortadan kaldırınca (Husserl buna parantez içine almak diyor) ortada saltık bir ben (Absolut Ego) kalıyorum. Kendimden başka hiç bir şeyin bilincine varamam. Evreni kavramak için önce kendimi kavramalıyım. Kaldı ki kendimden başka hiç bir şeyi kavrayacak durumda da deÇilim (Buradaki öncelik Husserl'e göre bir zaman önceliÇi deÇil, bir düşünce düzeni önceliÇidir, çünkü zaman da paranteze alınmıştır). Kendimi kavramam için bir bilinç eylemi gerçekleştirmeliyim. Ben'im için kendini belli eden tek şey vücudum'dur. Vücudum, bütün nesneler içinde biricik nesnedir. Vücudum ne türlü bir nesnedir? Dıştan bakıyorum, gördüÇüm bir cisimdir. İçten bakıyorum, gördüÇüm bir organdır, cisimden bambaşka bir şey olan canlı bir organizmadır. Demek ki vücudum, hem cansız bir cisim hem de canlı bir organizmadır. Başka türlü bir deyişle canlı organizmam cansız cisimli bir şeydir. Bu bir ikilik deÇil, bir tekliktir. Organizmalıkla cisimlilik vücudunda birlikte vardır. Ben, vücutlu-ruhlu bir bütünüm. Ne vücudumu ruhumdan, ne de ruhumu vücudumdan atamam. İkisini de bir birliktelik içinde taşımak zorundayım, çünkü ben ancak böylelikle ben' im. Ben, somut psiko-fizik bir bütünüm. Bir cisim, eşdeyişle bir madde olan vücudumun aynı zamanda bir algı organı olması, vücudumun kendi kendime verilişini açıklamaktadır. Başkalarını algıladıÇım gibi kendikendimi de algılamaktayım. Sol elim özne olur, saÇ el nesnemi algılar; sonra saÇ elim özne olur, sol el nesnemi algılar. Vücudum bana çift olarak verilmiştir. Vücudum, sadece bir algı organı deÇil, aynı zamanda bir irade organıdır. Onu keyfimce —eşdeyişle irademe göre ve özgürce— kullanırım. Ben'imi, vücudumun içinde bir buyuran varlık olarak yaşarım. Her şeyi vücudumla denerim, evrene vücudumla açılırım Maddi ruhlu vücudum ölçümdür. Bütün dünyalılar —eşdeyişle bilgiler, sanılar, davranışlar— onunla anlam kazanırlar. Uzak ona göre, yakın ona göre, saÇ ona göre, sol ona göre, ötesi ona göre, berisi ona göredir. Bana verilen her şey vücudumla verilir, daha doÇrusu her şeyle birlikte bana vücudum da verilir. Başka'yı bilebilmek için, ben'i bilmek zorundayım (Husserl böylelikle bütün nesneleri ve tümelleri insan bilincine baÇlamakta, bireysel insan bilinciyle özdeşleştirmektedir). Kendi ben (Ego, fenomenoloji zorunlu olarak bir egolojidir)'imden başkasının beni (Alter Ego)'ne nasıl geçebilirim? Başka ben, bana diranebilen bir bendir. Başkasının vücudunun, ancak kendi vücudumla anlam kazanabileceÇini öÇrenmiş bulunuyorum. Başkasını, ancak kendi vücuduma dayanarak algılayabilirim (Husserl buna anlam aktarması diyor. Ona göre bilgi, nesneye yönelen öznenin bilincidir). Ama başkasının vücudunu kendi vücudum olarak deÇil, başkasının vücudu olarak algılamalıyım. İkisi arasındaki benzerlik'ten ötürü kendi vücudumdan aldıÇım vücut anlamını başkasının vücuduna aktarırım. Başka vücudun, benim için başkasının vücudu olarak varolabilmesi, kendi vücudumun örneklik etmesiyle mümkündür. Kendi vücuduma bakarak