Giriş Yapmadınız Yada Üye Değilsiniz...Üye Olmak İçin Buraya Tıklayın...

Klavye Forum  

Geri git   Klavye Forum > KÜLTÜR & SANAT > Genel > Felsefe Bölümü
Kayıt ol Bloglar Yardım Üye Listesi Ajanda Klavye Link Arama Bugünki Mesajlar Okundu Kabul Et

Felsefe Bölümü Felsefi Terimler, Felsefe Alanları, Felsefe Tarihi, Büyük Düşünürler,Felsefik Sözler ve Felsefik (Derin) Muhabbetler


Etiketler:

Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 08-28-2007, 02:44   #21 (permalink)
.::.SustuM.::.
 
Rosita - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali:
Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
Rep Gücü: 26389
Rep Puanı: 263799
Rep Seviyesi: Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)
Resimlerim: (3)
Cevap: Filozoflar

Walter Benjamin (1892-1940)

XX. yüzyıl kültür Felsefesinin en önde gelen düşünürlerinden Alman estetik ve yazın kuramcısı. "Der Begriff der Kunstkritik in der deustchen Romantik" (Alman Romantizminde Sanat Eleştirisi Kavramı ) adlı çalışmasıyla doktora derecesini alan Benjamin Frankfurt Üniversitesi'ne girmek için 1925'te, artık bir klasik sayılan Unsprung des Deustchen Trauerspiels (Alman Tragedyasının Kökeni ) bitirdi. Bu başvurusunun başarısız olması üzerine Benjamin zaten pek de sıcak bakmadıÇı akademik kariyer yapma düşüncesinden vazgeçti. Bir süre gazetecilik yaptıÇı Berlin' de Bertolt Brecht, Ernst Bloch, Theodor Adorno gibi sol kanat aydınlarla tanışır. Bu adlarla yakınlık kurması, Benjamin'in -yakın arkadaşı, Yahudi gizemciliÇinin önde gelen adı Gershom Scholem'in de etkisiyle- gençlik yıllarından beri ilgi duyduÇu Yahudi gizemciliÇi ile Kabala'dan gitgide uzaklaşarak MarxçılıÇa yönelmesinde oldukça etkili olmuştur. Benjamin 1933 yılında yaklaşan felaketin farkında olarak Paris'e göç etti. Burada bir yandan dönemin gözde edebiyat dergileri için eleştiri ve denemeler kaleme alırken, bir yandan da Adorno ile Horkheimer 'in çabalarıyla Amerika'da yayımlanmaya devam eden "eleştirel kuram'ın sesi" Toplumsal Araştırmalar Dergisi nı yazılarıyla destekledi. Benjamin , sanatın biçimci çözümlemelerini, tarihsel bir yaklaşım oluşturmak üzere toplumsal kuramlarla birleştirir. BilindiÇi üzere, dönemin estetik kuramlarının gündemini, doÇa bilimlerinin erişebileceÇinden çok daha köklü ve yapıcı bir evreni ancak sanatın ifade edebileceÇine inanan Nietzsche belirlemektedir. Nietzsche 'nin pek çok izleyicisi aynı görüşü insan bilimleri için de savunmaktadır. Bu yaklaşımlara, sanata tarih içinde bir yeri uygun gören Marxçılar karşı çıkmıştır. Onlara göre bu tarih, siyasaldı ve sanatın doÇası, siyasal mücadelesi için seçtiÇi tarafı belirlerken tüketilmiştir. Bir başka deyişle, sanat kendi doÇasını bile kurmaktan uzaktır; sanat yalnızca siyasal altyapının üstyapıdaki yansımasıdır. İşte çaÇcıl (modem) estetik kurama egemen bu iki kamp arasındaki Benjamin hem kişisel yapısı hem de ilişkilerinin sonucu daha çok Marxçılara yakındır. Benjamin in tasarısı, birtakım "gelişmeci" basit ölçütlere saplanıp kalmadan, özerk biçimde ekonomi politik ilkelere uygun olarak betimlenebilecek çerçevelerle sanatın uÇraşma biçemini açıÇa çıkarma olarak görülebilir. Marxçıların sanatı yalnızca bir üstyapı görüngüsü olarak ele alişını böylelikle bir kenara koyan Benjamin, bir anlamda Nietszche 'nin metafızik görüşlerine de yakınlaşmış olur. Benjamin in görüşleri iki evrede ele alinabilir. "Goethes Walılverwandtschaf ten" ("Goethe'nin Seçmeci Yakınlıkları ", 1922) adli yazısıyla başlayan ve Alman Tragedyasının Kökeni (1928) adli yapıtıyla doruÇa ulaşan ilk evrede Benjamin , sanatın pragmatik duruşları benimsediÇi tarzların açıÇa çıkarılmasıyla uÇraşır. Kendisinin sanata "simgeci" yaklaşım adını verdiÇi bu noktada, ister eleştirmenlerce isterse sanat yapıtlarının kendilerince