![]() |
| |||||||
| Kayıt ol | Bloglar | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Klavye Link | Arama | Bugünki Mesajlar | Okundu Kabul Et |
| Felsefe Bölümü Felsefi Terimler, Felsefe Alanları, Felsefe Tarihi, Büyük Düşünürler,Felsefik Sözler ve Felsefik (Derin) Muhabbetler |
| Etiketler: terimler felsefi |
![]() |
| | LinkBack | Seçenekler | Stil |
| | #1 (permalink) |
| .::.SustuM.::. Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali: Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
| ABSÜRD Anlamsal öÇeleri birbiriyle baÇdaşmayan... Mantık açısından mantık kurallarına aykırı olanı dile getirir. Saçma bir düşünce , öÇeleri birbirini tutmayan , birbiriyle baÇdaşmayan düşüncedir. Saçma bir yargı kendi içinde tutarsızlıÇı olan ya da tutarsızlıÇı içeren bir yargıdır. Anlamsız ile saçma aynı anlamda deÇildirler. Saçmanın bir anlamı vardır fakat yanlıştır anlamsızın ise hiçbir anlamı yoktur. Saçma, felsefede usa aykırılıÇı dile getirir. Usa aykırı olan her şey saçmadır. Saçma doÇru ile yanlış arasında yer alan üçüncü bir kavramdır. Yanlış ile karıştırılmamalıdır. Her yanlış saçma olmayabilir AGNOSTİSİZM İnsanın, kendi deneyimleriyle elde ettiÇi olguların ötesinde hiçbir şeyin varlıÇını bilemeyeceÇini ileri süren öÇreti. Agnostisizm hem bir terim , hem de felsefi kavram olarak Thomas Huxley tarafından ortaya atıldı. Huxley agnostik sözcüÇünü hem geleneksel Yahudi-Hıristiyan tanrıcılıÇını, hem de tanrıtanımazlık öÇretisini reddederek Tanrının varlıÇı sorununu ortada bırakan düşünürler için kullandı. Terim daha sonra geriye götürülerek bütün bilinemezci öÇretileri kapsamıştır. Agnostisizm, tarihsel olarak bilimin denetiminden yoksun insan düşüncesinin düştüÇü büyük yanılgılara bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. İlk tepkiyi Yunan antikçaÇ bilgicilerinden duyumcu sofistler vermiştir. Onlara göre bilgi duyuların sonucudur ve duyular dışında bilgi edinemez ve herkes için geçerli bilgi olamaz. AHLAK İnsanların toplum içindeki davranışlarını ve birbirleriyle ilişkilerini düzenlemek amacıyla başvurulan kurallar dizgesi, başka insanların davranışlarını olumlu ya da olumsuz biçimde yargılamakta kullanılan ölçütler bütünü. Tarih boyunca her insan topluluÇunda ahlak dizgesi var olmuştur. Bu dizge toplumdan topluma ve aynı toplum içinde çaÇdan çaÇa deÇişiklik gösterir.Nesnel ya da toplumsal ahlak, insanın toplumun öteki bireylerine karşı ödevini içerir. Bu kurallar yazılı olmadıÇı için biçimsel bakımdan hukuktan farklı olmakla birlikte, gene de ahlak ile hukukun örtüştüÇü, hatta özdeşleştiÇi durumları vardır. Toplumsal yaşama egemen olan hukuk kurallarıyla nesnel ahlak arasında sıkı bir baÇ vardır. Toplumun genel ahlak görüşlerine ve toplumsal vicdana uygun düşmeyen hukuk düzenlemeleri, kendilerinden beklenen toplumsal işlevi yerine getiremeyeceÇinden uzun ömürlü olmaz AHLAK DUYGUSU Ahlaki davranışların kaynaÇı olan duygu AKADEMİ (Akademia) Platon'un kurduÇu felsefe okulunun adı. AKILCILIK Bu dünyadaki bilgileri(akılcıların güvenilmez buldukları) duyu ve algılarımıza dayanarak deÇilde, aklımızı kullanarak elde edebileceÇimizi ileri süren görüştür. Bu dünyanın bilgisine duyu ve algılarımızı kullanmadan ulaşamayacaÇımızı savunan karşı görüş ise deneycilik olarak bilinir. AKIL YASALARI Aklın özdeşlik, çelişmezlik, yeter neden ilkeleri ALGI (Os. İdrak, Şuur, Teferrüs, Fr. Perception, Al. Perception, Wahrnehmung, Empfindung, Erfassung, İng. Perception, İt. Percepzione) Nesnel dünyayı duyular yoluyla öznel bilince aktarma. 1. Etimoloji : Algı terimi, dilimizde de, Batı dillerinde de olduÇu gibi almak kökünden türetilmiştir. Batı dillerindeki perception terimi, Hint-Avrupa dil grubunun almak anlamındaki kap kökünden gelir, ilkin Latinceye aynı anlamda capere sözcüÇüyle geçmiştir. 2. Felsefe : Algı, dış dünyanın duyumlarla gelen imgesinin bilinçte gerçekleşen tasarımıdır. Nesneler duyu örgenlerini etkiler. Bu etki bilince aktarılır. Ne var ki algı, arı duyumlardan, ansal bir işlevi gerektirmesiyle ayrılır. ÖrneÇin görme duyumuz, her iki gözümüzde ve çeşitli planlarda beliren iki aÇaç imgesi getirir. Bu iki aÇaç imgesi ansal bir işlevle tekleşir. Tekleşen bu imgeye, bellekte biriken esli algılardan gerekli olanlar da çaÇrışım yoluyla eklenkikten sonra aÇaç algısı gerçekleşmiş olur. Özellikle görme, işitme ve dokunma duyuları insanın bilincine kavram ve düşünce yapımı için algısal gereçler taşırlar. Algı işlemini tarihsel süreçte duyumcular aşırı bir savla sadece duyuların, uscular da aynı aşırılıkta başka bir savla sadece usun ürünü saymışlardır. Oysa algı duyusal-ansal bir işlevdir. Alman düşünürü Leibniz'e göre de algı, bilinçdışı bir işlevdir. Algı, gerçek anlamında, öznenin, kendisinin dışında olanı alması demektir. Bununla beraber ruhbilimciler ruhsal edimlerle ilgili olarak, dış algı'ya karşı bir de iç algı'nın sözünü ederler. Felsefede algı terimi üç anlamda kullanılır : Algılama gücü, algı işlevi, algı olgusu. 3. Ruhbilim : Ruhbilimde bir deneÇin belli bir süreden birbirinden ayırdedilebilen tepkiler gösterebildiÇi çevrenin tümüne algı alanı (Fr. Champ de perception), algının beyinde gerçekleştiÇi süreye algı süresi (Fr. Temps de perception), algının parçaları arasındaki ilişkilerden oluşan yapıya algısal yapı (Fr. Structure perceptionelle), çeşitli nesnelerin bir bütün olarak ya da bir nesnenin özelliklerine ayrılmaksızın algılanmasına algısal birlik (Fr. Unite perceptionelle), duyularla gelen algısal gereçlerin bütünlenmesine ve anlamlandırılmasına algılaştırma (İng. Perceptualisation), ses iletiminin bozulmasından doÇan saÇırlıÇa algılama saÇırlıÇı (Ing. Perception deafness), algılayarak öÇrenmeye algısal öÇrenme (Ing. Perceptual learning), belli bir örneÇe uygun olarak algılama eÇilimine algısal kurgu (Ing. Perceptual set), denir. Bk. Duyu, Duyum, Bilinç, Algıcılık, Algılanır, Algılanmaz, Algın, Algı KarşıklıÇı, Algı IşıÇı. ALİENATİON (Yabancılaşma) İnsanın çevresinden, işinden, emeÇinin ürününden ya da benliÇinden uzaklaşma ya da ayrılma duygusunu dile getiren kavram.ÇaÇdaş yaşamın çözümlenmesinde çok kullanılan bu kavram deÇişik anlamlara gelir. 1)Güçsüzlük: İnsanın geleceÇini kendisinin deÇil, dış etkenlerin, yazgının, şansın ya da kurumların belirlediÇini düşünmesi 2)Anlamsızlık: Herhangi bir alanda etkinliÇin kavranabilirlik ya da tutarlı bir anlam taşımadıÇı ya da genel olarak yaşamın amaçsız olduÇu düşüncesi. 3)Kuralsızlık: Toplumca benimsenmiş davranış kuralarına baÇlılık duygusunun yokluÇu ve dolayısıyla davranış sapmalarının, güvensizliÇin, sınırsız bireysel rekabetin yaygınlaşması. 4)Kültürel Yaygınlaşma: Toplumdaki yerleşik deÇerlerden kopma duygusu. 5)Toplumdan Yalıtlanma: Toplumsal ilişkilerden dışlanma ya da yalnız kalma duygusu. 6)Kendine Yabancılaşma: İnsanın şu ya da bu şekilde kendi gerçekliÇini kavrayamaması Terimi en iyi bilinen anlamıyla Karl Marx kullanmıştır. Marx’a göre bu kavram, insansal ürünlerin insanı boyunduruÇu altına alan karşıt güçler haline gelmeleri ve bunun sonucu olarak da insanı insan olmayana dönüştürmeleri sürecini dile getirir. Tarihsel süreçte insan , tarihsel ve toplumsal yasaların bilgisini edinip onlara egemen olamamasından ötürü, toplumsal gelişmeyi insansal özünü geliştirici bir biçimde geliştirememiştir. Toplumsal yasaların bilincine varmadan toplumsal gelişmeyi bilinçle ve insanca yönetmek olanaksızdı. Bu bilgisizliÇin sonucu olarak, tarihsel süreçte hep kendisine yabancı, eş deyişle insansal olmayan ürünler ortaya koymuştur. Bundan ötürü insan, yarattıÇı özdeksel ve tinsel dünyasını durmadan zenginleştirdiÇi halde bizzat kendisini özdeksel ve tinsel olarak durmadan yoksullaştırmıştır. Bunun sonucu olarak insan , bizzat kendi kendisine yabancılaşmış ve insan olmayana dönüşmüştür. ALOGİSME (Fr. Mantık) Mantıkdışıcılık... GerçeÇe sezgi ya da inanla varabileceÇini ileri süren öÇretiler, gerçeÇe mantıksal uslamlamayla varılabileceÇini yadsıdıkları için bu adla anılmışlardır. Özellikle usaykırıcılar, inancılar ve sezgiciler, genellikle de gizemciler bu adla nitelenirler. Bk. Mantıkdışı, Sezgicilik, İnancılık, Gizemcilik. ALTBİLİNÇ (Os. Tahteşşuur, Matahteşşuur, Nimemşuur, Gayrı meş'urun bih, Şuuraltı, Fr. Subconscient, Al. Unterbewusst. İng. Subconscios, İt. Subcosciente, Subcoscio) Bilinç süreçlerini etkileyen bilinçdışı ruhsal süreçler... Dilimizde daha çok bilinçaltı deyimiyle dilegetirilmektedir. Kimi sözcüklerde (ÖrneÇin Bk. Lalande, Vacabulaire de la Philosophie, Paris, 1926, c. II, s. 805) güçsüz bilinç (Os. Zayıf şuur, Fr. Faiblement conscient) olarak tanımlanmış ve bilinçdışı (Os. Gayrı şuur, Fr. İnconscient) deyimiyle anlamdaş sayılmıştır. Bk. Bilinçaltı, Bilinçdışı, Bilinç, Fröydcülük. ALTIK (Os. Mütedahil, Arazi, Madun, Tekabülü basit; Fr. Subelterne, Al. Subeltern, Subelternirt, Untergeordnet; İng. Subaltern, Subalternate; İt. Subalterna, Subalternata) Tümel ve tikel karşıtlıÇını taşıyan önermelerin birbirlerine göre durumu.... Altık önermeler, nicelikçe karşıolumlu önermelerdir AMORAL Ahlak dışı. AMPİRİZM Bilginin tek kaynaÇının deney olduÇunu ileri süren öÇreti... Bu öÇreti bilginin sadece duyumlardan geldiÇini ve deney dışında hiçbir yoldan bilgi edinilemeyeceÇini savunur. Bilginin duyumlara dayandıÇı savı, ustan ve doÇuştan bilgi olmadıÇı anlamını içerir. Ampirizm, duyumdan ayrı bilgi prensipleri olarak aksiyomların, akli prensiplerin, doÇuştan fikirlerin ve kategorilerin varlıÇını inkar eder. Dolayısıyla bütün bilgimizin dayandıÇı esasların duyulabilir tecrübenin eseri ve mahsulü olduÇunu ileri sürer. Önsel (apriori) olan hiçbir şeyi kabul etmez. Ampirizm, insanın doÇuştan bir takım bilgi esasları olduÇunu iddia eden idealizm ve rasyonalizmin karşısındadır. Ampirizme göre akıl, mantıki bir role sahiptir, yani olaylardan deÇil, müşahedelerden elde edilen önermeleri, tutarlı bir sistem halinde tanzim etmek rolüne sahiptir. Ampirizm, şu önemli yanılgıları taşır: diyalektikten yoksun olduÇu için tek yanlıdır, bilgi sürecinde deneyin rolünü metafizik bir tutumla saltıklaştırır. İkinci olarak ve bundan ötürü bilgi sürecinde düşüncenin rolünü küçümser. Üçüncü olarak ve bundan ötürü bilgi sürecinde düşüncenin göreli baÇımsızlıÇını yadsır. Dördüncü olarak ve bunlardan ötürü de öznel öÇrenme sürecini etkin bir süreç olarak deÇil, edilgin bir süreç olarak görür. Ampirist John Locke doÇuştan, önsel, bir bilgi olmadıÇını tanıtlamak için “boş levha ( tabula rasa) deyimini kullanmıştır. Locke göre insan beyni, doÇduÇu anda, boş bir levha gibidir. Bu levha, yaşandıkça, duyular yoluyla elde edilen algılarla dolacaktır. Bu yüzdendir ki yeni doÇan çocuk hiçbir şey bilmez ve aptalların levhaları ömür boyu boş kalır. Çünkü doÇuştan bilgi yoktur. Bilgi, ancak duyularla elde edilebilir. Kendisine sözü edilmeyen bir şeyi kendiliÇinden bilen bir tek kişi gösterilemez. Anadan doÇma körde renk bilgisi yoktur, çünkü rengi algılayamamaktadır. AMPİRİK DEYİ (Tr. Marksbilim) Kuramsal deyi karşıtı, eylemsel deyi... Herhangi bir olgunun kuramsal deyimi, ampirik deyiminden başkadır. ÖrneÇin, ekonomide deÇer kuramsal deyi, fiyat aynı olgunun ampirik deyimi'dir. Artık-deÇer ve kar deyileri de böyedirler. Birincisi aynı olunun kuramsa deyimini, ikincisi ampirik deyimini dilegetirirler. Ampirik deyi'le kuramsal deyi , her zaman, birbirine uygun düşmezler. ÖrneÇin deÇer ve fiyat aynı deÇildirler, bir malın deÇeri on kuruş olduÇu halde fiyatı on beş kuruş olabilir. Ampirik olgu, kuram (Fr. Téorie)'dan uzaklaşabilir ama kuramsız anlaşılmaz. Bu iki deyi biçimi arasındaki önemli farkın anlaşılmaması, ekonomi alanında birçok yanlış sonuçlara varılamsının nedeni olmuştur. ANABOLİSME (Fr. Foster) Besinlerin protoplazmaya dönüşmesi... Yaşambilim bilgini profesör