başka vücudun ne olduÇunu bilebilirim. İlk kurduÇum vücut kendi vücudum olduÇuna göre başkasının vücudunu kendi vücudumdan yapacaÇım bir aktarma ve çaÇrışımla kurarım. Bu çaÇırışım, nesnelerden birinin kayarak öbürünün anlamıyla birleşmesidir. Bilgilerimin, sanılarımın, davranışlarımın tümünü paranteze alıp ortadan kaldırmışım. Görünen (fenomen)'den başka hiç bir bilgim, bilgim olmayınca hatırlamam da yoktur. Dünyalı olarak hiç bir aracıdan yararlanmıyorum. Fenomenolojik tasarımlarımı düşünsel bir soyutlamayla elde ediyorum (Husserl'e göre düşünme, ruhbilimsel bir akt deÇil, düşüncenin zamandan ve mekandan soyutlanmış içeriÇidir). YaşadıÇım dünyalı daha iyi kavramak ve yeniden kurmak için, fenomenolojik yöntemle çalıştıÇım sürece, yaşadıÇım dünyadan isteÇimle vazgeçmişim. Çalışmam, demek ki. dünya-dışı bir çalışmadır. Elde ettiÇim tasarımları da bu açıdan deÇerlendirmek zorundayım; yani onlara hiç bir bilgi, sanı, davranış katamam. Elde ettiÇim fenomenler dünyalı fenomenler deÇildir, örneÇin vücut derken sözünü ettiÇim fizyolojik bir vücut deÇil, sadece cisimli-ruhlu saltık bir bütündür. Kendi vücudumdan aldıÇım bir anlam aktarmasıyla başkasının vücudunu kuruyorum. Şimdi iş, başkasının vücudundan başkasının beni'ne geçmektir. Başka ben'i, ilkin, vücudumun algısına dayanarak bir cisim olarak buluyorum. Onu denemeye başlayabilirim. Denemelerim sırasında bu cisme ait olan bir ben görüyorum. Sadece bir kanadını gördüÇüm kapının görmediÇim kanadını nasıl algılayabilirsem, vücudunu gördüÇüm başkasının benini de öylece algılayabiliyorum. Bu, bir varsayım, bir tahmin, bir sezgi deÇildir; doÇrudan doÇruya bir algıdır. Vücut, ruhlu bir cisimdir; ruh vücutta kendini verir. Bu verilişi, kendi vücudumda nasıl yaşamışsam, başkasının vücudunda da öylece yaşarim. Başkasının benini alagılayışım, elbette orjinal bir algılama deÇildir; başkasının benini dolaylı olarak, onun vücudu dolayısıyla algılamaktayım. Bu algılayış, başkasının vücudunu denemekle gerçekleştirilmiştir (Husserl bu denemeye fenomenolojik einfühlung diyor). Başkasının benini, böylece, kendi benim gibi yaşamaya başlıyorum. Kendi benimi hiç bir kuşkuya kapılmadan nasıl biliyorsam, başkasının benini de öylece bilmekteyim. Bu bilgi, bana tek başıma yaşamadıÇımı öÇretmektedir. Ben, ego'sunun içinde kapanmış biricik ben deÇilmişim, fenomenolojik egonun uçsuz bucaksız alanında başka benlerle birlikteymişim. Fenomenolojik anlamda başkası benim için öylesine temel bir varlık olmuştur ki artık onu kendi ben'imden ayıramam. Artık biliyorum ki kendi ben'imin içinde bir yabancı yaşamaktadır, içimde başkaları var, bende başkaları var. Demek ki ben onlarla birlikte ben'im. Şimdi, kendimi de daha bir aydınlık görüyorum. Kendimden başkasına gittim, başkasından da kendime geldim. Artık biliyorum ki ben-insan, ancak başka-insan'larla birlikte vardır. VarlıÇımı başkasına borçluyum. Kendimi aydınlık olarak kavrayabilmem için başkalarıyla birlikte olmam gerekiyormuş. Öyleyse