savunulmuş olsun, sanat gerçekliÇin zorunlu yapılarıyla doÇaüstü bir ilişki içindedir. Sanat, (Goethe'de olduÇu gibi) boş inançlarla dolu yazgıcılık içinde ya da (XVII. yüzyıl dramalarının kimilerinde oldugu gibi) Tanrı'nın yaratma yetisinin anlaşılması için sanatın sıÇasına (kapasitesine) duyulan saf güvenle piyasaya ya da görücüye çıkar. Bu görüşle taban tabana karşıtlık içindeki görüş, Benjamin 'in "melankoli"diye adlandırdıÇı, bilim savlarına ve deneysel bilgiye karşı kuşku duyan duruştur. Melankoli sanatçı Tanrı'nın gerçekliÇine erişmenin umutsuz bir çaba olduÇunu göstermek için alegoriler (yerineler) ve nükteler tasarlar. Barok trajik dramaları bu tavrın tipik birörneÇidir. Ne var ki bu, öykünmeci gerçekliÇin ya da simgeciliÇin sorunlarına karşı aceleyle verilmiş bir tepkidir. Zira, sanatçıların müdahaleci pragmacılık denebilecek üçüncü bir seçenekleri daha vardır. Bu, sanatçıların, kendi etkinliklerini daha geniş siyasal bir çerçeve içerisinde algılama yetilerine baÇlıdır. Benjamin'e göre sanatçılar bunu yapabilirlerse, "tarihin açık gökyüzü alanda uyanacaklardır; ancak müdahaleci sanatın bu kesin doÇası, ilk dönem yapıtlarında bulanık kalmıştır. 1920'lerin sonlarından başlayarak Benjamin 'in yapıtlarının, sanatın nasıl bir siyasal kimlik varsaydıÇını ortaya koymakla ilgili olduÇu görülür. Bu evrede önemli olan, sanatın toplumun önüne nasıl gk- aÇı ve söz konusu toplumun çalışanlarınca, gönüllü ya da gönülsüz, nasıl özümsendiÇi konularıdır. Böylelikle de Benjamin'in gözünde teknoloji kuramı ve tarih kuramı anlayışları daha bir ön plana çıkar. Benjamin 'in sanat ve teknoloji üzerine en önemli denemesi, "Das Kunstwerk im Zeitalter seiner technischen Reproduzierbatkeit"dıt ("TekniÇin Olanaklarıyla ÇoÇaltılabildiÇi/Yeniden üretilebildiÇi ÇaÇda Sanat Yapıtı, 1935). İlkel toplumsal koşullar alanda sanat, kutsallıÇın simgeselleştirilmesi gibi, temelde törensel bir işleve sahiptir; yüksek bir "kült" (tapınç; tapılası şey) olarak deÇerlendirilir. Ancak, halkın bunlara erişme olanaÇı oldukça sınırlıdır. Oysa çaÇcıl dönemde yüksek kültür, sanat yapıtlarını müzelerde, konser salonlarında ve operalarda seçkinlere sunar. Kitle iletişim araçlarının katkısıyla, özünü yitirmeden çoÇalabilen ama ereksiz kalan sanat artık müdahaleye açık hale gelmiştir. Böylece sanat, siyaset gibi geniş toplumsal dinamiklerle kaynaşmıştır. Tarih kuramı, Benjamin'in son ürünü olan "Über den Begriff der Geschiclıte" nin ("Tarih Kavramı Üzerine" , 1940 aynı yazı daha sonra ufak deÇişiklikler yapılarak "Geschiclıtsphilosophisclıe Thesen"/"Tarih Felsefesi Üzerine Savlar" adıyla da yayınlanmıştır} konusudur. Tıpkı estetik anlayışının ortodoks Marxçılıktan kopuşundan türemesine benzer biçimde, tarih görüşleri de "gelişme" düşüncesine beslediÇi inançtan yüz çevirmesine dayanır. Tarihin gidişi kökten biçimde bozulur: Kimliklerin ancak yalıtılmış ve olumsal mücadele edimleri sonucunda ortaya çıktıÇı inişlı sürekli bir "olma durumu" (o/nf) diye görülür. Tarihin "anlamı" kuramsal olarak kavranmaktan uzaktır bu anlam yalnızca kurtarıcı anımsamalar doÇurur. Bu açıdan, tarihçinin görevi, günümüz çalışmalarına ışık tutacak özgürlük mücadelelerini anlatmak olacaktır. Nazilerin iktidara geleceÇinin iyiden iyiye anlaşılmasıyla 1933'te gittiÇi Paris'ten, yaklaşık yedi yıl sonra yine Nazilerin baskısı sonucu Ispanya'ya kaçarken gerekli izni alamayışının verdiÇi umutsuzlukla canına kıyan Walter Benjamin günümüzde de önemini geniş ölçüde korumaktadır. Ölümünün ardından denemelerinin çoÇıı kitaplaştırılan Benjamin ' in diÇer önemli yapıtları arasında Einbahnstrasse (Tek Yönlü Yol , 1928), Berliner KindGeiJrım Neırhnhundert (1900'lerde Berlin ÇocukluÇu , 1950) ve Illimunationen (Aydınlamalar , 1961) sayılabilir.
__________________