Michael Foster, metabolizma olayını ikiye ayırmış ve bunlardan hücrelerin yıpranışına katabolisme, bu yı5;pranışı onarmak için hücre içinde besinlerin protoplazmaya dönüşmesine anabolisme andını vermiştir. Bu, İngiliz düşünürü Spencer'in intégration adını verdiÇi bir özümleme olayıdır. Foster'e göre her iki yaşambilimsel işlem birbirine karşı ters yönde işlerler. Bk. Metabolisme, Katabolisme, Özümleme. ANALİTİK FELSEFE AçıklıÇa ulaşmayı; örneÇin, kavramları, önermeleri, yöntemleri, savları ve kuramları özenle parçalarına ayırmak yoluyla netleştirmeyi amaçlayan bir felsefe görüşüdür. ANALİTİK ÖNERME DoÇruluÇu veya yanlışlıÇı, önermenin kendisinin çözümlenmesiyle belirlenebilecek olan önermedir. Karşıtı sentetik önermedir: DoÇruluÇunun belirlenebilmesi için kendi dışındaki olgulara gereklilik duyan önerme. ANARŞİZM Başta devlet olmak üzere bütün baskıcı kurumları ortadan kaldırmayı öneren öÇreti. Anarşizme göre devlet egemen sınıfın çıkarlarını korumakla görevlendirilmiş gereksiz bir kurumdur. ÖzgürlüÇü gerçekleştirmek için en başta devlet yıkılmalıdır. Devlet hiçbir zaman yeni bir toplum çaÇını başlatmak için kullanılamaz. Temsilcilik, gerçeklere dayanmayan bir düşçülüktür; bu gibi düşçülükler insanları insan dışılıÇa dönüştürür. Baskı yerine özgür işbirliÇi, korku yerine kardeşlik ve sevgi gerçekleştirilmelidir. Devlet yerine işbirliÇinin doÇuracaÇı dernekler ve bu derneklerin birleşmesiyle meydana gelen federasyonlar kurulmalıdır. Uyum bu birleşmelerin doÇal dengesiyle gerçekleşecektir. Çeşitli birlikler her an yön ve biçim deÇiştirerek her an etkin yönü ve biçimi kullanacaklardır. Devlet ile birlikte her türlü baskıcı kurum yok edilmelidir. İnsan; bir üretici olarak anamalın otoritesinden, bir vatandaş olarak devletin otoritesinden, bir birey olarak dinsel törenin otoritesinden kurtulmalı ve özgür bir gelişme olanaÇına kavuşmalıdır. Bütün insansal yetenekler ancak başsızcı (anarşist) bir toplumda, hiçbir baskıyla engellemeksizin, özgürce gerçekleşebilir ANDIRIM (Os. Münasebet, Tecanüp, Mücaneset, Müşareket, Müşabehet, Mümaselet, Temsil, Münasele, Müteşabihat, Teşbih, Delili Şebeh, Kıyası Fıkhi, Müşakele; Fr. Analogie, Al. Analogie, İng. Analogy, İt. Analogia) Oranlar arasında benzerlik. 1. Etimoloji : Avrupa dillerinde Yunancanın nisbet anlamındaki analoyia sözcüÇünden türetilmiştir. Bilimsel terim olarak nisbet bakımından benzerlik anlamını verir. Türkçede andırım, eşanlamlı olarak andırış, andırışma terimleri andırmak kökünden türetilmiştir. Aynı anlamda örnekseme terimi de kullanılır. 2. Mantık : Andırım terimini, günümüzde de kullanıldıÇı anlamda, oranlar arasındaki benzerlik olarak antikçaÇ Yunan düşünürü Aristoteles tanımlamıştır. Andırım, niceliksel olabildiÇi gibi niteliksel de olabilir. Nitekim mantık, daha çok niteliksel andırımlarla uslamlama yapar. Ne var ki niceliksel oranlar arasındaki andırım kesindir, kuşkulanılamaz. Niteliksel oranlarsa aynı ölçüde kesin deÇildirler. Öyleyse uslamlamada tümdengelim ve tümevarım'la birlikte andırım aynı kesinlik ve pekinlikle kullanılabilir mi?.. OrtaçaÇın skolastik mantıkcıları, görgücülüÇün karşısında usculuÇu pekiştirmek için, temevarım'a karşı tümdengelim ve onun yanında da andırım'ın üstünlüÇünü tanıtlamaya çalışmışlardır. Çünkü tümevarım deneyciliÇin işidir, çeşitli tikel deneylerden elde edilen sonuçlardan genel bir sonuç çıkarılır. Tümdengelim'se o zamanlar usculuÇun işi sayılmaktadır, çünkü genel ilkeler deneylerden deÇil düşüncelerden çıkarılmaktadır. Andırımsal kanıt (Os. Burhanı temsili, Fr. Argument analogique)'ın güçlendirilmesi de usculuÇun yararına olacaktır. Bu konuya koca bir ortaçaÇ boyunca gereÇinden çok önem verilmesinin nedeni budur. Bk. Andırımlı Uslamlama. 2. Eleştiricilik : Bk. Analogien der Erfahrung, Deney Andırımı, Principe de la Permanence de la Substance, Principe de la Succession des Phénoménes, Principe de la Simultanété des Substances. 3. Yaşambilim : Günümüz yaşambiliminde, andırışlar kuramı'ndan farklı olarak, aynı kaynaktan gelmedikleri halde aynı görevi gördüklerinden ötürü birbirine benzeyen örgenlere andırımlı örgenler denilmektedir. ÖrneÇin kuşların kanatlarıyla böcelerin kanatları böyledir, her ikisi de uçmaya yarar, oysa aralarında hiç bir özdeşlik yoktur. Bk. Andıran Örgenler, Andırışlar Kuramı, Benzetili. 4. Estetik : AntikçaÇ Yunanlılarından beri, yakın zamanlara kadar, güzel yazı ya da şiirlere benzer (Os. Nazire) yazmak ustalık sayılmış, bu bakımdan güzel sanat yapıtları örnek tutulmuştur. Günümüz sanatında bu, sadece bir taklit sayılır ve sanatdışı bir olgudur. 5. Tanrıbilim : Bk. Analogie Propre, Analogie Métaphorique, Analogon Rationis. 6. Dilbilim : Andırım, dilbilimin başlıca yöntemlerinden biridir. Yeni sözcükler örneksemelerle türetilir. 7. Fizik : Bilinen benzeyişlerden bilinmeyen benzeyişleri çıkarmada kullanılan mantıksal andırım yöntemi, fizik biliminde de başarıyla kullanılmıştır. ÖrneÇin bunlar gücü, önceden bilinen beygir gücüne benzetilerek ölçülmüştür. 8. Astronomi : Fizikte olduÇu gibi astronomide de, aynı mantıksal benzetme yöntemiyle, önemli sonuçlar elde edilmiştir. ÖrneÇin dünyamızdaki fizik ve kimyasal koşullara benzer koşullar bulunduÇu için, Ay'a adam göndermeye girişilmiştir. 9. Bilgi kuramı : Andırım yöntemi, benzeyişten sonuç çıkarmada, tanımlamada ve sınıflandırmada yararlıdır. ÖrneÇin Claude Bernard, et yiyicilerin kırmızı ve ot yiyicilerin sarı renkli idrar çıkardıklarına bakarak ot yiyici tavşanın aç bırakılınca kendi kendin yediÇi, eşdeyişle yedek besinleriyle beslenerek ot yiyicilikten et yiyiciliÇi geçtiÇi sonucunu çıkarmıştır. Huygens, ışıÇın bir dalga olduÇunu ses titreşimleriyle ışık titreşimleri arasındaki benzeşmeye dayanarak bulmuştur. Andırım yöntemi, ortak özellikleri bulunan nesnelerde, birinde bulunan başka bir özelliÇin ötekine de bulunabileceÇi olasılıÇına dayanır. Ne var ki bu bir olasılıktır ve bilimsel kesinlikten yoksundur. Bundan ötürüdür ki yüzyıllar boyunca deney ve gözlem yerine kullanılmış olan andırış yöntemi, birçok başarılı sonuçlar elde etmesine raÇmen bugün kullanılmamaktadır. Bununla beraber kimi bilginler, başka yöntemlerle de denetlemek koşuluyla andırış yönteminin bugün de kullanılabileceÇi ve yararlı sonuçlara yol açabileceÇi kanısındadırlar. Ne var ki andırım, tek başına bir tanıt olamaz ve başka yöntemlerle denetlemediÇi hallerde güvenilir bir tanıtlama deÇildir. Tanıtlama sorunun dışında, andıranını yapma yoluyla bir çok yeni buluşları gerçekleştirebilir. ANIKLIK (Os. İstidat, Layık, Kabiliyet, Ehliyet, Muvafakat, Fr. Aptitude, Al. Eigung, İng. Ability) DoÇal yetenek. 1. Etimoloji : Anıklık terimi, Uygurca hazır, tamam, yetkin anlamlarına gelen anıÇ kökünden türetilmiştir. Osmanlıcada bu terim çeşitli karşılıklarla bir hayli karıştırılmıştır. ÖrneÇin Ahmet Naim İlmünnefis çevirisinde Fransızca aptitude terimini kabiliyet terimiyle çevirdiÇi gibi passibilité, capacité, faculté, receptivité, vacation terimlerini de aynı karşılıkla karşılamıştır. Oysa Fransızca aptitude terimi, Hind-Avrupa dil grubunun baÇlamak, tutturmak, dokunmak, yetişmek, çıkmak anlamlarını kapsayan ap kökünden Latinceye aynı anlamlarla apere sözcüÇüyle geçmesinden türemiştir. Türkçede tam karşılıÇı doÇal elverişlilik ya da doÇal yetenek (Os. İstidat)'tir. 2. Ruhbilim : Anıklık, bir işi daha az çabayla ve daha yetkinlikle yapmayı saÇlayan doÇal elverişliliÇi dilegetirir. Bk. Alışkanlık, Yatkınlık, Edinilmiş Anıklık. 3. Tanrıbilim : Ruhbilimsel anlam Tanrı vergisi olarak nitelenir. Gönülde duyulan Tanrı çaÇrısı (Os. Hidayet, Fr. Vocation) anlamında da kullanılır. Bk. Yetenek. ANIMSAMA Platon felsefesinde, ruhun bedene girmeden önceki varlıÇında görmüş olduÇu ideaların bilince dönüşü. ANLAM BİLİM Anlamları inceleyen bilim... Semantik olarak da bilinir. Anlambilim felsefi ya da mantıksal ve dilbilimsel olmak üzere iki farklı açıdan ele alınabilir. Felsefi ya da mantıksal yaklaşım, göstergeler ya da sözcükler ile bunların göndergeleri arasındaki baÇlantıya aÇırlık verir ve adlandırma, düz anlam, yan anlam, doÇruluk gibi özellikleri inceler. Dilbilimsel yaklaşım ise, zaman içinde anlam deÇişiklikleri ile dilin yapısı, düşünce ve anlam arasındaki karşılıklı baÇlantı gibi konular üstünde durur. Felsefe ve dilbilim alanlarında anlambilim, bir dilin göstergeleri ile bunların anlamları arasındaki baÇlantının incelenmesidir. Anlambilime farklı yöntem ve amaçlarla yaklaşılsa da, her iki alan da insanların dilsel anlatımlardan nasıl anlam çıkardıklarını açıklamaya çalışmıştır. Felsefe sorunları bir dil içinde ifade edilmek zorunda olduklarından, sonunda dilin kendisi ile ilgili soruşturmalar haline dönüşürler. 1920’lerde ve 1930’larda olgucu okulun mantıkçıları, dile matematik ve mantıkta bulunan kesinliÇi ve açıklıÇı getirmeye çalışmışlardır. Onlara göre “doÇal diller” açıklıktan ve kesinlikten uzaktır. Bu nedenlerden belirsizlik ve çokanlamlılıktan arınmış “ideal” bir dil üzerine kurulu bir anlambilim kuramı geliştirmeye çalışmışlardır. ANTİMORAL Ahlak karşıtı ANTİNOMİ (Çatışkı) SaltıÇı çözümlemek için usun düşmek zorunda bulunduÇu çelişki... Kant terimidir. Alman düşünürü Kant’a göre saltıÇın alanındaki bütün önermeler çatışıktır. Çünkü bu önermeler üzerinde deney yapılamayacaÇı için karşılıkları da aynı güçle ileri sürülebilir. Sözcük oyunlarına dayanan kozmolojik tanıtlarsa her iki karşıt önerme için ileri sürülebilir. Kant nesneye olduÇu gibi özneye de kesin bir bilinemezlik yakıştırır ki bu gibi kozmolojik önermelere saf usun çatışkıları adını verir ve bunları dört ana çatışkı da toplar. 1) Nicelik çatışkısı:”Evren sınırlıdır-evren sınırsızdır “ 2) Nitelik Çatışkısı:”Özdek bölünmez atomlardan yapılmıştır-özdek sonsuzca bölünebilir.” 3) BaÇıntı çatışkısı: “Her şey zorunlu olarak baÇıntılıdır-hiçbir şey zorunlu olarak baÇıntılı deÇildir.” 4) Kiplik çatışkısı: “Evrenin nedeni olan zorunlu bir varlık vardır-evrenin nedeni zorunlu bir varlık deÇildir.” Kant’a göre anlık duyumsal deneyin sınırlarını aşamayacaÇından duyumsal deneyin dışında kalan bu gibi önermelerin savı kadar karşı savı da aynı kesinlikle tanıtlanabilir, bu halde hem savı hem karşı savı doÇru saymak gerekir ki bu bir çatışkıdır. ANTROPOMORFİZM İnsan niteliklerini başka bir varlıÇa, özellikle Tanrı’ya aktarılması. İlkel insanlarda başlayan bu tasarım, önce cansızları canlı saymakla başlamıştır. Daha sonra, tanrılara, çeşitli mitolojilerde görüldüÇü gibi, insan biçimi ve nitelikleri yakıştırılmıştır. Bu anlayış, antikçaÇ Yunanlılarında, Homeros-Hesiodos ikilisinin tanrıları insan biçiminde ve insan niteliÇinde olarak düşünmeleriyle başlamıştır. Homeros-Hesiodos’un mitolojik tanrıları, insanlar gibi; sevişirler, düşünürler, kıskanırlar, acı çekerler ve birbirlerinin ayaklarını kaydırırlar. Bu anlayışın nedeni, Yunanlıların her şeyi canlı, devimli biçimli düşünme eÇilimleridir ve ilkel canlıcılıÇın izlerini taşır. Antropomorfizmin örnekleri ilahi dinlerde de görülür. ÖrneÇin HıristiyanlıÇın Andians tarikatı, kutsal kitaptaki sözlerin gerçek anlamıyla anlaşılmasını önerir ve örneÇin tanrının eli deyimini etki anlamında deÇil insanlardaki al anlamında anlar. Müslümanlık ve Yahudilik’ de bu örtülü bir biçimde gerçekleşmiştir. A POSTERİORİ Deneyden sonra ve onun ürünü olarak elde edilendir. Deneyden önce ve ondan baÇımsız olarak anlamını dile getiren Latince apriori deyimiyle birlikte kullanılır. Kant’ın felsefesinde önemli yer tutar. A PRİORİ Deneyden önce alan... Deneyden sonra olan anlamındaki Aposteriorinin (sonsal) karşıtıdır. Deneyden çıkarsamadıÇı ve bundan ötürü de deneyden önce olduÇu varsayılan bilgi sorunu antikçaÇ yunan düşüncesinde oluşmuş, skolastiklerce geliştirilmiştir, Alman düşünür Kant’ın sisteminde önem