dünya, benim için deÇil, bizim içindir (Husserl'in fenomenolojisi, böylece, egolojiden yola çıkarak sosyolojiye varmaktadır). Bu sonuç, beni, evrensel bir birliktelik içinde bulunan insan-kültür-toplum-tarih dünyasını algılamaya götürüyor (Husserl buna geist dünyası demektedir). Ben, işte böylesine bir dünyada yaşamaktayım. İnsanın çevresi, tek başına yaşayabileceÇi bir çevre deÇil. Bu çevreyi çevre eden başkalarıdır. Bu çevre, insanın başkalarıyla birlikte paylaştıÇı, ancak hakkı olan kendi payını alabileceÇi bir çevredir. Bu çevrede benim tek başına yapabileceÇim hiç bir şey yoktur. Ne yapabilirsem, başkalarıyla birlikte yapabilirim. Kendi ürünümde bile kendimi başkalarıyla birleştirmek zorundaşım. Çünkü kendi ürünümde bile zorunlu olarak başkaları var. Ben, insan olarak, özel bir varlık ortamında yer almışım. Bu ortamda yer almak zorundaydım. Bu zorunluk, tarihsellik'tir. Başkalarının beni zorunlu olarak getirip bıraktıkları noktada zorunlu olarak bulunurum. KonuştuÇum dil, onlarındır; yediÇim yemek, onlarındır; baÇlı olduÇu gelenek, onlarındır. VarlıÇım, bu sayısız başkalıkların içinde kımıldamaktadır. Kendimi denemem bana başkasını, başkasını deneme bana dünyayı, dünyayı denemem bana evreni, evreni denemem bana çok daha aydınlık olarak kendimi vermiştir. Evren, dünya, başkaları ve ben birbirimizi denemekle aydınlanabiliriz. Husserl, böylece, fenomenolojik yöntemle inceleyip betimleyerek fenomenolojik bir felsefeye varmaktadır. Bu felsefe, önsel idealist bir felsefedir. Bu yöntemin ve felsefenin metafizik alanda yankıları ve etkileri pek geniş olmuştur. Varoluşçuluk felsefesi bütünüyle bu temel üstüne kurulmuş bulunmaktadır. Varlıkbilim ve yeni-gerçekçilik akımları geniş çapta onun etkisi altındadır. Metafizik alan, nesneyi öznel bilince indirgeyip yeniden yarattıÇı savını ileri süren bu yöntem ve felsefeden yararlanmaktadır. Husserl fenomenolojisinin bütün idealist ve usaaykırı sonuçları, çaÇdaş burjuva felsefesinin başlıca dayanaklarıdır. Husserl fenomenolojisi, gerçeÇin nesnelliÇini yadsıyıp öznelliÇine de karşı çıkarak üçüncü bir yol aramak isteyen ve sonunda zorunlu olarak —çünkü üçüncü yol yoktur— öznelliÇe düşen felsefelerin ortak yanılgısını taşır. OLGU Gerçekleşmiş olan her şey... Olam ve olay birer olgu’dur. Olgu deyimi bu iki yakın anlamlı deyimden daha geniş kapsamlıdır ve ikisini de içerir. Olam zaman ve yer özellikleriyle ele alınan olgu, olay zaman ve yer özelliklerinden sıyrılmış olgudur. Olmuş olan her şey olgu’dur; bundan ötürü de olgu deyimi olası, olanaklı ve düşünsel, tasarımsal deyimleriyle karşıt anlamlıdır. Çünkü bu deyimler henüz gerçekleşmemiş olanı dile getirirler; gerçekleşmeleri muhtemeldir, mümkündür ya da gerçekleştirilmeleri düşünülmektedir, tasarımlanmaktadır ama henüz olmamış’lardır ve bundan ötürü de olgu deÇillerdir. Cladue Bernard “deneyimsel düşünceye yol gösterecek ve aynı zamanda onu denetleyecek tek gerçek olgulardır” der. Olay deneyim konusu olan olgu’ dur, ama onun deneyimini olgu denetler; çünkü olgu betimleyici ve somut, olay’sa çözümsel ve soyuttur. Olay deney konusu, olgu ise deney sonucudur. ÖrneÇin savaş, gerçekleşmiş olarak olgu , soyut olarak olay , belli bir yer ve zamanda geçmiş olarak olam’dır. Auguste Comte ve olgucu izleyicileri (pozitivistler) bizim algı dediÇimize olgu derler. Onlara göre sadece duyumlarımız ve algılarımız dolaysız verilerdir, bunları incelemekle yetinmemiz gerekir. Kierkegaard ve varoluşçu izleyicilerine (egzistansiyalistler) göre insan anlaşılamayan ve hiçbir açıklanması bulunmayan bir salt olgu’dur. Ve kendisine yabancı bir dünya içine atılmıştır. Mantık açısından da bilim, olgulardan önermeler çıkarır ve bu önermeleri olgularla tanıtlar. Bir olguyu açıklamak demek, onu başka olgulara indirgemek demektir. Ne var ki açıklanamayan, eş deyişle başka olgulara indirgenemeyen olgular da vardır. ÖrneÇin herhangi bir şeyin varlıÇı, böylesine bir olgudur. Kızgın bir sobaya elinizi dokundurduÇunuzda elinizin yandıÇından şüphe edemezsiniz, bunlar kesin olarak verilmiş olgulardır. DoÇa bilimleri ve genellikle bilim sadece olguları açıklamakla yetinmez, onları en yalın bir biçimde açıklamaya çalışır. Bilim olguları sadece yasalara baÇlamaya deÇil en yakın yasalara baÇlamaya çalışır. Olgular, deneyin saÇladıÇı gerçek verilerdir. Deneyimsel yöntemde olgulara dayanılır ve deneyimler ancak olgulara başvurularak denetlenebilir. OLGUCULUK (Pozitivizm) Alm. Positivismus, Fr. positivisme, İng, positivism, es. t. ispatiye Araştırmalarını olgulara, gerçeklere dayayan, fizikötesi açıklamaları kuramsal olarak olanaksız, kılgılı olarak yararsız gören; deneyle denetlenmeyen soruları sözde soru olarak niteleyen felsefe doÇrultusu. Terim olarak, A. Comte'un felsefeye getirdiÇi bir kavramdır. OlguculuÇun temel kavramı olan olgu olgucular arasında türlü anlamlarda kullanılagelmiştir; ancak hepsinin birleştiÇi , doÇa bilimlerinin evren tasarımına ve yöntemlerine uyma zorunluluÇudur. OlguculuÇu dizge olarak kuran A. Comte'dur, ama Comte'dan önce D. Hume, d'Alembert ve Turgot da aynı doÇrultudadırlar; başka temsilcileri: Mill, Spencer, Mach, Avenarius vb. OLUMSUZLANMANIN OLUMSUZLANMASI Eylemsel ve tarihsel özdekçi öÇretinin açıkladıÇı üç büyük evrensel yasadan biri... Karşıtların birliÇi ve savaşımı yasası ile nicelikten niteliÇe geçiş yasası adlarını taşıyan öteki evrensel yasalarla birlikte olumsuzlanmanın olumsuzlanması yasası doÇanın, bilincin ve toplumun evriminde geçerli olan evrensel bir yasadır. Sonsuz ve sınırsız evrim, tüm evrende bu üç yasanın izlemesiyle gerçekleşir. Sonsuz ve sınırsız evrende sonlu ve sınırlı nesne ve olaylar, bu yasalarla doÇar, büyür ve ölürler. Ne var ki ölümleri de yeni bir doÇumu saÇlamak, eş deyişle genel gelişmeyi gerçekleştirmek içindir. Her yeni eskir ve yerini yenisine bırakır. Eskinin yerini yeniye bırakması olumsuzlanmanın olumsuzlanmasıdır. Çünkü eski bir zamanlar yeniydi ve kendisinden eski olanı olumsuzlayarak