Rosita isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Sponsored Links
Alt 08-28-2007, 02:44   #22 (permalink)
.::.SustuM.::.
 
Rosita - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali:
Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
Rep Gücü: 26389
Rep Puanı: 263799
Rep Seviyesi: Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)
Resimlerim: (3)
Cevap: Filozoflar

James Beattie

İskoçyalı filozof, şair ve eleştiricisi. 1735'te Kincardine kontluÇundaki Lawrencekirk'te doÇdu, 18 aÇustos 1803'te Aberdeen'de öldü. İlköÇretim önemimde gösterdiÇi başarılar dolayısıyla Aberdeen Üniversitesi'nin açtıÇı parasız öÇretim müsabakasını kazanmış ve dört yıl Mreschall Kolejinde okumuştur. Sonra da öÇretim mesleÇine girmiştir.

Aberdeen'de Latin grameri profesörü olmuş, bir taraftan da şiirler yazmıştır. Virgile'in Eglogues'unu çevirmiştir. Ahenk, zarafet ve duyarlılıkla süslü olan bu gençlik yazılarından utanmış ve bu eserlerin anısını unutturmak için çok çalışmıştır.

Mevki ve servetini korumak için arkadaşları ona, kendinden fazla ilgi gösterdiler ve 1760'ta Mareschall Koleji'nde mantık ve ahlak profesörlüÇüne tayin ettirdiler. HocalıÇının ilk dönemlerinde pek de başarı gösteremedi.

1766'da evlendi,İki oÇlundan biri 1789'da diÇeri de 1796'da ölünce Beattie teselli edilemez bir melankoliye düştü ve hayatının son yıllarını yalnızlık ve inziva içinde geçirdi. Beattie'nin İskoçya felsefesinde kendisini onurlu bir yer saÇlayan düşünceleri şunlardır;

1- Kamul duyunun verdiÇi gerçeklerle aklın gerçekleri arasındaki derin farkı göstermiştir. Bu farklardan birincileri apaçıktırlar, ispata gerek duymazlar. İkincileri ise, ancak alıl yürütmeyle bu nitelikleri kazanabilirler.

İskoçya felsefe sisteminde büyük bir rol oynayan bu farkı derinden göstermek isteyen Beattie, kamul duyuyu şöyle tanımlar: "EÇitim ve alışkanlıktan doÇmayan fakat doÇadan meydana gelip birdenbire içgüdüyle ve direnilemez bir içtepi ile gerçeÇi algılayan veya inanca kumanda eden bir ruh fakültesidir."