kazanmıştır. Her iki terimi de ortaya atan XIV. Yüzyıl skolastiklerinden Albert le Grande de Saxe’tır. AntikçaÇda Aristoteles tümelden tikele yapılan uslamlamayı önsel kanıt (apriori) ve buna karşı tikelden tümele yapılan uslamlamayı sonsal kanıt (aposteriori) saymıştır. Çünkü birincisinde ussal bir ilkeden, ikincisindeyse duyumlarla algılanan ve bundan ötürü de deneysel olan bilgilerden yola çıkılıyordu. Birincisi önsel bilgiden yola çıkan bir tümdengelim uslamlama, ikincisi sonsal bilgiden yola çıkan bir tümevaran uslamlama’ydı. Özellikle Hıristiyan metafiziÇi, tanrının varlıÇını kanıtlamak için deneyden yaralanmak imkansız bulunduÇundan, zorunlu olarak ussal ve bundan ötürü de önsel olan(apriori)’dan yararlanmıştır. Gerçekte hiçbir önsel bilgi bulunmadıÇı halde önselliÇin yüzyıllarca savunulmasının gerçek nedeni bu zorunlulukta yatar.idealist felsefe tarihi bir bakıma böylesine bir savunmanın tarihidir. Fakat bilimsel açıdan hiçbir önsel bilgi yoktur ARANEDENCİLİK (Okasyonalizm) Bütün olayların tek gerçek nedeninin Tanrı olduÇunu öne süren, insana neden gibi görünen bütün öbür şeylerin Tanrının istencini yansıtan birer araneden olduÇunu savunan felsefe öÇretisi. Descartes'ın ruh ve beden ikiliÇini çıkış noktası olarak alan aranedencilik, bu tözler arasında ancak Tanrının aracılıÇıyla baÇ kurulabildiÇini söyler. (Savunucuları: Batı felsefesinde: Geulincx, Malebranche; İslam felsefesinde: Gazali.) ARİSTOTELESCİLİK Alm. Aristotelismus, Fr. aristotelisme, İng. Aristotelism, es. t. Aristetalisiye (Felsefe ve Tanrıbilimde) Yunan filozofu Aristoteles'e dayanan, deneysel gerçekçi eÇilimli, aynı zamanda ereksel bir dünya görüşü niteliÇindeki düşünce doÇrultusu. ARKHE Batı Anadolu kıyılarındaki kentlerde yaşamış Sokrates öncesi filozofların ilke “temel” “ana madde” anlamı kazandırdıkları sözcüktür, unsurdur. Antik çaÇda Anadolu Yunanlıları düşünsel çabaya bir ilk nedeni araştırmakla giriştiler. İlk kez iki her zaman dört ediyorsa bunun tanrıların keyiflerinin üstünde bir ilk ve deÇişmez nedeni olmalıdır. Dünya nasıl yapılmıştır? Bitkiler, hayvanlar, insanlar nasıl oluşmuşlardır? Bütün bu varlıkların başı, kökü, kaynaÇı nedir? Gibi sorular sorulmuştur. Bilinen tarih içinde sözcüÇü felsefi anlamda ilk kullanan Batılı anlamda ilk filozof sayılan Thales’tir. Thales her şeyin arkhesi su demiştir. Thales sözcüÇü her şeyin “ana maddesi”,”dayandıÇı ilk”,çıktıÇı kaynak” gibi anlamlarda kullanıp, doÇaya ve doÇadaki gelişmeler kendi içlerinde bulunan doÇa ötesi açıklamalar gerektirmeyen bir kaynaÇa geri götürme çabasından söz eder. Böylece bilimsel düşüncenin öncüsü sayılır. Daha sonra Anaksimandres bu ilk nedenin belirsiz bir cevher, Aneksimenes ise bunun hava olduÇunu söylemiştir. Aristoteles ise arkhe her şeyin temeli özüdür. Bütün öteki şeyler ondan çıkar, ama o hep var olmakta devam eder. Metafizik idealist felsefede bütünüyle bu ilk (arkhe) düşüncesine dayanır. MetafiziÇin en belli ve açık biçimi olan dinsel düşünceye göre bu ilk tanrı’dır. Arkhe düşüncesi “ilk”leri “başlangıç”ları “temel”leri arayan düşünüş biçimiyle daima iç içedir. AŞKIN (transcendant) Üstün olan, insanlık düzeyinin üstüne çıkan (Tanrı). ATEİZM Tanrının varlıÇını yadsıyan görüş... Ateizm, ruh, ölümden sonra yaşam vb. her türlü metafizik inançların yadsınmasını kapsar. Ateizm, Tanrıyı ne tinsel varlıkları kabul eden teizmin karşıtıdır. Ayrıca ateizm, Tanrının var olup olmadıÇı sorusunu karşılıksız bırakan, bu sorunun yanıtsız ya da yanıtlanamaz olduÇunu savunan agnostizimden ayrılır. Ateistlere göre, tanrının var olmadıÇı kesin bir doÇrudur. Ateizmin felsefesel temeli, özdekçilik ve bir ölçüde şüpheciliktir. AUGUSTİNUSÇULUK Alm. Augustinismus, Fr. augustinisme, İng. Augustinism Bir yandan.Platonculuk ve Yeni Platonculukla Hıristiyan düşüncesini birleştirmeye, öte yandan felsefenin aÇırlık noktasını öznel-ruhsal alana (içdeney fizikötesine) kaydırmaya çalışan, Augustinus'a baÇlı öÇreti. // Bu öÇreti Aristotelesçilikle karşıtlık içindedir. mayacaÇımız şey. GerçekliÇi aşan, doÇa üstü. AYDINLANMA ÜZERİNE Aydınlanma çaÇı, 18. yüzyıl Avrupa'sına damgasını vuran;toplumsal, bilimsel, fdselsefdsi vb. alanlardaki köklü deÇişimleri ve gelişmeleri saÇlayan bu çaÇa "Akıl ÇaÇı" demek yerinde olacaktır. Çünkü Aydınlanma çaÇı, fdseodal baÇların ve kurumların topa tutulduÇu, fdseodalizmin içinde ortaya çıkan ve olgunlaşan burjuvazinin amaçlarının gözetildiÇi büyük deÇişimlerin görüldüÇü bir çaÇ. Bugünü anlamak istiyorsak geçmişi gözardı ederek yapamayız bunu ve günümüz dünyasını, hızla "globalleşen" dünyamızı -ya da Samir Amin'in deyişi ile "Kaos İmparatorluÇu"nu- anlamak istiyorsak ve evrenin ve insanın yitişi karşısında daha fdsazla sessiz kalınamayacaÇı kanaatini taşıyorsak anlayamadan, bilmeden deÇistiremeyeceÇimizi biliyorsak, anlama ve anlamlandırma çabasından kaçmamalıyız. İşte bu nedenlerden ötürü günümüz burjuva toplumlarını ve ideolojisini tanımlayabilmek için, burjuva siyaset kuramının oluşturulduÇu döneme, fdselsefdsi söylemin çoklukla burjuvaziye hizmet ettiÇi ya da burjuvazinin bu söylemi kendi çıkarları için kullandıÇı, Aydınlanma ÇaÇı'na bakmak gerekir. "Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduÇu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergen olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluÇuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde deÇil, fdsakat aklını başkasının kılavuzluÇu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılıÇını ve yürekliliÇini gösteremeyen insanda aramalıdır. Sapere aude!* Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır."** diyor Kant. Aydınlanma ile gerçekten de insan aklı üzerindeki dinsel, siyasal, geleneksel kurumların ve otoritelerin ipoteÇi kaldırılmaya çalışılmış, insan aklının başka insanlar, güçler ya da kurumlar tarafdsından yönlendirilmesi ve idare edilmesi kıyasıya eleştirilmiş, aklın özgürleşmesi için metafdsizikle, skolastik fdselsefdse ile ve -mevcut üretim ilişkileri kendi gelişimine ayakbaÇı olmaya başlayan, güçlenmekte ve iktidar talebini haykırmakta, sesini yükseltmekte olan, burjuvazinin istemine paralel olarak-monarşik yönetim biçimi ve üzerinde yükseldiÇi fdseodal üretim ilişkileriyle mücadele edilmiştir. İnsan aklının bilgi ölçüsü olarak alındıÇı, insan ve kültür sorunlarının gündeme getirildiÇi, bilginin topluma yayılmasının amaçlandıÇı, geleneklerin ve inançların bir "akla uygunluk" ilkesi ile deÇerlendirildiÇi, Engels'in "Din, doÇa anlayışı, toplum, devlet örgütü, herşey en acımasız bir eleştirinin konusu oldu; herşey, aklın mahkemesi önünde kendini savunmak zorunda kaldı ya da mahkum oldu" dediÇi bu çaÇla birlikte insanlıÇın gelişimi önündeki bir çok engel kaldırılmış oluyordu. Aydınlanma düşünürlerinin, insan aklını esaretten kurtarma çabaları gerçekten takdire deÇerdir. Ve Aydınlanma hareketi, çaÇının koşullarında ilerici, devrimci olarak adlandırılabilecek bir sınıfdsa burjuvaziye omuz vermiştir. "Aydınlanma düşünürlerinin ekonomi alanındaki görüşleri akılcı bir biçimde örgütlenmiş burjuva işletme modeline dayanıyordu. Adam Smith'in The Wealth ofds Nations (Ulusların ZenginliÇi) adlı yapıtında övdüÇü "manüfdsaktür" modeli üzerine inşa edilmiş genişleyen işbölümüne dayalı işletme yapısı, fdsizyokratların ve Ansiklopedistlerin insan çalışmasını ve emeÇini akılcı bir biçimde örgütleme eÇilimleriyle uyum halindeydi. DiÇer yandan, burjuva özgürlükleri monarşi döneminde hatırı sayılır ölçüde gelişmiş, Kralın ve merkezi otoritenin darbeleri altında yola getirilmiş aristokratik sınıfların zararına evrensel bir özgürlük anlayışının vazgeçilmez kurumları olarak yüceltilmişlerdir."*** Şimdi şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki: Aydınlanma, insanın amaçlarının evrimleşmesi sürecinde önemli bir yerde durur. sakat bu evrimleşme yüzyıllardır araç olan insanın artık araçlıÇa son verip kendisini amaçlaştırması halini alamamıştır, yine de bu yolda bir aşamadır. Halkın büyük çoÇunluÇunun araç, din adamları ve aristokratların amaç olduÇu sosyo-ekonomik düzen deÇişmiş, Aydınlanma hareketiyle mevcut egemen güçlerin karşısında iktidar sahiplerine karşı burjuvazinin önünü açacak düşünceler oluşmuş ve halk kitlelerinin yine araç ama bu sefdser burjuvazinin amaç olarak tanımlandıÇı bir sistemin siyasal, felsefi, düsünsel zemini hazırlanmıştır. Ya da burjuvazi tarafdsından Aydınlanma düşünürlerinin düşünceleri bu amaçta kullanılmıştır. 18. yüzyıl Aydınlanması üzerine bunları söyledikten sonra, klasik fdselsefdse tarihlerinde Antik Aydınlanma ya da Yunan Aydınlanması adıyla geçen ve I.Ö. V. yüzyılda Sofdsistlerin gerçekleştirdikleri bir Aydınlanmanın varlıÇından da söz etmek gerekir. Bu iki çaÇı, fdsarklı asırlara karşılık gelen iki dönemi isimlendiren, Aydınlanma adını veren Alman fdsilozofdsu Immanuel Kant'dır. AYDINLANMA ÇAĞI DÜŞÜNÜRLERİ 18. yy. "Aydınlanma ÇaÇı" düşünürlerine geçmeden önce, ilkçaÇ aydınlanmacıları olarak adlandırılan sofistlere bir göz atmak anlamlı olsa gerek. SOFİSTLER: İ.Ö.V. ve IV. yüzyıl düşünürleridir. felsefesi düşüncelerinin merkezine insanı koydukları için Yunan fdelsefesinde doÇa felsefesi, önemce ikinci sıraya düşmüş, insan felsefesi birinci sıraya yükselmiştir. Yunan aydınlanmasının düşünürleri olan sofdstler, inanç üzerinden yükselen geleneksel Yunan düşünüşüne karşın herşeyi akıl süzgecinden geçirme yolunu tutmuşlardır. "Bütün şeylerin ölçüsü insandır" diyen Protagoras, "Hiçbir şey yoktur, varsa bile kavranılamaz, kavranılır olsa da öteki insanlara bildirilemez ve anlatılamaz" diyen Georgias'ı "tabiattan hepimiz her şey'de aynı yaratılmışsızdır, Hellen olsun, barbar olsun." diyen Antiphon, "Hak kudretlinindir" diyen Thrasymakhos, İ.S. 19. yüzyılın düşünürü Nietzsche'nin "Ubermensch" (insan-üstü) doktrinin hatırlatan düşünceleriyle Kallikles, en önemli temsilcilerindendir. "Sofistlik için antik "aydınlanma devri" denir ve bu haklıdır, zira gerçekte onunla İ.S. 18. yüzyılın aydınlanması arasında, hem de bütün ruh yapısı bakımından sıkı bir akrabalık görülüyor. Bu sonraki aydınlanma da derine doÇru inen eleştirisi ile özellikle Descartes ile Leibniz'in sistemlerinin oluşturdukları büyük spekülatif felsefe devrinden sonra gelmiştir. O da ön yargılamadan ve uzlaşımdan (konventiondan) kurtulma ve "doÇaya dönme" için dövüşüyordu; o da yepyeni bir gençlik eÇitimi getirmek istiyordu; onun da genişlemesine olan etkisi geçip gelmiş şekillerin devrim-doÇuran, tehlikeli, bir yıkılışı idi. fdsakat yine burada da bu aydınlanma ile gerçek "aydınlatıcı" ve klasik felsefenin kurucusu Immanuel Kant'ın etki gösterebilmesi için gereken koşullar yaratılmıştır."(2) Aydınlanma çaÇı düşünürlerini veren bu yazının amacı, söz konusu düşünürlerin genel bir portresini çizmek, Aydınlanma hareketi içinde yer alan aydınların birbirlerinden ne denli farklılaşabildiklerini bir nebze de olsa gözler önüne sermektir. JOHN LOCKE (1632-1704) Yaşamının ergin dönemini 17. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış, felsefesi ve siyasal yapıtlarını bu yüzyılın sonlarına doÇru vermiş olan bir İngiliz filozofudur. 