varlaşmış ve yeni olarak kendini meydana koymuştu. Şimdi ise bu olumsuzlayan yeni, kendisinden daha yeni tarafından olumsuzlanmaktadır. Bundan ötürüdür ki Marx. “eski varoluş biçimleri olumsuzlanmadıkça hiçbir alanda gelişme olmaz.” der. Evrende her nesne, olay ya da süreç birbirlerini karşılıklı olarak yok etmeye çalışan çeşitli karşıt yönler ve eÇilimler taşır. Bu onların savaşımıdır. Ama bütün bu karşıt yönler ve eÇilimler, aynı zamanda birbirleriyle sıkıca baÇımlıdırlar, biri olmadan öbürü de olmaz. Bu da onların birliÇidir. Gelişme sürecinde yeninin eskiyi olumsuzlaması, karşıtlar arasındaki çelişkilerin çözülmesinden ve aşılmasından başka bir şey deÇildir. ONTOLOJİ VarlıÇı bütünüyle inceleyen felsefe dalı; varlıkbilim. Bir bütün olarak varlıÇı ele alan ve var olanların en temel niteliklerini inceleyen felsefe dalı. Ontoloji terimi ilk kez 17. yüzyılda kullanılmakla birlikte, felsefi bir yaklaşım olarak ele alınması eski Yunan’a, özellikle Aristoteles’e deÇin iner. Aristoteles, sonradan Ta meta physike ( metafizik) adıyla derlenen metninde işlediÇi ve “ilk felsefe” adını verdiÇi disiplin için, “varlıÇı varlık olarak ele almak” deyimini kullanmıştı. Ama Platon’un idea öÇretisi ya da Sokrates öncesi filozofların “arkhe” arayışları ontoloji alanında ilk bilgisel çabalar sayılabilir. HıristiyanlıÇın egemen olduÇu orta çaÇda Aquino’lu Thomas Aristoteles’in çalışmasından yararlanarak Tanrı’nın varlıÇını savını temellendirmek için ontolojik yaralanmıştır ve Aristoteles’in bu çalışmasını “Tanrı’nın yarattıÇı varlıkların bilgisi” olarak tanımlamıştır. Thomas, Katolik dogmalarına bir temel bulabilmek için bu Aristotelesçi felsefeden yararlanmıştır. Böylece arta çaÇda ve yani çaÇda metafizik terimi, ontolojinin ele aldıÇı alana ilişkin kullanılmaya başlanmıştır. Bu arada, yeniçaÇ biliminin gelişmesine koşut olarak gittikçe olumsuz bir içerik kazanan metafizik terimine, bilimdışı, anlaşılmaz konularda düşünmek gibi bir anlam yüklenmiştir. 17. yüzyılda Alman düşünürü Wolf, ontolojiyi temel ilkeler bilimi olarak tanımlar ve duyu dışı özdeksiz bir varlık tasarımının temel yapısını, türlerini ve biçimlerini inceler. ÇaÇdaş ontolojici Hartmann’a göre ontolojinin öteki bilimlerden başkalıÇı, öteki bilim dalarının bir iş bölümü anlayışı içinde var olanı çeşitli alanlara bölerek sadece o belli alanlarda araştırmalarına karşı ontolojinin var olanı bütünlüÇü içinde ele almasıdır. ÖrneÇin astronomi gök varlıklarını, jeoloji madensel varlıkları incelediÇi halde ontoloji bütünüyle varlıÇın varoluş ilkelerini inceler. Tarihsel süreçte Kant, Schelling ve Hegel gibi büyük Alman idealistleri ontolojiye karşı çıkmışlardır. Ontolojinin orta çaÇdan gelen kofluÇu ne idüÇü belirsizliÇi, inaksallıÇı gözlerinden kaçmamıştır. Ontolojinin yerine Kant “deneyüstü felsefe”yi, Schelling “aşkın düşünceciliÇi”, Hegel “mantık”ı önermişlerdir. Bu düşünürlerden sonra saf felsefe olarak ontolojik ya da metafizik yaklaşım bir yandan gözden