Aklı da şöyle tanımlar: "Bize bildiÇimiz düşünce veya oranları arama yeteneÇini veren fakülte. Onsuz, ilk ilkelerin ve sezgisel aksiyomların ötesinde, gerçeÇi keşfetmek için bir adım bile atamayacaÇımız fakülte.

2- Berkeley'in tinselci şüpheciliÇiyle Hume'un evrensel şüpheciliÇine ve herşeyi ispata çalışmak suretiyle çaÇdaş şüpheciliÇi yaratmış olan Descartes'a karşı giriştiÇi tartışmalardır. Bu son filozof hakkındaki düşüncelerinde Reid gibi hareket eder. Şüphecilikle savaşı amansızdır.

Beattie, şüpheciliÇin daha çok yeni zamanda bulunduÇunu, bu sistemin Descartes'ten başlayarak Hume'de en yüksek gelişmesine ulaştıÇını, aynı zamanda matematikçilerle fizikçilerin araştırmalarını yöneten ilkelere büsbütün zıt ilkeler kabul ettiÇini, kamul duyunun apaçıklıÇı yerine akıl yürütmenin apaçıklıÇını koyduÇunu ve nihayet şüpheciliÇin beşeri inançların en meşru ve evrensel ilkeleriyle çelişik olan sonuçlara ulaştıÇını iddia eder.
__________________



Rosita isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08-28-2007, 02:44   #23 (permalink)
.::.SustuM.::.
 
Rosita - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali:
Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
Rep Gücü: 26389
Rep Puanı: 263799
Rep Seviyesi: Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)
Resimlerim: (3)
Cevap: Filozoflar

Bentham, Jeremy (1718-1832)