18. yüzyıl içerisinde sadece dört yıl yaşamış olmakla birlikte fikirlerinin ileriliÇi ve niteliÇiyle Aydınlanma çaÇı düşünürlerinden sayılmıştır. Locke'un genel felsefesi epistemoloji (bilgi kuramı) alanında-ön kabullenmeleri doÇuran -bilgilerimizin deney- öncesi (a-priori) olduÇunu kabul eden feodal aristokratik söylemin dogmatik tutumunun yadsınmasına dayanır. Skolastik felsefenin bilgilerin kaynaÇını kitabı Mukaddesteki dogmalar olarak kabul edişine karşı Locke bilgilerimizi gözlemlerimize, duyularımıza yani deneye dayandırır. Ayrıca zihnimizde doÇuştan getirdiÇimiz bilgilerinde varolduÇunu söyleyenleri eleştirir ve insan zihninin başlangıçta boş bir beyazkaÇıt (tabula rasa) gibi olduÇunu ve deneyimle dolduÇunu söyler. John Locke insan zihninde doÇuştan gelen bilgilerin olmadıÇını söylemekle birlikte mutluluÇa, iyiye gelen bilgilerin olmadıÇını söylemekle birlikte mutluluÇa, iyiye yönelip acıdan kaçma duygularının doÇuştan geldiÇini söyler ve ahlak felsefesini, herkesin kendi zevkleri ve mutluluÇu peşinde koşması gerektiÇi ilkesine dayandırır ki bu görüşle de "laissez faire" (bırakın yapsınlar) felsefesinin to Bilgilerimizin deney ile elde edildiÇini öne süren John Locke uygar toplum öncesinde doÇa durumunda yaşadıklarını kabul ettiÇi insanların, eşitliliÇin, özgürlüÇün ve mutlu bir hayatın egemen olduÇu bu doÇa durumunu akıllara Tanrı tarafından yerleştirilmiş bir doÇa yasası ile sürdürdüklerini söyler. İnsanların birbirlerine zarar vermemelerini saÇlayan ve yaşama hakkı, özgürlük vb. doÇal hakların korunmasına hizmet eden bu yasanın bir duygu deÇil bilgi olması Locke'un genel felsefesiyle siyaset felsefesi arasındaki çelişkilerden biridir: bir taraftan tüm bilgilerimizin kaynaÇının deneyim olduÇunu söylemekte diÇer taraftan siyaset felsefesinde Tanrının insan beynine kondurduÇu bir bilgi olan doÇa yasasından sözetmektedir. Yine, genel elsefesinde bilgilerimizi deneyimden elde ettiÇimiz Locke bahis siyaset felsefesi olunca hangi deneyimden çıkardıÇını ve hangi tarihsel belgeyle kanıtladıÇını anlayamadıÇımız bir "toplum sözleşmesi"nden söz etmekte, doÇa durumundan uygar topluma geçişi saÇlayan -ve doÇa durumundaki insanlar arasında kolayca savaş durumuna yol açabilecek olan "saldırganı yargılama ve cezalandırma hakkı"na herkesin sahip oluşu ilkesinin doÇurduÇu kargaşalardan kurtulma çabasıyla düzenlenen- bir sosyal sözleşmenin varlıÇı iddiasını taşımaktadır. Locke, kralların adem soyundan geldiklerini ve bu yüzden de, kalıtımsal bir tanrısal hak elde ettiklerini söyleyenlere, Adem'in soy çizgisinin çoktan yitmiş olduÇunu söyler. Yönetimin kaynaÇının tanrısal hak deÇil halk olduÇunu, insanların doÇa durumundan uygar topluma geçişlerini saÇlayan bir toplum sözleşmesi yapmış olduklarını kabul ederek kanıtlayamaya çalışır bu bu sözleşmenin tarihsel gerçekliÇine dair bir kanıtlama çabasına girişmez. "bu durumu ile Locke'un sözleşme kuramı, İngiltere'deki anayasal (parlamenter) monarşinin yasallıÇını savunan ve kendinin siyasal görüşlerini ortaya dökmekte yararlandıÇı hukuksal bir fiksiyondur (yapıntıdır, uydurudur)(3). MONTESQUIEU (1689-1755) fransız düşünürü Aydınlanma çaÇı düşünürlerinden Charles de Secondant de Montesquieu, mutlak monarşi karşısında aristokrasininin geleneksel haklarının ve çıkarlarının savunuculuÇunu yap Montesquieu'nun siyaset kuramının aristokrasinin çıkarları üzerine ustalıkla kurulduÇunu, bir başka deyişle aristokrasinin kazanımlarını korunması gerekliliÇi doÇal ve zorunlu sonucuna ulaşmayı kaçınılmaz kıldıÇını söyleyebiliriz. Montesquieu, siyaset kuramında Locke ve Rousseau gibi spekülatif bir "doÇa durumu" "doÇa yasası" ve uygar topluma geçişi saÇlayan bir "toplum sözleşmesi" iddiasından uzaktır ve siyasal düzenlerin ortaya çıkışını, siyasal kurumların biçimlenmesini iklimsel, çevresel, geleneksel, maddi ve tinsel birçok nedene baÇlamaktadır. Siyasal sistemlerin oluşumu, siyasi, sosyal ve ekonomik kurumların varlaşması konusunda, siyasal düşüncelerinde iklim ve çevresel koşullara yaptıÇı vurgu, siyaset kurumunun en önemli noktalarından olup, bu koşulların belirleyiciliÇi iddiası üzeriden, evrensel, her ülkeye uygunluk durumu içinde bulunabilecek bir sosyo-ekonomik sistemin geçerli olamayacaÇını, her ülkenin kendi koşullarını deÇerlendirerek, kendine uygun ve özgün bir sistem bulması gerektiÇini söylemektedir. Montesquieu'nun "kuvvetler ayrımı" ilkesi, 19 ve 20. yüzyıl burjuva liberal devlet kuramının klasik bir örneÇini oluşturmuştur. Montesquieu, kuvvetler ayrımı fikrini 1748 tarihinde yayınlanan Yasaların Ruhu, adlı yapıtında işlemiştir. VOLTAİRE (1694-1778) fransız düşünürü... Tüm aydınlanma düşünürlerince bu hareketin babası olarak kabul edilmiş olan françois Marie Voltaire'ın çalışmaları, 16. ve 17. yüzyılda yepyeni bir kimlik kazanan DoÇal Hak anlayışının -Protagoras'ın tarihsel sürece bakışını hatırlatan- insan deneyiminin tarihsel süreçte durmadan gelişip, yetkinleştiÇi görüşü ile (aklın tarihsel evrimi anlayışı ile) birleşip burjuvazinin istemleri ve çıkarlarıyla çelişmeyen bir toplum ve devlet düzeninin kurulmasında kurumsal bir dayanak durumuna gelişine örnektir. Voltaire'da diÇer aydınlanma çaÇı düşünürleri gibi insan doÇasına yaraşır bir düzenin, bir tek koşulla, aklın, batıl inançların insan üzerindeki egemenliÇini kırmasıyla bilimin, korkunun, özlemsel düşünüşün ve baskının doÇurduÇu, boş inançları ortadan kaldırmasıyla kurulabileceÇini söyler. Buunla birlikte Voltaire'in din üzerine düşünceleri, özünde akla uygun bir doÇal din ya da doÇadini anlayışından beslenen sıkı bir Hıristiyanlık eleştirisi veren ve evreni yarattıktan sonra, bir daha dönüp arkasına bakmayan bir tanrı tasarımı oluşturan deizme karşılık gelir. Aslında aydın bir despotizm yönetimi ile kurucu monarşi yönetimi anlayışlarını birlikte sürdürmüş, aydınlanmış bir monarkın (tekerkin) yönetimini ideal bir yönetim tarzı olarak yaşamının sonuna deÇin savunmuş olan Voltaire'da din, halkın aydınlanmış bir seçkinler öbeÇi, aydın bir azınlık tarafından yöneltilmesi düşüncesine -Sokrates'teki entellektüel elitizmini akla getiriyor- destek saÇlayıcı bir öÇedir. Voltaire toplumsal düzende sınıfların varlıÇını çok doÇal karşılamış, zengin ve fakirlerin olmasının kaçınılmaz olduÇunu söylemiştir. fakat, herşeye raÇmen onun feodalizmin köleleştiren düzenine, keyfi yönetime, sansürü ve siyasal baskıya, kilisenin hoşgörüsüzlüÇü ve dogmatizmine karşı kararlı direnişi ve karşı çıkışı, onun sınıfsal soruna bakış açısındaki yetersizliÇiyle gölgelenemeyecek denli takdire deÇerdir. JEAN-JACQUES ROUSSEAU (1712-1778) Rousseau'nun Yaşamı: Rousseau 1712 yılında Cenevre'de yoksul bir saatçi ve dans öÇreticisinin oÇlu olarak doÇmuştur. Calvin'in püriten ahlak anlayışının yerleştiÇi bir kent olan Cenevre'de, püriten bir eÇitim anlayışıyla yetiştirilmişti. Bu onun eşitlikten, ilkellikten, arılıktan yana olan düşüncelerinin oluşmasında etkili olmuş, yine püriten ahlakın baskıcı, tutucu ve sıkı kurallarla örülü yapısı karşısındaki tepkisi ise özgürlükçü görüşlerini etkilemiştir. Rousseau'nun siyasal görüşleri, yaşadıÇı kentten kaynaklanan, bir kent devleti modeline oturtulmuştur. Yedi yaşında Plutarkhos'un yapıtlarını dinleyen Rousseau, bu yazarın özellikle -yalın ve eşitlikçi yapısı kafasında derin izler bırakacak olan- Sparta toplumu ve yasa koyucu Lykurgos'u anlatan yapıtından etkilenmiştir Annesinin Rousseau doÇarken ölmesi, babasının da Cenevre'de ayrılması üzerine tek başına kalmıştı. On yaşındayken eÇitimini yarıda bırakarak bir papazın yanında çalışmaya başladı. Bu sayede Latince öÇrenen Rousseau daha sonra farklı işlerde de çalıştı. Venedik büyükelçisinin yazmanı olarak çalıştıÇı sıralarda siyasal konularla ilgilenmeye başladı. KaldıÇı otelde çalışan Therese Levasseur adındaki bir hizmetçiyle tanışan Rousseau onunla evlenmemekle beraber evlilik hayatı yaşar ve ileride, bulunmuş çocuklar yurduna bırakmak zorunda kalacaÇı beş çocuÇu olur. Aydınlanma düşüncesinin ürünü olan Ansiklopedi'ye müzik vb. konularda makaleler yazmaya başlaması 1745'de Diderot ile tanışmasıyla başlar. 1750 yılında Dijon Akademisinin açtıÇı "Bilimler ve Sanatların ilerlemesi Törelerin Bozulmasına mı Arınmasına mı Yardım Etmiştir?" konulu yarışmada, bilimsel ve sanatsal gelişmelerin erdemi yok ettiÇini, ortaya çıkardıÇı yeni gereksinimlerle köleliÇe kaynaklık ettiÇini ileri sürdüÇü, "Bilimler ve Sanatlar Üzerine Konuşma" adlı yazısıyla yarışmayı kazanır. Onun bu yapıtı, uygarlıÇın gelişimine paralel artan eşitsizliÇin insani deÇerlerin yıkımını gitgide artırması gerçeÇine karşı, aşaÇı sınıfların uygarlıÇa karşı çıkma biçiminde şekillere tepkisini dile getirir. 1755 yılında, Ansiklopedi'ye "Ekonomi Politik" makalesini yazar. Siyasal düşünüşünün merkezinde yer alan "genel irade" kavramını ilk kez burada kullanmıştır. Aynı yıl İnsanlar Arasındaki EşitsizliÇin KaynaÇı adlı kitabı yayımlanır. Başkent yaşamından zaten sıkılmış olan Rousseau, Cenevre halkının çaÇrısını kabul ederek ülkesine döner. 1761'de özgürlükleri savunduÇu ve aristokratik ahlakı eleştirdiÇi "Yeni Güneş" adlı yapıtını, 1762'de ise, siyaset üzerine "Toplum Sözleşmesi" ve terbiye üzerine "Emil" adlı yapıtlarını yayımlatmıştır. Emil'in bir bölümünde bir papazın aÇzından sunulduÇu "deist" görüşlerinden ötürü, parlamento hakkında soruşturma açılmasını ister. Paris piskoposu kendisine karşı buyrultu yayınlar. Cenevre'de ise cezaya çarptırılır. Bir ara Almanya'da kaldıktan sonra David Hume'un çaÇrısı üzerine İngiltere'ye geçer. fakat onunla da bozuşur ve bir süre orada burada dolanmak zorunda kalır. Nihayet 1770 yılında Paris'te yerleşme izni alır. Portekiz ve Polonya için kendisinden istenen anayasa taslaklarını hazırlar. Kendi yaşantısını anlattıÇı itiraflar'ını yazmaya başlar. Tamamlayamadan, 1778 yılında yalnızlık ve yoksulluk içinde ölür. Jean-Jacques Rousseau'nun çaÇının ilerisine geçmiş bir aydın olduÇunu söylemek yanlış olmaz. Montesquieu, tarihin silmekte olduÇu bir sınıfın, aristokrasinin çıkarlarını savunmaya kalkarak zamanın gidişine ters düşen bir duruma düşmüş ve çaÇının gerisinde kalan bir ideolojiyi temsil etmiştir. Oysa Rousseau zeminini 19. yüzyılda bulacak olan bir ideolojinin görece temsilcisi olmuş ve ileride işçi sınıfının önderlerine ve ideolojisine hizmet edecek düşünceler üretmiştir. Eşitsizlikçi toplum eleştirisini, insanların özgür ve eşit oldukları, mutluluÇun egemen olduÇu -ve antropologların anlattıkları ilkel yabanıl sürü toplumlarına pek benzemeyen, kendi kafasında biçimlendirdiÇi- bir ilkel topluluk modelini ülküleştirerek oluşturmuştur. Bu açıdan baktıÇımızda çaÇımızın çok gerilerinde kalmış bir döneme duyduÇu özlem üzerinden yaptıÇı uygar toplumun eşitsizlikçiliÇi eleştirisi yetersiz kalmakta ve Rousseau da çaÇının gerilerinde kalmaktadır. İnsanlar arasındaki eşitsizliÇin kaynaÇını, yani doÇa durumundan uygar topluma geçişin kaynaÇını özel mülkiyette bulur ve şöyle der: "Bir tarlanın etrafını çitleyip 'burası bana aittir' diyen ve bu söze inanacak kadar saf kişiler bulan ilk insan uygar toplumun kurucusu olmuştur." (İnsanlar arasındaki EşitsizliÇin KaynaÇı, II. Bölümün ilk sözü) Rousseau, İnsanlar Arasındaki EşitsizliÇin KaynaÇı'nda, uygar topluma özel mülkiyetin doÇa durumu eşitliÇini bozmasıyla geçildiÇini söylemekle birlikte, Toplum sözleşmesi adlı yapıtında bu geçişin bir sosyal sözleşmeyle yapıldıÇını söyleyerek, birbirinden farklı iki görüş öne sürmüş olur. Toplum sözleşmesi kuramında Rousseau, hem doÇa durumundaki özgürlüklerini korumak isteyen, hem de doÇa durumunda ortaya çıkan kavgalara son verecek bir egemenin yönetimi altına girmek isteyen insanın, herkesin tüm haklarını topluma devrettiÇi ve aslında hiç kimseye devretmediÇi, kendi kendine itaat ettiÇi bir durum doÇuracak bir toplum sözleşmesiyle bu problemi çözdüÇünü öne sürer. "Rousseau'nun ideali, toplumsallaştırılmış büyük üretimin deÇil de küçük mülk sahiplerinin toplumculuÇudur."(1) EşitliÇin ve özgürlüklerinin korunduÇu toplumsal yapının işleyişini ise toplumsal (ortak) yarara karşılık gelen bir genel irade egemenliÇi saÇlayacaktır. DİDEROT (1713-1784) fransız düşünürü... Denis diderot "yaygın olan düşünüş tarzını deÇiştirmek için kurulmuştur" dediÇi Ansiklopedi'yi, Aydınlanma'nın temel metni haline getirme uÇraşısı veren en önemli düşünürlerdendir. Aydınlanmaya verdiÇi önem, bitmez tükenmez enerjisi ve ilgilerinin çeşitliliÇi ile Voltaire'e benzetilir. "SaÇlam bir hümanist kültür edinmiş, İngiliz edebiyatı, güzel sanatlar ve müzik alanında kazandıÇı bilgilerle kültürünü daha da zenginleştirmesini bilmiştir."(4) Bilgi dünyasının enginliÇi ve savaşçı ruhuyla çok güçlü bir düşünür olan diderot, "belli bir felsefesi sistem ya da düşünsel bütünlüÇe sahip deÇildi. Bu açıdan da en azından fransız Aydınlanması'nın "filozof" tipinin uygun bir örneÇini oluşturuyordu."(5) D'Alembert'in materyalizminden etkilenmiş; d'Holbach'la birlikte duyumcu bir bakış açısı yakalamış, ancak sonunda atomist, panteist ve deneysel yaklaşımın üstünlüÇünü ileri sürerek eklektik bir tavırla dünyayı anlama çabasına girişmiştir. Diderot, Hristiyanlık dinini reddetmiş ama insan tabiatına ve doÇaya uygun bir din anlayışını kabul etmiştir. BaÇnazlıÇın karşısına aklı ve eleştirel düşünceyi çıkarmış olan düşünürün 1746 yılında yazdıÇı filozofça düşünceler adlı yapıtı, pek çok din adamının saldırısına hedef olmuş Jansenist mahkemesince eser yaktırılmıştır. Diderot'un ahlak anlayışına gelince, yine din konusundaki görüşlerini oluşturan tabiata uygunluk ilkesinin devreye girdiÇini görürüz. Tabiat kendi içinde insan için en iyi olanı barındırdıÇına göre, ahlak kuraları da doÇaya uygunluk içinde olmalıydı. Bütün bunların yanında Diderot, tiyatro alanında da birçok yenilik getirmiş, gerçeÇi ve toplumsal sorunları sahneye sokmaya çalışmış, kimilerince modern tiyatronun gerekçi ve toplumcu kolunun öncüsü sayılmıştır. |