düşerken, bir yandan da daha temelli bir biçimde ele alınmaya ve işlenmeye başlanmıştır. Fenomonolojinin kurucusu Edmund Husserl ontolojiyi “anlamlı davranışların içeriÇini inceleyen” felsefe dalı olarak tanımladı. Buna göre ontoloji, felsefede var olan nesnelere ulaşmayı saÇlayan davranışları inceleyen disiplin idi. Husserl’in öÇrencisi, Heidegger, varlıÇın temel bir varlıksal anlam taşıdıÇı bir varlık türünü arayarak buna, insan ya da kişi yerine “ orada olmak” adını vermiştir. ÖDEV AHLAKI Kant'ı ahlak görüşü. Ahlaki eylemde bulunmayı ahlak yasasına uyma olarak kabul eden öÇreti. ÖNCESİZLİK-SONRASIZLIK Başı ve sonu olmayan süreklilik. Zamandan baÇımsız olma. Ezeliyet-ebediyet. ÖNSEZİ Temellendirilemeyen duygu. Bilinmeyenin, gelecekle ilgili olanın önceden duyulması, doÇru gibi sayılması. ÖZ Bir nesneyi neyse o yapan gereçlerin tümü. Tarih boyunca öz için deÇişik tanımlar yapılmıştır. 1)Platon göre idea anlamında kullanılmıştır. Ona göre bütün varlıkların özleri ideadır. 2)Aristoteles bu deyimi metafiziÇinde ve mantıÇında deÇişik anlamlarda kullanmıştır. Aristoteles metafiziÇinde öz deyimi töz ile anlamdaştır, “özdekle bitişik olmayan töz öz diyorum” der. Bu anlamda öz deyimi, töz deyiminden soyut ve varlık deyiminden düşünsel olmasıyla ayrılır. Buna karşı Aristoteles mantıÇında öz somut varlıktır, “sözgelimi insan, at özdür.”der. bu somut özleri de birinci ve ikinci özler olmak üzere ikiye ayırır. Birinci özler bireysel olarak, ikinci özlerse türdel olarak ele alınan özlerdir. Şöyle der “ikinci öz diye birinci anlamda alınan özlerin içinde bulundukları türlere denir. Ne var ki bu türlere cinslerini de eklemek gerekir. Sözgelimi birey olarak insan, insan türünün içine ve türün cinsi de hayvandır. Öyleyse ikinci öz diye bu sonuncu özler, yani tür olarak insan ve hayvan gösterilir. 3)Fransız varoluşçusu Sartre’a göre öz, varlaşmayla meydana gelir ve varoluştan önce yoktur. İnsan, kendini ne yapar ve nasıl yaparsa odur. İnsandan başka bütün varlıklar önceden belli bir öz’e göre varlaşırlar. ÖrneÇin bir masa yapmak için önce masanın özünü tasarlarız, sonra testereyi ve keresteyi alıp o özü varlaştırırız. Bir bezelye taneciÇi bezelye özünden, bir papatya yapraÇı papatya özünden meydana gelir. İnsansa bir insan özünden meydana gelmez, insanın özü varoluşundan sonradır. Sartre’a göre öz, varlıÇı belirleyen anlamındadır ve varlıÇın herhangi bir özle belirlenmediÇi dile getirilmiştir. 4)Alman düşünürü Kant’a göre öz, kendinde şey ve phenomenon karşıtı olarak noumenon’dur. Asla bilinemez. Bizler sadece nesnelerin görünüşlerini bilebiliriz, kendinde ne olduklarını bilemeyiz. ÖZDEKSİZCİLİK Alm. Immaterialismus, Fr. immaterialisme, İng. immaterialism, es. t. gayr-i maddiye 1- ÖzdeÇin kendine özgü bir gerçekliÇi olmadıÇını kabul eden öÇreti. 2- Evrenin temelinin ve genellikle gerçekliÇin özünün cisimsel olmadıÇını öne süren öÇreti. 