Yararcılık öÇretisi ve "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesiyle tanınan Ingiliz hukuk, ahlâk, siyaset ve toplum felsefecisi. Daha dört yaşındayken Latince öÇrenen Bentham on iki yaşındayken hukuk öÇrenimini için babası tarafından Oxford'a gönderilmiştir. Gelgelelim Bentham, özellikle döneminin önde gelen otoritelerinden gelenekçi William Blackstone 'un tutucu derslerinden sonra, çok geçmeden bir hukuk uygulayıcısı olmak yerine hukukun ne olduÇu üzerine yazmaya karar vermiş ve yaşamını varolan hukuk ile toplum dizgelerini eleştirip düzeltmeye adamıştır. Bentham daima yararcılık öÇretisi ve "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesiyle birlikte anılsa da öÇreti ve ilke onun varolan kurumların, pratiklerin ve inançların yararlılıÇının nesnel bir deÇerlendirme ölçütü ile sınanmasını amaçlayan toplum eleştirisinin yalnızca başlangıç noktasını oluşturur. Bentham açık sözlü bir hukuk reformcusu, doÇal hukuk, doÇal haklar ve sözleşmecilik gibi yerleşik siyasal öÇretilerin acımasız bir eleştiricisidir. 1820'letden itibaren yapıtlarıyla saygı uyandırmaya başlayan Bentham'ın düşünceleri XIX. yüzyıl boyunca yapılan kamu yönetimi reformlarını da derinden etkilemiştir. Beccaria, Helvetius, Diderot, d'Alembert ve Voltaire gibi Aydınlanma fılozoflarının yanı sıra Locke ve Hume 'dan da etkilenen Bentham, yapıtlarında deneyci yaklaşımı kavramsal açıklıÇa ve tümdengelimli uslamlamaya dayalı bir usçuluk anlayışıyla birleştirmiştir. Bu baÇlamda Bentham, usun gelenek karşısındaki önemi üzerinde duran ve terimlerin kullanımında kesinliÇi savunan Locke'u kendisine örnek almıştır. Nitekim Bentham' ın tüm felsefe tasarımı aslında bir açıklama tasarımıdır. Bentham neleri amaçlamamız gerektiÇini göstermek için deÇerleri, insanların gerçekte neleri amaçladıÇını göstermek içinse ruhbilimi açık- lamaya girişmiş; bunlara uygun yönetim, hukuk ve ceza dizgeleri tasarlamak için de hem bir bütün olarak hem de temel terimleriyle gerçek "hukuk" düşüncesini açıklıÇa kavuşturmak istemiştir. Hukuku anlamak, haklar ve ödevler gibi şeyleri anlamayı da içerir. "Anlama" nın "algılama"yla saÇlandıÇı deneyci gelenekte, "altın daÇ" gibi doÇrudan algılanamayan karmaşık şeyler deneyleyebildiÇimiz basit bileşenlerine ayrılarak (altın ve daÇ) çözümlenebildiklerinden dolayı anlaşılabilir hale gelirler. Buna karşın deneycilerin çözümleme yöntemi Bentham' ın çözümlemeyi düşündüÇü hak ya da ödev gibi terimlerin çözümlenmesinde işe yaramamaktadır. Sonuç olarak bir şeyin bir parçasına ya da bir boyutunu ondan soyutlayarak ele almanın karışıklıÇa yol açması büyük bir olasılıktır. Bu durum Bentham'ı "yeniden anlatım" (paraphrasis) diye adlandırdıÇı bütünüyle yeni ve özgün bir yönteme yönelmiştir. Bentham 'ın "anlam"ın temel biriminin sözcük deÇil tümce olduÇunu savunan yeniden anlatım yöntemi, yüzyılda Russell, Carnap, Quine gibi düşünürlerin geliştirdiÇi mantıksal çözümleme yöntemlerinin öncüsüdür. Bentham' ın bu yöntemle amaçladıÇı tümcedeki sorunlu sözcüÇü başka sözcüklere çevirmek deÇil, sözcüÇün bir parçasını oluşturduÇu tümceyi başka bir tümceye çevirmektir. Yeniden anlatım yöntemi Bentham'ın "kurgusal kendilikler" diye adlandırdıÇı hak, ödev, yükümlülük, ayrıcalık gibi terimleri, içinde yer aldıkları tümceleri içinde yer almadıkları tümcelere çevirerek açık tular. Kurgusal kendilikler başlarda kullanışlı gözükse de zaman içinde bunların göndemıe yaptıkları şeyler bütünüyle unutulduÇundan ya da gündem dışı kaldıÇından bu terimler birer önyargı olarak kalmaktadır. Bu yüzden hukuku bu tür kurgusal kendiliklerden olabildiÇince uzak tutmaya çalişan Bentham , en azından bu tüt terimlerin kullanımından uzak duran açıklamalar ve temellendirmeler verilebileceÇini düşünmektedir. Sözgelimi haklara ilişkin tümceler Bentham tarafından ödevlere ilişkin tümceler aracılıÇıyla açıklanır. Bentham’a göre belirli bir hak başkalarına ödevler yüklenerek birine saÇlanan yatardır. Kuşkusuz ödevler de kurgusal kendiliklerdir ama bunlar da cezalandırma tehdidine ilişkin tümcelerle açıklanabilirler. Cezalandırma ise Bentham'a göre acı verme tehdididir. Böylelikle Bentham'ın "gerçek kendilikler" dediÇi şeye; yani algıyla doÇrudan anlayabileceÇimiz açık ve yalın düşüncelere ulaşmış oluruz. Bentham , acı ve hazzın anlamını öÇrenmek için bir hukukçuya gitmemizi gerektirmeven sözcükler olduÇunu söyler. Hatta ona göre hukuk acı ve haz kavramları aracılıÇıyla hem hukukçulara hem de başkalarına açıklanabilir. Bentham 'a göre ahlâk ve hukuk bilimsel olarak tanımlanabilirse de böyle bir tanımlamanın insan doÇasına ilişkin bir açıklamaya gereksinimi vardır. Ona göre doÇanın fızik yasaları aracılıÇıyla açıklanması gibi insan doÇası da iki temel itki, "haz" ve "acı" aracılıÇıyla açıklanabilir. Bu görüş Bentham'ın "ruhbilimsel hazalık" kuramının temelini oluşturmaktadır. İnsan doÇasına ilişkin böyle bir çözümlemenin doÇrudan kanıtlanmasının söz konusu olmadıÇını bilse de Bentham "doÇanın insanı iki egemen efendinin, haz ve acının yönetimi alcına yerleştirdiÇini ' savunur. Ona göre bir yandan doÇrunun ve yanlışın ölçütü, öte yandan nedenler ve sonuçlar zinciri acı ve hazzın krallıÇına tabidir. Acı ve haz bütün yaptıklarımızda, bütün söylediklerinizde ve bütün düşündüklerimizde bizi yönetmektedir; tabiliÇinizden kurtuluşa yönündeki bütün çabalarımız da bu krallıÇın iyice a- çıÇa çıkıp onaylanmasına