| | |
| Sponsored Links |
| | #2 (permalink) |
| .::.SustuM.::. Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali: Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
| Cevap: Felsefi Terimler SözlüÇü BEĞENİ Güvenilir, ince ayrımlara varan bir duyguya dayanan estetik yargılama ve deÇerlendirme gücü; güzeli çirkinden ayırma yetisi. BELİT (Aksiyom) Başka bir önermeye götürülemeyen ve tanıtlanamayan, böyle bir geri götürme ve kanıtı da gerektirmeyip, kendiliÇinden apaçık olan ve böyle olduÇu için öteki önermelerin temeli ve ön dayanaÇı olan temel önerme. Ne türlü bir belitten yola çıkılırsa o türlü bir sonucu varılır. Belitlere dayanan bir felsefe, belitlerin yanlışlıÇı meydana çıkınca çöker. 1)Mantık: Mantıkta belit terimi, bir şeyi tanıtlamak için kullanılan tanıtlanmayı gerektirmeyecek kadar açık ilke anlamını veriri tanıtlanmayı gerektirmediÇi gibi tanıtlanamazda. Çünkü tanıtlama, daha da açıklamak demektir, buysa daha çok açıklanamaz. Her belit bir ilkedir, ama her ilke bir belit deÇildir. ÖrneÇin, “her bütün kendini meydana getiren parçalarından büyüktür” ilkesi bir belittir, buna karşı Einstein’in görelilik ilkesi bir belit deÇildir. Metafizik dünya görüşünün ürünü olan bütün mantıklar, “bir şey kendisinin aynıdır” önermesiyle dile getirilen özdeşlik ilkesini belit saymışlardır. Hegel’in diyalektik mantıÇı bunun doÇru olmadıÇını meydana koymuştur. Bir şey kendisiyle bile aynı deÇildir, çünkü sürekli olarak deÇişmektedir. 2) Matematik: nicelikler arasındaki orantıları dile getiren zorunlu önermeler, matematikte belit adıyla tanımlanırlar. ÖrneÇin, “bir üçüncü niceliÇe ayrı ayrı eşit olan nicelikler birbirine eşittir”, “eşit niceliklere eşit nicelikler eklenirse toplamları da eşit olur”. Matematiksel belit, mantıksal belitin niceliklere uygulanmasıdır. Aralarında başkaca bir anlam ayrılıÇı yoktur. 3) Dekartçılık: Descartes ve başta Spinoza olmak üzere izdaşları felsefelerini belitlere dayarlar. ÖrneÇin Descartes, felsefesini “düşünüyorum, öyleyse varım” belitinden çıkarak kurmuştur. Spinoza’da ünlü Etika’sında örneÇin, “başka bir şeyle tasarlanmayan şeyin kendisiyle tasarlanması gerekir” gibi belitlerden yola çıkar. Ne var ki, ne türlü bir belitten yola çıkılırsa o türlü bir sonuca varılır. Bundan başka, bu belitler, “parçalarının toplamı bütüne eşittir” gibi belitler gücünde deÇildirler. Daha açık bir deyişle, Dekartçıların belitleri öznel, kendilerince belit sayılmış belitlerdir. Nitekim Cogito’nun yüzyıllarca önceki biçimini çürütmek için, “bin altın düşünüyorum, öyleyse bin altınım var” önermesi ileri sürülmüştür. BETİMLEME (tasvir) Somut gerçekliÇi içinde bir nesnenin, kendine özgü belirtilerini elden geldiÇince tam ve açık seçik bir biçimde gözönüne serme. BİÇİM (Form) Nesnelerin dış görünüşü. Metafizikte bir nesnenin, gizil ilkesi olan, hammaddeden ayırt edilen etkin belirleyici ilkesi. Platon bugün biçim sözcüÇü ile karşılanan eidos terimini bir şeyi o şey yapan kalıcı gerçeklik ile sonlu ve deÇişmeye uÇrayan tikelleri ayırmak için kullanmıştır. Platoncu biçim kavramı, da Pytagarosçı kurama dayanır. Bu kurama göre, nesnelerin ayırt edici özelliklerini veren maddi öÇeler deÇil, Pythagoras’ın sayısal olarak adlandırdıÇı kavranabilir yapılardır. Madde ve biçim arasındaki ayrımı ilk kez ortaya atan Aristoteles’tir. O’na göre madde kendi içinde bir nesne deÇil, nesnelerin oluşumunda bulunan farklılaşmış temel öÇedir. Tikel nesnelerin, bu temel öÇeden oluşmaları farklılaşma süreci ile gerçekleşir. Bu süreç içinde belirli biçimler alan nesneler de kavranabilir dünyayı oluşturur. Madde gizil öÇe, biçim ise gerçekleşen öÇedir. Alman filozof Kant’a göre, biçim zihnin, bir özelliÇi birey tarafından nesneye yükleniyordu. Kant’a göre mekan ve zamanın duyarlılıÇı iki apriori biçimindedir. İnsanın kendi başına zaman ve mekan deneyimi olmasa bile insanın mekan ve zaman dışı deneyiminin olmayacaÇını savundu. BİLGİ Öznenin amaçlı yönelimi sonucunda,özne ile nesne arasında kurulan ilişkinin ürünü olan şeydir.Nesnelere yönelen özne onlar üzerine düşünerek,zihinsel bir etkinlik geliştirir.Bu etkinlik sonucu kavramlara ve kavramlardan da önerme ve çıkarımlara varılır.Bilgi aktı,özneden objeye bilinç etkinliÇidir.Bilgi akt'ları algılama,anlama ve açıklama şeklinde olabilir. Algılama aktı,somut nesneler üzerinde yapılan duyu deneyleri sonucunda elde edilir.Anlama aktı,doÇruyu bütünüyle sezgisel yada zihinsel anlamadır.Açıklama aktı,bir şey hakkındaki ilk bilgiden yola çıkarak son bilgiye ulaşma çabasıdır.Bilgi çeşitleri 6'ya ayrılır a)Gündelik Bilgi:İnsanların sıradan deneyimleri sonucu elde ettikler bilgilerdir.Neden-sonuç ve yönteme dayanmaz.kişinin algı ve sezgilerine dayanır.Bilimsel ve geçerli deÇildir.Sistemsizdir b)Dinsel Bilgi:özne ve nesne arasındaki baÇ,yüce bir varlık tarafından belirlene bir inanç sistemine dayanıyorsa buna dinsel bilgi denir.dinsel bilgi deÇişmez,kesin bir bilgidir.Amacı insana manevi yaşam ve yaratan hakkında inanca dayalı bilgi vermektir c)Teknik Bilgi:Öznenin nesneyi pratik amaçları için deÇiştirme ve ve ondan alet yapma bilgisidir.Pratik bir bilgi olup insana yarar ve kolaylık saÇlar. d)Sanatsal Bilgi: Sanatçı,nesneye yönelerek onda gördüÇü bir şeyi elindeki malzemeyle ifade etmeye çalışmasıdır.Yara gibi bir amacı yoktur.DoÇadaki nesneleri kullanmasına raÇmen,doÇada olmayan bir güzelliÇi eserine katar e)Bilimsel Bilgi:İnsanın aklıyla belli bir konuya yönelerek elde ettiÇi yöntemli,sistemli,düzenli, geçerli, kanıtlana bilinir ve denetlene bilinir nesnel bilgiye denir. 1)Formel Bilimler:Konusunu doÇadan almayan yani duyu ve deneyime dayanmayan fakat duyular üstü bir ideal varlık alanını ele alan bilim dallarıdır(matematik.mantık) Formel bilimler,sembolleri kullanarak kendilerini ifade ettikleri için aynı zamanda bir ideal;yani yapay anlatım biçimidir.Bundan dolayı diÇer bilimlerle oranla daha nesneldir.DoÇa insan bilimleri sembolleri kullanarak daha nesnel olmayı amaçlar 2)DoÇa Bilimleri:Nedensellik ilkesine göre,yani aynı koşullar altında hep aynı sonuçların çıkacaÇı ilkesine dayanan doÇa bilimleri deneysel yöntemi temele alır.konu alanı içinde doÇa bilimleri(fizik),yaşam bilimleri yer alır.Temel özelliÇi olgusal ve deneysel olmalarıdır.Olgusaldır.Çünkü olgular ile neden-sonuç ilkesini araştırır.Nedenseldir.Çünkü;DoÇa bilimleri genel, kesin,tümel,doÇru yasalara ulaşmayı amaçlar. 3)İnsan Bilimleri:İnsanı deÇişik boyutlarıyla inceleyen bilgi türüdür.İnsan bilimleri;antropoloji,sosyoloji,psikoloji,siyaset bilimi,dil bilimi ve tarihtir.Bu bilimler insanın yapıp ettikleriyle ve ne yapacaklarıyla ilgilenir.Fakat kesin bir yasaya varamazlar. f)Felsefi Bilgi:Felsefi bilgi,evreni,varlıÇı,insanı,doÇayı parçalara ve konulara bölmeden bir bütün olarak anlamaya çalışır.Felsefi bilgi insanın aklıyla ortaya koyduÇu tümel düşüncelerdir.Felsefi Bilgi;araştırma ve eleştiriye dayalıdır,akla dayanır.Mantık ilkelerine dayalı akıl yürütmelerdir,Soyut ve kavramsal olduÇu için evrenseldir,birleştirici ve bütünleyicidir,Özneldir,bir bitmişlik yoktur. BİLGİCİLİK (Sofizm) Eski Yunan’da İ.Ö 5. yüzyılın ikinci yarısından İ.Ö 4. yüzyılın başlarına deÇin para karşılıÇı felsefe öÇreten gezgin felsefecilerin (sofistler) oluşturdukları akıma bilgicilik denir. Sofist deyimi, bilgeliÇi yeÇleyen öÇreti, bilgi öÇretmeni, siyasada yararlı olma sanatı, söz söyleme sanatı anlamlarında kullanılmıştır. İ.Ö 5. yüzyıl, antik çaÇ Yunan felsefesinde bilgicilik akımının egemen olduÇu çaÇdır. İlk düşünür sayılan Thales’den beri ortaya atılan sayısız varsayımlar, sonunda insan zekasını şahlandırmış ve bütün olup bitenleri yeniden gözden geçirerek kıyasıya eleştirmeye yöneltmişti. DoÇa bilimlerinin denetiminden yoksun insan düşüncesi, varlıÇın temeli konusunda daldıÇı hayal aleminden kendisine dönüyordu. Bilgicilik akımının inceleme amacı, insanın kendisiydi. Protagoras’ a göre , “insan her şeyin ölçüsü” ydü. Bilgi, teorik bir merak deÇil, pratik bir yarar olmalıydı. Protagoras “tanrılara gelince, ben onların ne var olduklarını ne de yok olduklarını bilirim” diyordu. Bilgici Hippias, giydiÇi elbiseyi kendisi diktiÇi için “ baÇımsızlıÇa kavuşmakla” övünüyordu. İnsan her türlü yapma baÇlardan kurtulmak ve insansal yasanın (nomos) yerine doÇal yasa (physis) konulmalıydı. Bilgiciler , özdekçi düşünceleri sürmekle beraber, ürünü oldukları idealist çizgiyi sürdürmüşler ve dünyayı tanıma olanaÇını yadsımışlardır. İşte bu idealist çizgidir ki, bir yandan bilgicilik akımını yozlaştırarak felsefeyi güzel söz söyleme sanatına dönüştürürken diÇer yandan idealist ilkelerin gelişmesi sürecini doÇurmuştur. BİLGİ KURAMI Neyi, nasıl bilebileceÇimizle ve bilginin ne olduÇuyla ilgilenen felsefe kolu. BİRCİLİK Bir şeyin tek bir öÇeden oluştuÇunu savunan görüş. BİLİM NEDİR Sözlüklerde ve ansiklopedilerde bilimin deÇişik tanımları vardır. Sanırım bu tanımların hiçbirisi bilimi eksiksiz olarak açıklayamaz. Cumhuriyet'te ve Cumhuriyet Bilim Teknik'te bilimin tanımı ya da açıklaması çok yapılmıştır. Bunlara bir yenisini eklemenin bir yararı olabilir mi? Bu soruyu, biraz minder dışına kaçarak yanıtlama olanaÇı vardır. Aşkı binlerce yazar anlatmıştır. Gene de, her gün yeniden anlatılmaktadır ve insanoÇlu var oldukça anlatılmaya devam edilecektir. Ama hiçbirisi aşkı eksiksiz anlatamamıştır ve anlatamayacaktır. Belki bilim de böyledir; onun eksiksiz bir tanımı yapılamaz. Ancak, bir temele dayanabilmek için, bir yerden başlamak iyi olacaktır. TDK sözlüÇünde bilim şöyle tanımlanıyor: Bilim: "Evrenin ya da olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneysel yöntemlere ve gerçekliÇe dayanarak yasalar çıkarmaya çalışan düzenli bilgi." "Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi." "Belli bir konuyu bilme isteÇinden yola çıkan, belli bir ereÇe yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci." Bilim ile uÇraşan bir kişinin bu tanımları yeterli bulmayacaÇını söylemeye gerek yoktur. Bu nedenle, bilimin eksiksiz bir tanımını yapmaya kalkışmak yerine, onu açıklamaya çalışmak daha doÇru olacaktır. İnsan doÇaya egemen olmak ister! Derler ki insanoÇlu varoluşundan beri doÇayı bilmek, doÇaya egemen olmak istemiştir. Bu nedenle, insan varoluşundan beri doÇayla savaşmaktadır. Son zamanlarda, bu görüşün