3- Ruhun cisimsei olmadıÇını öne süren öÇreti. (Özdeksizcilik teriminin yaratıcısı olan Berkeley, bu sözcüÇü kendi felsefesi için kullanmıştır.) Özdeş : Bir ve aynı olan, bir ve aynı anlama gelen. ÖrneÇin Panteizmde Tanrı ile DoÇa özdeştir. Öznel İdealizm: Nesnel varlıÇı insansal bilincinin ürünü sayan idealizm anlayışı, öznel idealizm, varlıÇın kaynaÇını insansal ruha indirger ve maddeyi düşüncenin ürünü sayar. Nesnel idealizmcilerle öznel idealizmcilerin savları hemen hemen yok gibidir. Her ikisi de tanrı bilime felsefesel bir temel saÇlamada birleşirler, her ikisi de metafiziktir, her ikisi de felsefenin temel sorununun da ruha öncelik tanıyıp nesnel gerçekliÇi yadsırlar, gerçeklikten yola çıkmayı düşünsel varsayımlar oluştururlar, her ikisi de gizli ya da açık, bilime karşıdır ve bilinemezcidir. Öznel düşüncellik tarihsel süreçte çeşitli biçimlerde ileri sürülmüştür: ŞüpheciliÇi yöntem olarak kullanan bütün Yunan düşünürleri, başta Protogoras olmak üzere hemen bütün sofistler , başta Pyrrrhon ve Ainesidemos olmak üzere bütün şüpheciler, başta Arkesilaos ve Karneades olmak üzere bütün Sokratesçi şüpheciler öznel düşüncelciliÇe düşmekten kaçınmamışlardır. Bunun nedeni de bütün şüphecilerin; duyumların, nesnelerin niteliklerini yansıttıÇı olgusunu yadsımalarıdır.UsçuluÇun kurucusu Fransız düşünürü Rene Descartes’in metafiziÇi, nesneyi, insan zihninin bir tasarımı saymakla tümüyle öznel düşünceci bir öÇretidir. Nesnel gerçekliÇi yadsıyan ve tek geçerliÇin insan duyumlarından ibaret olduÇunu savunan İngiliz düşünürü David Hume’in, Alman düşünürü Imanuel Kant’ı hazırlayan şüpheci öÇretisi de açık bir öznel düşünceciliktir. Öznel düşünceci öÇretilerden biri de Fransız düşünürü Auguste Comte’un olguculuÇudur. Çeşitli öznelci öÇretilerde çeşitli adlar altında ileri sürülen algı’ların olguculuktaki yeni adı da olgu’dur. Olgucular olgular sözünden algılar’ı anlarlar. Onlara göre bize araçsız olarak verilen tek bilgi olgular,eş deyişle algılarımız ve duyularımızdır. Bilim bunlarla yetinmeli, başkaca bilgiler edinme isteÇine boşuna kapılmamalıdır. Bu ise nesnel dünyadan kopmayı ve kendi bilinci içine kapanmayı, eş deyişle öznel düşünceciliÇe düşmeyi dile getirir. Heidegger’e göre “evren, ancak, içinde insan bulunduÇu oranda vardır.” Demek ki nesnel gerçekliÇi yaratan insandır ve insansız nesnel gerçeklik yoktur. |
| | |
| | #16 (permalink) |
| .::.SustuM.::. Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali: Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
| Cevap: Felsefi Terimler SözlüÇü PARADOKS Kökleşmiş kanılara aykırı olarak ileri sürülen düşünce. Kendi içinde çelişkiliymiş gibi görünen, mantıksal olarak hem doÇruluÇu, hem de yanlışlıÇı kanıtlanabilen önerme. AntikçaÇ Yunanlılarında paradoks deyimi yaygın düşünceye aykırı düşünceyi dile getiriyordu ve özellikle Parmenides ile Zenon’un aporia (çıkmazlık)’larıyla antinomia (çatışkı)’larında örneklenmişti. Metafizik düşünce sisteminin temeli olan biçimsel mantık ve onun çaÇdaş biçimi dizi kuramları bu aykırı düşünce’yi mantıksal