hizmet etmektedir. Sadece ne yapmamız gerektiÇini göstermekle kalmayıp ne yapacaÇımızı da doÇrudan belirleyen haz ve acı eyleme ilişkin açıklamaların yanı sıra kişi için "iyi'nin tanımlanmasında da temel oluşturmaktadır. Buna dayanarak Bentham, her bireyde varolan acı ve haz temelinde bir deÇer hesabı oluşturabileceÇimizi öne sürer. "Haz hesabı" ya da "mutluluk hesabı" (felicif calculus) olarak bilinen bu görüşe göre haz ve acı nesnel duyumlar olup yoÇunlukları, süreleri, verimlilikleri (gelecekteki daha başka haz olasılıkları açısından), saflıkları (hazza aamn bulaşmaması açısından) ve büyüklükleri aracılıÇıyla ölçülebilirler. Bu bir eylemin ya da durumun hem nesnel olarak belirlenmesine hem de başka eylem ya da durumlarla karşılaştırılmasına olanak tanımaktadır. Bentham 'ın bu köktenci hazcılıÇına, insanın doÇal olarak çıkarlarını kollayacaÇı yollu ruhbilimsel benciliÇi eşlik etmektedir. Bentham kişinin çıkarlarının toplumsal çıkar ya da diÇer bütün insanların çıkarları karşısında baskın olduÇunu belirtsek, insanların eylemlerinin amacının kendi mutlulukları olduÇunu ve insanın doÇal bir yetisi olan usun bu amacın uşaÇı olarak düşünülmesi gerektiÇini savunur. Bentham in insan tekini deÇerlerin kaynaÇı olarak alan insan doÇasına ilişkin bu açıklamasıyla ahlâki bir bireycilik de ortaya koyduÇu söylenebilir. Nitekim Bentham 'ın ahlâk felsefesi de onun "yararlılık ilkesi" ya da "en büyük mutluluk ilkesi" diye adlandırdıÇı "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesinin bir yansımasıdır. Bentham yararlilık ilkesini bir eylemi ya da durumu genel mutluluÇu araması ya da azaltmasına göre onaylayan ya da onaylamayan ill:e olarak tamınlar ve en çok sayıda kişi için en büyük mutluluÇu üretmeyen her türlü eylemin ahlâken yanliş olduÇunu söyler. Mutluluk ise hazzın çokluÇuna ve acının yokluÇuna baÇlı olarak hesaplanabilirdir. Bu baÇlamda Bentham'ın ahlâk felsefesi insanın temel güdüleyicileri haz ve acıdır yollu ruhbilimsel hazcılık görüşünü de yansıtmaktadır. Burada altı çizilmesi gereken önemli bir nokta da mutluluk hesabı yapılırken her bir bireyin bir diÇerine eşit olarak alinmasıdır. Sonuç olarak Bentham için ruhbilimsel hazcılik ve bencilik ile yararlılık ilkesi arasında hiçbir ııyumsuzluk süz konusu deÇildir. Öte yandan Bentham'ın mutluluÇu artırma amacı pratik bir amaçtır ve onun bu yönde bir 1'anama kanalı yapılması ya da bezelyelerin dondurularak kullanılması gibi birçok farkli önerisi de olmuştur. Bentham'ın bu pratik amaçlı önerilerinden en önemlisi ise "panoptikon" diye adlandırdıÇı hapishanedir. Bentham'ın dönemin hapishanelerinde yaşanan karmaşayı sona erdirmek için tasarladıÇı bu hapishane modeli, merkezdeki gardiyanların onlara gözükmeden tutukluları göz altında tuttuÇu daire biçiminde bir yapıdır. Bentham özel olarak işletilmesi gerektiÇini düşündüÇü ve sözleşme olarak kendisinin yönetmeyi planladıÇı bu hapishane ile yalnızca tutukluları güvenilir birer insan haline getirmeyi deÇil zaman içerisinde para da kazanmayı tasarlamıştır. Ama bu tasarısı hapishanenin kurulacaÇı yerin çevresindeki arsa sahipleri tarafından engellenince işin sonunda hem zaman hem de para kaybetmiştir. Panoptikon tasarımına kadar önerilerin ve anlaşmaların hayata geçirilmesi için aydın yönetimlere başvurmanın yeterli olacaÇına inanan Bentham, bunun yeterli olmadıÇını fark ettiÇinde demokrasiyi desteklemeye başlamıştır. Locke da dahil olmak üzere kendinden önce sayısız fılozofun siyaset felsefesinin temelini oluşturan doÇal hak, doÇal hukuk ve toplum sözleşmesi gibi kav- ramları benimsememiş olan Bentham , daha önce de belirttiÇimiz gibi, bu kavramları kurgusal kendilikler olarak adlandırıp bunların bir gerçekliÇinin bulunmadıÇını savunuyordu. Bu tür kavramlar o dönemde devlete itaatin kaynaÇı ve meşru devrimin koşullan nedir sorularına yanıt olarak sunulmaktaydı. Bentham itaati anlaşmaya dayandıran bu tür düşünceleri eleştirerek yönetime itaatin temellendirilmesinin yarara, yani itaatin olası zararının direnişin olası zararından daha az olup olmayacaÇının hesaplanmasına dayandıÇını savunmuştur. Bentham ' ın bu karşı çıkışı yalnızca terim düzeyinde kalmamış hukuk dizgesinin ve yönetim dizgesinin deÇişmesi gerektiÇini bir insan-bir oy ve gizli oy verme hakkı gibi önerilerle açıkça dile getirmiştir. Bentham 'ın bu demokratik önerileri ahlâk felsefesinin "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesi ve ruhbilimsel bencilik görüşleriyle de uyumludur. Ruhbilimsel benciliÇe göre herkes kendi çıkarlarının peşinde koşmak- caysa, bu demektir ki yönetimler ve yöneticiler de kendi çıkarlarının peşinde koşabilirler. Dolayısıyla diktatörlere, krallara ve oligarşilere güvenilmemelidir. yönetimlerin gerçek amacı olan "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesi ancak yönetim en çok sayıda insanın elinde olduÇunda güvende olabilir. EÇer halkın tamamı siyasal güçle donatılırsa, hepsi yalnızca kendi çıkarlarını izleyerek bu amaca hizmet etmiş olacaklardır. Bentham 'ın demokrasi ve yararcılık anlayışına baÇlı olarak geliştirdiÇi özgürlük anlayışı günümüzde "olumsuz özgürlük" diye adlandırılan özgürlüÇe karşılık gelmektedir. ÖzgürlüÇü "engellemenin olmaması" olarak tanımlayan Bentham, bireyin engellenmediÇi oranda özgür olduÇunu söyler. ÖzgürlüÇün doÇal olduÇunu ya da bireyin egemen olduÇu a priori bir özgürlük alanının bulunduÇunu yadsır.