tersi ortaya atılmıştır: İnsan doÇayla barış içinde yaşama çabası içindedir.Bence bu iki görüş birbirlerine denktir. Bazı politikacıların dediÇi gibi, sürekli barış için, sürekli savaşa hazır olmak gerekir. Gök gürlemesi, şimşek çakması, Ay'ın ya da Güneş'in tutulması, hastalıklar, afetler, vb. doÇa olayları bazen onun merakını çekmiş, bazen onu korkutmuştur. Öte yandan, bu olgu, insanı, doÇa korkusunu yenmeye ve merakını gidermeye zorlamıştır. Korkuyu yenebilmenin ya da merakı gidermenin tek yolunun, onu yaratan doÇa olayını bilmek ve ona egemen olmak olduÇunu, insan, önünde sonunda anlamıştır. Peki, insanoÇlunun doÇayla giriştiÇi amansız savaşın tek nedeni bu mudur? Başka bir deyişle, bilimi yaratan güdü, insanoÇlunun gereksinimleri midir? Elbette korku ve merakın yanında başka nedenler de vardır. İnsanın (toplumun) egemen olma isteÇi, beÇenilme isteÇi, daha rahat yaşama isteÇi, üstün olma isteÇi vb. nedenler bilgi üretimini saÇlayan başka etmenler arasında sayılabilir. İnsanın korkusu, merakı ve istekleri hiç bitmeden sürüp gidecektir. Öyleyse, insanın doÇayla savaşı (barışma çabası) ve dolayısıyla bilgi üretimi de durmaksızın sürecektir. Bilim neyle uÇraşır? Bilimin asıl uÇraşı alanı doÇa olaylarıdır. Burada doÇa olaylarını en genel kapsamıyla algılıyoruz. Yalnızca fiziksel olguları deÇil, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, kültürel vb. bilgi alanlarının hepsi doÇa olaylarıdır. Özetle, insanla ve çevresiyle ilgili olan her olgu bir doÇa olayıdır. İnsanoÇlu, bu olguları bilmek ve kendi yararına yönlendirmek için varoluşundan beri tükenmez bir tutkuyla ve sabırla uÇraşmaktadır. Başka canlıların yapamadıÇını varsaydıÇımız bu işi, insanoÇlu aklıyla yapmaktadır. Bilimin gücü Bilim, yüzyıllar süren bilimsel bilgi üretme sürecinde kendi niteliÇini, geleneklerini ve standartlarını koymuştur. Bu süreçte, çaÇdaş bilimin dört önemli niteliÇi oluşmuştur: çeşitlilik, süreklilik, yenilik ve ayıklanma.Şimdi bunları kısaca açıklamaya çalışalım. Çeşitlilik:Bilimsel çalışma hiç kimsenin tekelinde deÇildir, hiç kimsenin iznine baÇlı deÇildir. Bilim herkese açıktır. İsteyen her kişi ya da kurum bilimsel çalışma yapabilir. Dil, din, ırk, ülke tanımaz. Böyle olduÇu için, ilgilendiÇi konular çeşitlidir; bu konulara sınır konulamaz. Hatta, bu konular sayılamaz, sınıflandırılamaz. Süreklilik:Bilimsel bilgi üretme süreci hiçbir zaman durmaz. Kırallar, imparatorlar ve hatta dinler yasaklamış olsalar bile, bilgi üretimi hiç durmamıştır; bundan sonra da durmayacaktır. Yenilik:Bir evrim süreci içinde her gün yeni bilimsel bilgiler, yeni bilim alanları ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, bilime, herhangi bir anda tekniÇin verdiÇi en iyi imkânlarla gözlenebilen, denenebilen ya da var olan bilgilere dayalı olarak usavurma kurallarıyla geçerliÇi kanıtlanan yeni bilgiler eklenir. Ayıklanma:Bilimsel bilginin geçerliÇi ve kesinliÇi her an, isteyen herkes tarafından denetlenebilir. Bu denetim sürecinde, yanlış olduÇu anlaşılan bilgiler kendiliÇinden ayıklanır; yerine yenisi konulur. BİLİMSEL TOPLUMCULUK = BİLİMSEL SOSYALİZM (Os. İlmî sosyalizm, Fr. Socialisme scientifique) Marksist sosyalizm... Bilimsel toplumculuk deyimi, Alman düşünürü Karl Marx'ın sosyalizmini ütopyacı ya da düşçü sosyalizmden ayırır. Marx'ın materyalist ve tarihsel diyalektiÇine bilimsel adının verilmesi, bu diyalektiÇin bilimsel bir yönteme, deney ve gözlemlere dayanması ve bunlarla doÇrulanması nedenine dayanır. Karl Marx, toplumsal deÇişimlerin, doÇasal deÇişimlerde olduÇu gibi, belli yasalara baÇlı olduÇunu göstermiştir. Yasalara baÇlılık, bilimselliÇin nedenidir. Bilimsel sosyalizm, üstün kişilerin düşünsel tasarımlarına deÇil, nesnel gerçekliÇin belli yasalarına baÇlıdır. Bilimsel sosyalizm, Marksizmin ayrılmaz bir parçasıdır ve sosyo-ekonomik yasaların kesin bir zorunluÇudur. Bu zorunluk, eskimiş üretim ilişkileriyle gittikçe gelişen üretim güçleri arasındaki uyuşturulamaz karşıtlıÇın doÇurduÇu bilimsel bir zorunluktur BİLİNÇ (Os. Şuur, İstiş'ar, Zamir, Hatır, İdrâk, İlim, Vukûf, Vicdân, Hissi bâtın, Hissi nefis, Akide, İtikat, İnsâf, Derûn; Fr. Conscience, Al. Bewusstsein, Selbstbewusstsein; İng. Consciousness, İt. Coscienza) İnsanın çevresini ve kendisini anlamasını saÇlayan anlıksal süreçlerin toplamı. 1. Etimoloji: Osmanlıca şuur anlamını veren Türkçe bilinç terimi bilmek mastarından, Osmanlıca vicdan anlamını veren Türkçe bulunç terimi bulmak mastarından türetilmiştir. Bu türetimde Osmanlıca terimlerin Arapça anlamları göz önünde tutulmuştur. Her iki anlam da Hind-Avrupa dil grubuna baÇlı Fransızca, İngilizce ve İtalyancada aynı terimle dilegetirilir. Terim, Hind-Avrupa dil grubunun kesmek ve yarmak anlamlarını veren skei kökünden türemiş, Latince aynı bilgilere sahip olduklarından ötürü kişiler arasında kurulan dayanışma anlamını veren conscientia sözcüÇü aracılıÇıyla bu dillere geçmiştir. Terimin bu dillerdeki ilk anlamı bulunç (Fr. Conscience morale)'tu, sonradan bilinç (Fr. Conscience psychologique) anlamına kaymıştır. 2. Metafizik: Metafizikte bilinç insandan baÇımsız bir güçtür ve insana verilmiştir, evrensel ya da Tanrısaldır. Metafizik düşünme dizgesi içinde yer alan idealizme göre de bilinç, maddeden ayrı ve baÇımsız bir güçtür. Bu savda temellenen idealizm antikçaÇ Yunan düşünürü Anaksagorasla başlar. Anaksagoras nus adı altında bir evrensel us düşünmüş ve onu maddenin karşısına koymuştur. Aristoteles'in deyişiyle, "Anaksagoras, nusun yaratan ve maddenin yaratılan olduÇunu söylemiştir. Çünkü her şey bir aradayken nus gelip düzenlemiştir". Bu anlayış, bilinç'le maddeyi birbirinden tümüyle ayrı şeyler sayan Descartes'dan geçerek, onu, evrenselleştiren Hegel'de ulaşır. Hegel'e göre önce evrensel bir bilinç vardı ve bütün doÇa bu evrensel bilincin ürünüdür, doÇa diyalektik evriminin sonunda, gene bu bilince ulaşarak kendi kendini tanıyacak ve evrim böylelikle son bulmuş olacaktır. İdealist akımın karşısında yer alan ve antikçaÇ Yunan düşünürü Demokritosla başlayan materyalist akım, kaba ya da Vülger materyalistler adıyla adlandırılan bilim-öncesi materyalistlerinin bilinç'i maddeyle aynılaştırmalarıyla uçlaşır. Bunlara göre de, "KaraciÇerin safra salması gibi beyin de bilinç salar". İdealist akımın düştüÇü yanılgı kadar yanlış olan bu sonuç, bilim-öncesi materyalistlerinin gerçekte tekyanlı metafizik düşünme sistemine baglılıklarından doÇmaktadır. 3. Ruhbilim: Ruhbilimde bilinç terimi, öznenin kendini sezişi ya da kendinin farkına varışı anlamında kullanılır, algı ve bilgilerin anlıkta izlenmesi süreci olarak tanımlanır. Geniş anlamda bilinç, usun kullanılmasıdır. Ruhbilimsel açıdan insan, kendi varlıÇını ancak bilinciyle aşabilir. Türk Dil Kur umunca bilinç'le ilgili çeşitli ruhbilim terimleri önerilmiştir (Bk. Ruhbilim Terimleri Sözlügü, TDK. yayını, birinci baskı, s. 35-36): Anımsamayı saÇlayamayacak aşamadaki öÇrenme bilinçdışı öÇrenme (İng. Subliminal learning), belli bir anda insanın aynı zamanda algılayabileceÇi nesnelerin toplamı bilinç genişliÇi (İng. Span of consciousness), bilinç sürecini denetlediÇi ilerisürülen beyin yeri bilinç katı (İng. Seat of consciousness), hekime duyulan güvensizlik ya da utançtan ötürü verilmesi gereken bilgileri saklama bilinçli direnç (İng. Conscious resistance), bir küme yaşantının ötekilerden ayrılarak kendi içlerinde örgütlenmesi bilinçliliÇin bölünmesi (İng. Split-off consciousness), nesne ve olaylara karşı uyanık bulunma durumu bilinçlilik (İng. Consciousness), belli bir anda bilinçte bulunmayen ama anımsanıp bilince çaÇrılabilen anıların bilinçteki yeri bilinç öncesi (İng. Foreconscious, Preconscious), FröydcülüÇe göre baskıya alındıklarından ötürü doÇrudan anımsanmamakla beraber gizli yollardan bilinci ve davranışları etkileyen etkenlerin tümü bilinçsiz bellek (İng. Unconscious memory), kişinin bilincinde olmadıÇı ve ancak davranışlarıyla yansıtabildiÇi eyleme geçme isteÇi bilinçsiz güdülenme (İng. Unconscious motivation) terimleriyle dilegetirilmektedir. 4. Diyalektik: Diyalektik materyalist felsefeye göre bilinç; insanın düşüncesi, duygusu, iradesi, karakteri, heyecanı, anlaÇı, kanısı, sezisi vb. gibi bütün anlıksal süreçlerinin toplamıdır. Nesnel gerçekliÇin insandaki yansıtıcısıdır. Maddesel olan insan beyninin bir özelliÇidir. Önce maddesel doÇa vardı. DoÇasal evrim insana ve bilinç'e kadar gelişti. Bilinç elbette doÇasal, eşdeyişle maddi bir üründür ama maddeyle ayrılaştırılamayacaÇı kadar aynılaştırılamaz da. Nitekim çocuk da annesinin ürünüdür ama annesinin aynı deÇildir. Bilinç, toplumsal bir üründür ve dil'le sımsıkı baÇımlıdır. Dil olmaksizin bilinç de olamaz. Çünkü dil, başkaları için gerçekleşen pratik bilinçtir. Hayvanın ön ayaklarının elleşmesi ve ellerin emekte kullanılmasıyla başlayan insanlaşma, zorunlu toplumsallaşma olgusundan geçerek, dil-bilinç olgusunu meydana getirmiştir. Bilinç olgusu, insanların yaşma biçimlerinin ürünüdür. Öyleyse pek açıktır ki bilinç, insanların yaşama biçimlerini yansıtır. Ama bilinç sadece yansıtmakla yetinen basit bir ayna deÇil, belirmesiyle birlikte diyalektiÇe girmiş etken bir güçtür. "Bir sarayda, bir kulübedekinden başka türlü düşünülür". Ama saray koşullarından doÇan saray düşüncesi de saray koşullarını etkiler ve deÇiştirir. Marksist diyalektik ipinin iki ucundan biri eylem (pratik), öbürü de bilinç (teori)'dir. Çeşitli yanlış anlamalar ve yorumlar bu ipin iki ucunu birden elde tutamamaktan doÇmaktadır. İnsansal girişkenlik (Fr. Initiative), bilinç'le gerçekleşir. İnsan, olaylardan oluşan bilinciyle o olaylara egemen olabilir. Bilim-öncesi felsefede insanların yaşarna biçimleri düşünme biçimleriyle açıklanırdı, oysa düşünme biçimleri yaşama biçimlerinin sonucuydu. İnsan, bilimsel olarak bunun bilincine vardıktan sonradır ki, bilinç'li etkenliÇiyle yaşama biçimlerini de deÇiştirmeye başlamıştır. Hiç bir şeyi deÇiştiremeyen hayvansal çabayla her şeyi deÇiştirebilen insansal çaba arasındaki tek fark, insansal çabanın bilinç'li oluşudur. Engels şöyle der: "Bilinçli amaç, istenmiş bir erek olmaksızın hiç bir şey meydana gelmez". Bilinç, insanın, kendisini çevreleyen şeyleri farketmesini, algılamasını ve algıladıktan sonra kavramasını gerçekleştirdiÇi gibi istemesini ve istediÇini yapmasını da gerçekleştirir. Marx da Alman İdeolojisi adlı yapıtında şöyle der: "İşte ancak şimdi, yani temel tarihsel ilişkilerin dört uÇraÇını gözden geçirdikten sonra insanın bir de bilinç'i olduÇunu görüyoruz (Marx'ın saptadıÇı temel tarihsel ilişkilerin dört uÇraÇı: 1. ihtiyaçları karşılayan araçların üretimi, 2. Yeni ihtiyaçlar üretimi, 3. Soyun üretimi, 4. İşbirliÇi, eşanlamda belli bir üretim tarzı üretimi uÇraklarıdır. O. H.). Ama gene de bu, arı bir bilinç deÇildir. Çünkü ruh, daha başlangıçta hava tabakaları, sesler, kısaca konuşma biçiminde beliren maddenin yükü altına sokulmuştur. Bilinç ne kadar eskiyse dil de o kadar eskidir. Dil, başkalari için varolan ve ancak bundan ötürüdür ki benim için de gerçekten varolan pratik bilinç'in ta kendisidir. Dil, tıpkı bilinç gibi, başkalarıyla ilişki kurma zorunluÇundan doÇmuştur. Nerede bir ilişki varsa orada insansal bir şey vardır. Hayvanın hiç bir ilişkisi yoktur, hayvanın başkalarıyla ilişkisi onun için bir ilişki deÇildir. Demek ki bilinç, başlangıcından beri bir toplumsal üründür, insanlar varoldukları sürece de öyle kalacaktır". Demek ki insan topluluÇunun dışında insan bilinci olamaz. Bilincin ürünü olan düşünce de, kendisinin maddi iskeleti olan dilin dışında varolamaz. Bundan ötürü bilinç, ilk anından beri dil temeli üstünde biçimlenir. Engels, konuşmanin ortaya çıkışının, maymun beynini adım adım bilinçlendirerek insan beynine dönüştürdüÇüne özellikle dikkatleri çekmiştir. BİLİNÇALTI (Tr. Ruhbilim) Altbilinç teriminin anlamdaşı... Gerçekte bilinç süreçleri olmadıklari halde bilinç süreçleri üstünde etkisi bulunan ruhsal süreçler'i dilegetiren altbilinç ya da bilinçaltı deyimi, diyalektik felsefeyle idealist felsefeler açısından başka anlamlar taşıdıÇı gibi çeşitli yerli ve yabancı sözlüklerde çeşitli tanımlarla açıklanmaktadır. İdealist felsefeler onu, bilinç eşiÇini aşamayan eksik algıların biriktiÇi bilinçdışı bir bölge saymışlardır. Öyle ki, Alman düşünürü Leibniz'in bulanık algı (Os. idrâkâtı müpheme, Fr. Perception obscure) adını verdiÇi bu eksik algıların bıraktıÇı bilinçdışı izler bu bölgede toplanıyor ve zaman zaman bilinci etkiliyordu. Bu bölge, esrarlı bir bölgeydi ve bilinmesi olanaksız izlerle doluydu. Bir zaman sonra Avusturyalı hekim Freud bu bölgenin sırlarını çözmeye çalışacaktı. Kimi sözlükcülerin güçsüzce bilinç (Os. Zayıfça şuûr, Fr. Faiblement conscient) deyimiyle dilegetirdikleri bu bölge, Freud'cülere göre unutulmuş ya da törebilimsel baskılarla bilincin dışına atılmış anı ve isteklerin gizlendiÇi bir bölgedir. Bu bölgedekiler bilince çıkmak için çabalarlar ve insanı hasta ederler. Kimi sözlükçüler onu belli belirsiz edindiÇimiz bilinç deyimiyle tanımlamaktadırlar. Kimi sözlükçüler de eşikaltı (Os. Mâdûnüşuûr, Fr. Subliminal) deyimiyle anlamdaş sayarlar (ÖrneÇin Bk. Cuvillier, Nouveau Vocabulaire Philosophique, Paris 1967, s. 178). Buna karşı Alman düşünürü Schopenhauer onu bilinmesi olanaksız bilinç temeli olarak tanımlar, daha açık bir deyişle, düşünüre göre bilinci bu bilinmesi olanaksızlar yönetmektedir. Oysa bilinçaltının ya da altbilincin bilinemeyecek hiç bir yanı yoktur. Herhangi bir olguyu algıladıÇımızda onunla birlikte ve onunla ilişkili olarak bir takım yan olgular da algılarız, ama ne onların üstünde durur ve ne de dilegetiririz. Bu yan olgular, temel olguyla ilişkili olduklarından, temel olgu üstündeki faaliyetlerimizde kimi zaman etken olurlar. Ya da önceden bildiÇimiz, ama bu anda düşünmediÇimiz öyle şeyler vardır ki bu andaki temel düşüncemizi, onunla ilişkili olduklari için, etkilerler. Altbilinç ya da bilinçaltının bütün esrarı bundan ibarettir. BİLİNMEZCİLİK Gerçek ve mutlak varlıÇın, kendinde nesnelerin (Tanrı gibi) bilinemeyeceÇi kanı ve öÇretisi. (Agnostisizm) Bilme : Bir şeyin ne olduÇunun bilincine varma. BİREYCİLİK 1- (Genel olarak) a. Bütüne, genele deÇil de, bireye, tek olana üstünlük tanıyan görüş. b. Bireyin kendine dayanması eÇilimi. 2- (Fizikötesi açısından) a. Yalnızca tek olanın, bireyin baÇımsız gerçekliÇi olduÇunu; b. Gerçekte yalnız bireylerin bulunduÇunu, tümel terimlerin gerçeklikte hiç bir karşılıÇı olmadıÇını savunan öÇreti. 3- (Yöntem- bilim açısından) Tarihsel ve toplumsal olayların açıklanmasını bireysel ruhbilime dayandıran görüş. 4- (GelenekçiliÇin karşıtı olarak) Kurulu düzene eleştirmeden uyma yerine, bireylerin toplumda hertürlü kurum, inanç, kanı ve eylem üzerinde tartışıp bunları yargılamaları gerektiÇini savunan görüş (düşünce baÇımsızlıÇı). 5- Toplumun kendi başına bir ereÇi olmadıÇı gibi, kendini kuran bireylerin üstünde bir ereÇe araç da olmadıÇını savunan görüş. // Bu görüşe göre , toplumsal kurumların ereÇi: a. bireylerin mutluluÇu, b. bireylerin yetkinliÇi olmalıdır; böylece, bireyin ereÇine erişmesi için toplum ve devlet yardımcı araç olacaktır. 6- KişiliÇin ve kişisel sorumluluÇun kaldırılamayacaÇını dile getiren görüş. 7- Yaşamın, özellikle toplumsâl yaşamın tek kişiler üzerinde kurulduÇunu ileri süren ve bu tek kişileri özce aynı türden ve eşit haklı olarak kabul eden öÇreti (aydınlanma felsefesi). 8- Başkalarıyla karşılaştırılamayan niteliksel özelliÇi ve bir kezliÇi içinde bireyin kendi deÇeri üzerindeki kanı (Shaftesbury, Herder) 9- Seçkin bireycilik: Bütün bireyleri eşit görmeyip, kimi bireylere özel koşulları ve özel nitelikleri dolayısıyla ayrı bir yer veren görüş.(Nietzsche) 10- (Ekonomik yaşamla ilgili bireycilik): Her bireyin özgür olarak kendi ölçülerine göre kendi ekonomik işlerini düzenleyebileceÇini savunan görüş. (Bırakınız Yapsınlar ilkesi) BİLİNEMEZCİLİK (Os. Lâedriye, Lâirfâniye, Lâyûrefîye; Fr. Agnosticisme, Al. Agnosticismus, İng. Agnosticism, İt. Agnosticismo) Nesnelerin kendiliklerinin hiç bir zaman bilinemeyeceÇini ilerisüren felsefe akımı... Bilinemezcilik terimi, ilkin, İngiliz düşünürü Huxley tarafından Yunanca bilinemez anlamını veren agnôstos sözcüÇünden türetilerek kendi öÇretisini adlandırmak için kullanılmıştır ve pek yenidir. Terim, daha sonra, geriye götürülerek bütün bilinemezci öÇretileri kapsamıştır. Bilinemezcilik, tarihsel olarak, bilimin denetinden yoksun insan düşüncesinin düştüÇü büyük yanılgılara bir tepki olarak belirmiştir. Bu tepkiyi ilkin antikçaÇ Yunan bilgicileri göstermişlerdir, duyumcu olan bu sofistlere göre bilgi duyuların sonucudur, duyularımızla elde ettiÇimizin dışında başkaca hiç bir bilgiye erişemeyiz. Her kişinin duyusu kendine göre olduÇundan her kişinin bilgisi de zorunlu olarak kendine göre olacaktır, herkes için geçerli bir bilgi olamaz. İnsan, kendisi için bilinebilecek tek şeyle, kendisiyle yetinmelidir. AntikçaÇ Yunanlıları, tarihsel koşulları içinde, bu tepkiyi göstermekte haklıydılar. Ne var ki bilinemezcilik akımı Kant'dan, Auguste Comte'dan, Spencer'den, William James'den geçerek yüzyılımızın ilginç düşünürleri Sartre'lara ve Camus'lere kadar sürüpgelmiş bulunmaktadır. Kant'a göre ancak görünen bilinebilir, öz bilinemez:, "Bizler sırlarla dolu bir evrende bir rüyanın rüyasını görmekteyiz. Gerçekte bildiÇimiz hiç bir şey yoktur. BildiÇimizi sandıÇımız şey sadece olaylardır. O olaylar ki, bilmediÇimiz bir objeyle asla bilemeyeceÇimiz bir süjenin birbirlerine olan ilişkisinden doÇmuştur". Amerikalı pragmacı William Jamese göre, "İnsanın evrendeki durumu, bir kedinin kitaplıktaki durumu gibidir. Görür ve işitir, ama hiç bir zaman anlayamaz". Pozitivist Auguste Comte'a göre, "Nesneler üstü metafizik kadar nesnelerin kendisi fizik de bilinemez. Bilim, bu iki bilinemez alanın ortasında, sadece duyularımızla algıladıÇımız deney ve gözlemlerin konusu olan olgularla uÇraşabilir". Akıma adını koymuş olan on dokuzuncu yüzyıl İngiliz düşünürü Huxley de aynı kanıdadır. Yirminci yüzyılın Fransız düşünürü Camus'ye göre de, "Evren uyumsuzdur ve bilinemez. İşte aÇaç sertliÇini duyuyoruz. Bu kadarla yetinmek zorundayız. Bilim, giderek bize elektronların bir çekirdek çevresinde toplandıkları görünmez bir gezegenler takımından söz edecektir. Bu bir varsayımdır. Böylece dönüp dolaşıp şiirin alanına geldiÇimizi ve hiç bir şeyi bilemeyeceÇimizi anlarız"... Bütün bu yanlış düşünceler çaÇdaş diyalektiÇi bilmemenin ya da bilmez görünmenin sonucudur. Metafizik bilinemezcilik haklıdır, çünkü metafizik birtakım gerçekdışı tasarımlarla uÇraşır, gerçek olmayan şey yok demektir ve yok olan şey de elbette bilinemez. Oysa bilimci olduklarını iddia eden bütün bilinemezcilik'ler bilimdışıdırlar, çünkü bilimin konusu olan nesnelerin kendilikleriyle bilimin amacı olan bilinebilirliÇi yadsımaktadırlar. Bu bilinemezcilik'lere, çaÇdaş diyalektikten çok önce, Alman düşünürü idealist Hegel gereken karşılıÇı vermiştir: "Bir nesnenin bütün niteliklerini biliyorsanız nesnenin kendiliÇi (Fr. Chose en soi, Al. Ding an Sich, Os. Bizâtihi şey)'ni de biliyorsunuz demektir. Geriye bu nesnenin sizin dışınızda vorolmasından başka hiç bir şey kalmamaktadır. Duyularınız size bu gerçeÇi de öÇrettiÇi zaman Kant'ın o ünlü bilinmez'inin geri kalan yanını da kavramış olursunuz". Bununla beraber Kant, yaşamının son yıllarında, "inana yer bırakmak için bilgiyi sınırlandırmak" istediÇini itiraf etmiştir. Gerçekten de bilinemezcilik her zaman Tanrıbilimden ve dolayısıyla egemen sınıflardan yana olmuştur. Çünkü nesnel gerçekliÇin bilinemeyeceÇini söylemek, insanları inana çaÇırmak demektir. Ünlü bir diyalektikçi şöyle der: "Böylesine görüşlerin niçin ilerisürüldüÇü sorulabilir. Çünkü bilgi ışık saçar, ışıksa herkesi hoşnut etmez. Karanlık çıkarlar ancak karanlıklarda elde edilir. Bilgiyle aydınlanan insan daha önce göremediÇi ve yapamadıÇı birçok şeyi görebilir ve yapabilir. Buysa karanlık saçan sömürücülerin ölesiye korktukları bir şeydir". Bilinemezcilik, biçimle özü ayrıştırmaktan ve görünüşten gerçeÇe geçememekten doÇmuştur. AntikçaÇ Yunan felsefesinde şüphecilik biçiminde belirmiş olan bilinemezcilik giderek bilimi yadsımaya varmış ve bilmeye uÇraşmaktansa bilinemez saymanın kolaylıÇı ve rahatlıÇı içinde hızla yayılmıştır. Şüpheciler ya şüphe ettikleri için bilinemez sayıyorlar ya da bilinemez saydıkları için şüphe ediyorlardı. Onlar için bu bir yöntemdi, doÇa bilimlerinden yararlanamayan düşünsel felsefenin aşırı tasarımlarına bir tepki olarak ilerisürülmüştü. Ama XVIII., XIX. ve XX. yüzyıl bilinemezcilerinin, böyle bir durumda bulunmadıkları gibi böylesine tepkileri de gereksemedikleri kesindir. Ünlü bir diyalektikçinin dediÇi gibi, "kauçuk yapıyoruz, demek ki kauçuÇun ne olduÇunu biliyoruz". Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm adlı yapıtında şöyle der: "Kavranamaz nesneler, bilimin dev adımlarıyla ilerlemesi sırasında kavrandılar, çözümlendiler, üstelik yeniden üretildiler. ÜretebildiÇimiz şeyin bilinemez olduÇunu elbette düşünemeyiz... Bugün de bilmediklerimiz vardır, ama bugün bilmediklerimizi yarın bileceÇimizden şüphe etmeye hiç bir neden yoktur". BUDA VE ÖĞRETİSİ Buda’nın öÇretisinin başlıca özelliÇi; Buda’nın aydınlanma sonucu bulmuş olduÇu gerçekleri birer dogma olarak sunacak yerde aydınlanma yöntemini öÇretmeyi ve böylelikle yöntemi öÇrenen kimselerin kendi çabalarıyla bu gerçekleri kendilerinin bulup yaşantısal deneyimle doÇrulamalarını öngörmesi, Budalık yolunu herkese açık tutmasıdır. Buda’nın yaşadıÇı dönemde Budizm bir din, Buda da bir peygamber deÇildi. Şimdiye dek her geliş gidişimde, İçinde hapis olduÇum, Duyularla duvaklanmış bu evin, Yapıcısını aradım durdum. Ey yapıcı! Şimdi seni buldum. Bir daha bana ev yapmayacaksın, Bütün kirişlerin kırıldı, payandaların çöktü. İçimde nirvana’nın suskunluÇundan başka bir şey kalmadı Tutkuların, isteklerin biçimlediÇi yanılgıdan kurtardım kendimi. ÖÇretide 4 temel gerçek vardır: Yaşamda ıstırap vardır; ıstırabın bir nedeni vardır; bu neden yok edilirse ıstırapta yok edilmiş olur; bu nedeni yok etmeyi saÇlayan bir yol, bir yöntem vardır. 