bir çelişme olarak tanımlar. Bundan başka metafizik yapılı çaÇdaş fizikçiler de birtakım kozmolojik paradokslar ortaya atmaktadırlar. Matematik mantıkçı Bertrand Russel’e göre “kendi kendine tıraş olmayanları tıraş eden bir berberin kendi kendini tıraş etmesi” çok önemli bir mantıksal paradokstur. Oysa tıraş etmesini bilen bir berber kendi kendine tıraş olamayanları tıraş ettiÇi gibi kendi kendine tıraş olabilen insanları da tıraş eder. ÖrneÇin “bir şeyin hem kendisi olması ve hem de aynı zamanda başkası olması” biçimsel mantık açısından büyük bir çelişme, diyalektik mantık açısından pek basit bir gerçektir. Bunun gibi kozmolojik paradokslarda belli bir ortamda geçerli fizik yasalarını başka ortamlara uygulamaktan doÇmaktadır. Mantıksal olsun ya da fiziksel olsun , bir yanlış koyum ya da bir bilgi yoksunluÇu, genellikle de diyalektik bilgiden yoksunluk yatar. Ünlü Aşil Kanıtı’nda olduÇu gibi basit şaşırtma hileleriyse tümüyle bilim dışıdır. PANTEİZM Bir bütün olarak kavranan evrenin Tanrı ile özdeş olduÇu ve evrende açıÇa çıkan bileşik töz, güçler ve yasalar dışında Tanrı olmadıÇı öÇretidir. Panteizmin çok çeşitli biçimleri vardır. Bunlar biri bütün olarak doÇaya bilinç atfeden pansişizmden dünyanın yalnızca bir görüş ve temelde gerçek dışı olduÇunu ileri süren akozmik panteizmine ussal Yeni Platoncu ya da türümcü görüşlerden sezgici ve gizemci görüşlere kadar deÇişir. Batı felsefesinin yakın dönemlerinde panteizm düşüncesini en yetkin biçimde dile getiren Spinoza’dır. Sonsuz niteliklere sahip bir tek sınırsız varlıÇın olabileceÇini öne süren Spinoza’ya göre Tanrı ve doÇa aynı gerçekliÇe verilen iki ayrı addan başka şeyler deÇişti. Tersi durumunda Tanrı ve dünya birliÇinin Tanrıdan daha büyük bir bütünlüÇü olurdu. Spinoza Tanrının gerekliliÇinden dünyanın gerekliliÇini içerdiÇini özgürlük olanaÇının bulunmadıÇını belirtti. Panteizm dogmalara baÇlı Hıristiyan ilahiyatçılar tarafından yaratıcı ile yaratılan arasındaki ayrımı yok ettiÇi, Tanrıyı belirsizleştirdiÇi, aşkın yerine bütünüyle içkin bir tanrı kavaramı öne sürdüÇü, insanın ve tanrının özgürlüÇü düşüncesini dışladıÇı gerekçeleriyle reddedildi. PERİPATETİKLER Alm. Peripatetiker, Fr. peripateticien, İng. Peripatetics, Yun. peripatetikos = gezinenler, es. t. Meşaiyun Aristoteles'in yandaş ve öÇrencileri. Aristoteles felsefe tartışmalarını ve konuşmalarını bir aşaÇı bir yukarı gezinerek yaptıÇı için, okulu Peripatos adını almıştır. PİRONCULUK Alm. Pyrrhonismus, Fr. pyrrhonisme, İng. Pyrrhonism, es.t. Pironiye Yunan filozofu Pyrrhon'un kurduÇu kuşkucu okul ve düşünce doÇrultusu. Temel kavramı-ı yargısızlık (epokhe) ve ondan çıkan--> sarsılmazlık (ataraksia)dır.. PİTAGORASCILIK Alm. Pythagoreismus, Fr. pythogorisme, İng. Pythagoreanism, es. t. Fisagoriye Pythagoras ve ona baÇlı olanların felsefe, matematik, ahlak ve din öÇretisi. Bu öÇretinin en belirgin görüşleri: a. Sayı varlıÇın ilkesidir; nesnelerin özü "varlıÇın ana özdeÇi" sayıdır. b. Evren y |