Bu özgürlük açıklamasıyla baÇlantılı olarak Bentham hukuku da olumsuz olarak tanımlar. DeÇer ölçütünü haz ve acının saÇladıÇı göz önüne alınırsa Bentham için özgürlük haz verdiÇi için iyiyken, sınırlandırılması acı verdiÇinden kötüdür. Devletin denetimi ne denli sınırliysa birey o denli özgürdür. Öte yandan Bentham iyi yönetimin temelini oluşturan toplumsal düzen için hukukun zorunlu olduÇunu kabul eder. Toplumun ilerlemesinde hukukun oynayabileceÇi olumlu rolü kabul eden Bentham, hukukun kişilerin ekonomik ve kişisel gereksinimlerini karşıladıÇı ve koruduÇu ölçüde bireyin çıkarını yansıtacaÇını savunmuştur. Bentham, kendinden önceki birçok düşünürden hak li olarak hukukun doÇal hukuktan doÇmadıÇını, onun yalnızca egemenin istencinin bir buyruÇu ya da dışavurumu olduÇunu savunmuştur. Nitekim bir yasa ahlâk ba6ımından sorgulanabilir olsa da, ahlâken kötü eylemler buyursa da, rızaya dayanmasa da yine de bit "yasâ'dır. Öte yandan, daha önce de belirtildiÇi gibi, yasakoyucunun yasa dizgesini yalnızca kendi çıkarını gözeten insanlatı genel çıkata yönlendirilecek biçimde düzenlemesi gerekir. Bir fılozoftan çok bir hukuk ve siyaset eleştirisi olarak görülmesi gereken Bentham 'ın çok sayıdaki yapıtları arasında Blackstone'un reform karşıtı gelenekçi görüşlerin eleştirdiÇi yayımlanmış ilk yapıtı A Fragnıent on Goveırıment (Yönetim Üzerine, 1776); hukuksal, ahlâki ve toplumsal reformlara temel olaşturabilecek ussal ilkeler oluşturmaya çalıştıÇı başyapıtı sayılabilecek An Introduction to the Prenciples of Moralr and L.egislation (Ahlâkın ve Yasamanın İlkelerine Giriş, 1789), parlamento reformuna ilişkin demokratik önerilerini içeren A Cateıhism of Parliamentary Rıfoım (Parlamento Reformu İçin Bir Kılavuz, 1817) ve ancak ilk cildini yayımlayabildiÇi Constitution Code (Anayasa Hukuku, 1830) başta gelir.
__________________