1. Istırap (DUKKHA) ve Yaşamın 3 özelliÇi Dört okyanusun suyu mu daha çoktur, yoksa sizlerin inleye sızlaya sürdürdüÇünüz bu yolculukta sevdiÇiniz istediÇiniz şeyleri elde edememek, sevmediÇiniz istemediÇiniz şeylerden kaçınamamak, istediÇiniz şeylerin istediÇiniz gibi olmaması, istemediÇiniz şeylerin istemediÇiniz biçimde olması yüzünden akıttıÇınız gözyaşları mı daha çoktur? Ananızı, babanızı yitirmek, kardeşlerinizi, kızınızı yitirmek, malınızı, mülkünüzü yitirmek... Bu uzun yolculukta tüm bunlara katlandınız ve dört okyanusun suyundan daha çok gözyaşı akıttınız. Buda ıstırap için dukkha sözcüÇünü kullanıyordu. Anlamı; ıstırap, üzüntü, tasa, keder, maddesel veya ruhsal saÇlıksızlık, uyumsuzluk, tedirginlik, doyumsuzluk, yetersizlik, sürtüşme, çelişki yani olumsuz ruh durumları... Buda’nın gözlerimizi açmaya çalıştıÇı gerçek daha çok ıstıraptan korunmak, kurtulmak için izlediÇimiz tutumdaki yanlışlarımız, yanılgılarımız. Herkes yaşamda ıstırabın olduÇunu biliyor, ama yaşamda tatlı anlar, hoş ve zevkli olan şeyler olduÇunu, haz ve zevkin ıstırabı dengeleyebileceÇini düşünüp bu anların beklentisi içinde ıstıraba katlanabiliyor. Buda’ya göre yanılgı işte burada. Buda kaynaÇı dışımızda olan şeylerden elde ettiÇimiz haz ve zevkin ıstırabın asıl nedeni olduÇunu göstermeye çalışıyordu. Yanılgının dünyanın bu geçiciliÇine gözlerimizi kapamak, geçici olan, kalıcı olmayan şeylere tutunmaya çalışmaktan geldiÇini, dünyayı gerçek böylesiliÇi, yapısıyla görememekten kaynaklandıÇını söylüyordu. “SevdiÇimiz hiç bir şey yok ki, bir gün gelip ya onlar bizden, ya biz onlardan ayrılmayalım.” Buda yaşamı gerçek boyutları içinde kavrayabilmemiz için yaşamın birbiriyle ilgili 3 özelliÇinin üzerinde ısrarla duruyordu: Dukkha - Istırap Bir arada bütünleşmiş, bileşmiş, oluşmuş hiç bir şey deÇişimden, çözülüp daÇılmaktan kurtulamaz. Yanılgı deÇişim içinde olan, geçici olan şeylere sanki hiç deÇişmeyeceklermiş, sanki kalıcı şeylermiş gibi tutunmaya, sarılmaya çabalamaktan geçiyor. Oysa elde etmek istediÇimiz şeyi elde edene kadar o şey deÇişiyor, koşullar deÇişiyor, bu arada biz kendimiz de deÇişiyoruz. Buda’nın amacı dünyayı ne olduÇundan daha kötü ne de daha iyi göstermekti. Onu olduÇu gibi iyi ve kötü yanlarıyla, kendimizi hiç bir yanılgıya, yanılsamaya kaptırmadan bütünlüÇü içinde gerçek böylesiliÇiyle görmemizi saÇlamaya çalışıyordu. Istırabın dünyayı olduÇu gibi içimize sindirememekten, dünyadan verebileceklerini deÇil de daha çoÇunu beklememizden, istememizden kaynaklandıÇını anlatma çabası içindeydi. Kötü olan yaşam deÇil, ona arsızca yapışmaya çabalamaktan, ondan verebileceÇinden çoÇunu istemekten gelen ıstıraptır. Akıp giden yaşamla birlikte karşı koymadan, direnmeden akıp gitmesini öÇrenmek, dönüşü olmayan bir akış içinde olduÇumuzun, yaşamın tek bir anının bile ikinci kez yaşanmasının olanaksızlıÇını içten içe kavramak, her saniyenin tadını bilecek biçimde yaşamın sevinçle, kıvançla, coşkuyla kucaklanmasına yol açabilir. MutluluÇun ertelenmesinin de, para biriktirir gibi haz ve zevk biriktirmenin de olanaksızlıÇı iyice anlaşılabilir. Acaba yaşamda kendimize sıÇınak yapabileceÇimiz ıstırabın güçsüz kaldıÇı, etkisinin azaldıÇı bir yer, bir zaman var mı? Budizm olduÇunu savunuyor. Bu an ve burası... Hiç bir şeyin öteki şeylerden ayrı bir kendiliÇi, ayrı kalıcı bir benliÇi olamaz. Istırabın asıl nedenini aradıÇımız, kökenine indiÇimiz zaman hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde karşımıza çıkan sorumlunun, bir yandan istek ve tutkularımızı besleyip kışkırtan den başka birisi olmadıÇını görüyoruz. “Benim güvenim” ”Benim görevim” ”Benim sorumluluÇum” ”Benim başarım” ”Benim param” ”Benim isteklerim” ”Benim heveslerim” ”Benim öldükten sonra ne olacaÇım” ”Benim öldükten sonra da var olma doyumsuzluÇumdan gelen sorunlarım” Nedir bu ben? Buda insan varlıÇında geçici olmayan deÇişmeden kalan, dayanıklı bir öz, tözel bir nitelik olmadıÇını göstermeye çalışıyordu. Bir gövde doÇar, büyür, yaşlanır, ölür, çözülür, sürekli deÇişim içindedir. Bir kimse kolunu, bacaÇını yitirse de ne azalır, ne de küçülür. Öyleyse insanın gövdesinde olamaz. duygularımızda da olamaz.Çünkü onlar deÇişse de gene olduÇu gibi kalır. duyu organlarımızdan gelen algılarımız da olamaz. önceki düşüncelerimiz, kararlarımız, eylemlerimizle biçim almış eÇilimlerimiz de olamaz. Ayırt edici bilincimizde de olamaz. Bu beş kümede toplanan bedensel ve ruhsal varlıÇımız gövdemiz, duygularımız, duyu organlarımızdan gelen algılarımız, önceki düşüncelerimiz, kararlarımız ve eylemlerimizle biçim almış eÇilimlerimiz, karakter özelliklerimiz, ayırt edici bilincimizin bir araya gelmiş olmasından da oluşmuş olamaz. Çünkü bunlardan hiçbirisi i içermiyorsa o zaman beşinin bir araya gelmesi de beni oluşturmaz. O zaman geriye deÇişmeden kalan tek bir şey kalıyor. Ad... Ben’e verilen özel ad. Milanda Panha adlı kitaptan: Kral Bilge Nagasena’ya seslenmiş: “Ustam kimsin, adını söyler misin?” “Bana Nagasena diyorlar. Ama bu yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten başka şeye yaramayan, bir deyim, bir sözcük, içinde bir kimlik, bir benlik yok. Bir ad, bir lakap, bir işaret, yalın bir sözden başka bir şey deÇil. Kral inanmaz ve sorular sorar. “Nagasena bu saçlar mıdır?” “Hayır büyük kral” ... “Duygu ve coşkular mıdır Nagasena?” “Hayır büyük kral” Nagasena kraldan arabayı tanımlamasını ister. “Tekerlek, dingil, ok, sandık ve kollar bir arada olunca arabadan söz edilir. Araba yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten başka bir işe yaramayan bir deyimden başka bir şey deÇil.” “Evet kralım. Benim de saçlarım, derim, ... ad ve bedenim, duygularım, algılarım, geçmiş eylemlerimle biçim almış karakter özelliklerim, ayırt edici bilincim bir araya gelince Nagasena adı veriliyor. Ama kimlik, benlik söz konusu olunca burada öyle bir şey yok. Nasıl arabanın beş bölümü bir araya gelince araba diyorlarsa, beş katışmaç bir araya gelince de bir kimden bir den bir özneden söz ediliyor. Buda diyor ki: Ne ben’in, ne de ben’e ilişkin kalıcı bir şeyin varlıÇından söz edilebilir. Ben, ben olarak gelecekte de var olacaÇım, benim sürekli deÇişmez bir benliÇim var, savında bulunmak hatalıdır. Ben düşüncesini yok etmeli, benlikle kurumlanmak yanılgısını yenmelidir. Buda’nın görüşüne göre “ben”, insanın hem bedensel hem de ruhsal varlıÇını oluşturan bu beş kümenin bir arada ve birlikte, sürekli bir akış, sürekli bir deÇişim içinde oluşunun ortaya çıkardıÇı bir görüngü, bir olgu, insanı çevresinden ayrı bir varlık olarak ayırt etme, özerk bir biçimde hareket etme durumundan köklenen bir yanılgı, bir yanılsamadan başka bir şey deÇil. Ayırt edici bilinç işe karışıp dünyayı ben ve ben olmayan diye ikiye bölünce bu ben yanılgısı kendiliÇinden ortaya çıkıyor. Aslında bilincin ayırt etmeden, seçmeden, bölmeden bütünü kavrama olanaÇı da var. Ben’in var olma doyumsuzluÇundan kaynaklanan ve ölümün sınırını aştıÇına inanılan uzantısına verilen ad’sa ruhtur. Budizm’de Özvarlık yoktur. Buda ben-ruh yanılgısını sergilemek istiyor. Bir kez ben-ruh yanılgısı oluştu mu bütün varlıÇımızı sarıyor, bilincimizin özgürce çalışma etkinliÇi engelleniyor, onun bitmez tükenmez istekleri nasıl yaşamı çekilmez bir hale koyuyor, sorunlarımız yaşamla bile sınırlı kalmıyor, ölümden sonrası ile ilgili sorunlar da gündeme girdiÇinden onlar da kaygı ve üzüntü konusu olmaya başlıyor. Buda ben’i kurtarmaya deÇil, bizi ben’den kurtarmaya çalışıyordu. ÖlümsüzlüÇe erişmek için tek bir yol olduÇunu savunuyordu. Öncesizden sonsuza uzanıp giden varoluş zincirinin içindeki yerimizi bulmak, evrensel yaşam ırmaÇının içimizden aktıÇının, yaşam gücünün bizim burun deliklerimizde, bizim ciÇerlerimizde nefes alıp verdiÇinin bilincine erişmek.... 2. Nedensellik Çemberi- BaÇımlılık ve Özgürlük- Karma ve Gene doÇum Buda’ya göre varolan her şey nedenselliÇin bir sonucu olarak vardır, boşluktan yokluktan oluşan bir evrende nedenselliÇin döngüsüne takılan yokluk varlıÇa dönüşür, her neden bir sonucu, her etki bir tepkiyi zorlar. Evrenin deÇişmez yasası nedensellik (Karma) yasasıdır. Ne başlangıcı ne de sonu olan evrende egemen olan yalnız doÇa yasalarıdır. Buda böylelikle tanrıların görevini yasalara yüklemiş, tanrıları gereksizleştirmişti. DeÇil mi ki insanın geleceÇini belirleyen nedenlerin zorladıÇı sonuçlardır, öyleyse insanın kendi eylemlerinin sonuçlarından kaçıp kurtulması olanaksızdır. Bir çocuÇun anasından beklediÇi gibi tanrıların bize sevecenlik göstermelerini, bizi baÇışlamalarını bekleyemeyiz. Eylemlerimizin sonuçlarından kurtulmanın bir yolu varsa, onu ancak kendi çabamızla kendimiz bulmalıyız. On iki halkalı kapalı bir zincir olarak temsil edilen nedensellik yasası: 1. Yanılgı yanlış düşüncelere yol açıyor. 2. Bu düşünceler eÇilimlere, karakter özelliklerinin biçimlenmesine ortam hazırlıyor. 3. Buradan da bilinç oluşuyor. 4. Bilincin bentle ben olmayanı ayırt etmesinden özne nesne ikiliÇi, ad ve beden ortaya çıkıyor. 5. Bundan altı duyu alanı gelişiyor. 6. Bu altı duyudan dolayı duyularla nesneler karşılaşıyor. 7. Bu karşılaşmadan hoşlanma, hoşlanmama gibi duygular oluşuyor. 8. Bu duygular isteklere, tutkulara dönüşüyor. 9. İstekler, tutkular baÇımlılıÇa, insanın isteklerinin, tutkularının tutsaÇı olmasına, bireysel yaşam isteÇine yol açıyor. 10. Bundan da oluşuma baÇımlılık ortaya çıkıyor. 11. Oluşum doÇuşa 12. DoÇuşsa ihtiyarlık ve ölüme, ıstıraba, tedirginlik ve umutsuzluÇa yol açıyor. Buradan da gene yanılgı çıkıyor ortaya. Buda’nın yanılgıyı dizinin en başına koymasının nedeni olasılıkla bu döngüden tek çıkış yolunun bu halka olmasıyla açıklanabilir. İstekleri, tutkuları kışkırtan yanılgıdır ana yanılgıyı besleyen de gene istekler ve tutkulardır. Kökünü yanılgıdan alan düşünceler, karar ve eylemlere dönüşüyor. Düşüncelerimiz kararlarımızı, kararlarımız Eylemlerimizi belirlerken, eylemlerimiz de kararlarımızı etkileyip zorluyor. Her düşünce sonrakileri sınırlıyor. Biz kez tam bir özgürlük içinde bir şey düşünmüş olabileceÇimizi varsaysak bile, ondan sonraki düşüncelerimizde aynı oranda özgür olamayacaÇımız açık. Giderek özgürlük alanı kısıtlanıp daralıyor... Şu anda ne olduÇumuzu belirleyen dünkü düşüncelerimizdir. Bu gün kafamızdan geçen düşüncelerse yarınki yaşamımızı biçimliyor. Yaşamımız kesinlikle zihnimizin yaratısıdır. Budist metinler dört tür baÇımlılıktan söz ediyorlar. 1. İsteklerden, tutkulardan gelen baÇımlılık 2. Yanlış görüşler, kanılardan kaynaklanan baÇımlılık 3. Erdemli bir yaşamla ve kurallara tıpatıp uygun davranmakla kurtuluşa erişilebileceÇini sanmaktan gelen baÇımlılık 4. Sürekli ve deÇişmez bir ben’in varlıÇına inanmaktan gelen baÇımlılık İsteklerimizin tümüne yakın bir bölümü toplumun yapay olarak yarattıÇı gereksiz şeyler.ÖrneÇin toplum bizi zeki bir adam gibi görünmeye isteklendiriyor. Çevremizde beÇenilen bir kimse olmak bize nelere mal oluyor ? Bunun karşılaştırmalı bir hesabını yapabilmiş olsak, harcadıÇımız bunca çaba, üzüntü, sıkıntıya deÇmeyeceÇini anlayacaktık. Başka insanların önüne geçememek, başka insanlara üstün olamamaktan gelen ezikliklerin ardında hep ben yanılgısı yatıyor ama bu ben yanılgısını besleyen de toplumun özendirici etkisi. Bir kere gözümüzü açıp ta bu koşturmacanın amaçsızlıÇını, anlamsızlıÇını görebilsek, bu koşullanmalar, biçimlenmeler etkisini yitirecek, ve baÇımlılık da ortadan kalkacak. O zaman ıstırap yerini özgürlüÇümüzü yeni baştan kazanmış olmaktan gelen aşkın bir mutluluk duygusuna bırakacak, nedensellik döngüsünden kendimizi kurtarmış, daha doÇrusu döngüyü ters yöne çevirmeyi başarmış olacaÇız. İnsan kendini yanılgıdan nasıl kurtarır? Bu sekiz basamaklı yolla mümkündür. Yanılgıdan kurtaran bilgiye çıkarımcı düşünceyle varılamaz. Çünkü bu tür düşüncede özgürlük yoktur. Budizm görüşüne göre, bizi yanılgıdan kurtaracak bilgiye ancak sezgiyle erişilebilir. İnsan yanıldıÇını, yanılmadıÇını; aldatıldıÇını, aldatılmadıÇını; sevildiÇini, sevilmediÇini ancak sezgiyle anlayabilir. Uyanan kimse karmanın elinde eli kolu baÇlı bir oyuncak olmaktan kendini kurtarmış olur. Koşullanmaya, biçimlenmeye bütünüyle karşı koyabilecek bir insan yok bu dünyada. Yanında yada karşısında tutum almakla her zihnini sınırlamış oluyor. Bizi düşündüÇümüz gibi düşünmeye, davrandıÇımız gibi davranmaya iten ön koşullar, düşünsel yada duygusal zorunluklar var. Uyanınca bu zorunluluÇu fark etmiş oluyoruz ve zorunluluk zorunluluk olmaktan çıkıyor. Bu yüzden de karma deÇiştirilemez bir alın yazısı sayılmaz, uyanan kimse karmanın baÇlarını da koparmış olur. Eylemlerimiz er geç bize geri döner. Her eylemin iyi yada kötü sonuçları eninde sonunda eylemi yapana ulaşır. Buda, kalıcı olan bir yaşamdan öbürüne aktarabileceÇimiz, şu gövdemiz içinde saklanan bir şey olamayacaÇını anlatmaya çalışmıştı. Öyleyse gene doÇumla söz edilmek istenen neydi? Buda’ya göre bir yaşamdan ötekine aktarılan ben yada ruh deÇil, yalnızca eylemlerimizin zorladıÇı nedensel sonuçlardır. Bu senin gövden de deÇil, başka birisinin gövdesi de deÇil. Ona geçmiş eylemlerin (karma) ürünü gözüyle bakmak daha doÇru olur. Önceki bir yaşamda yaptıklarımın ödülü ya da cezası da deÇil. Ben nede |