Rosita isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08-28-2007, 02:45   #24 (permalink)
.::.SustuM.::.
 
Rosita - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali:
Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
Rep Gücü: 26389
Rep Puanı: 263799
Rep Seviyesi: Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)
Resimlerim: (3)
Cevap: Filozoflar

Bergson, HENRY (1859-1941)

Fransız filozof. SezgiciliÇin kurucusudur. İnsan yaşamının başlangıçta yönlendirici bir atılımla sürekli gelişme süreci içinde olduÇu görüşünü savunmuştur. Paris'te doÇdu, gene orada Öldü. Yahudi kökenli Polonyalı bir baba ile İrlandalı bir annenin oÇludur. Dokuz yaşına dek Londra'da kaldıktan sonra Paris'e döndü. OrtaöÇrenimini Condorcet Lisesi'nde, sonra 1878'de Ecole Normale Superieure'de, yükseköÇrenimini Yüksek ÖÇretmen Okulu' nda gördü. OÇrenimini bitirince 1881'de felsefe öÇretmeni olarak görevlendirildi. Önce Angere, daha sonra Clermont liselerinde felsefe okuttu. 1889' da L'Essai Sur Les Donnees Immediates de la Consdence adlı yapıtıyla Sorbonne Üniversitesinde felsefe doktoru sanını kazandı. Oldukça başarılı bir çalışma sayılan bu yapıtından sonra Rollin Koleji'nde felsefe öÇretmenliÇine, daha sonra Dördüncü Henri Lisesi' ne atandı. ÖÇretmenlik görevini sürdürürken, bir yandan da felsefe çalışmalarını hızlandırdı. 1896'da Matiere et Memoirc adlı yapıtını yayımladı. Bir süre Yüksek ÖÇretmen Okulu'nda "konferansçı" olarak çalıştı (1898-1900). Sonra College de France'a felsefe profesörü olarak atandı. 1900' de Le Rie adını verdiÇi yapıtı yayımlandı. Bir süre sustu. 1907' de en büyük yapıtı sayılan ve kendisine büyük ün saÇlayan Devolution Creatrice'i yayımladı. Fransa dışında da ününün yayılmasına yol açan bu yapıtın yayımından sonra uzun bir süre gene sustu. 1924' te Akademi üyeliÇine seçildi. 1928' de Nobel Ödülü'nü aldı. 1932'de Leş deux Sources de la Morale et de la Religion yayımlandı. Yapıtlarında deneycilik, usçuluk ve görecilik akımlarına karşı eleştiriye dayalı savlar ileri sürdü. Bergson bu çalışmalarının yanı sıra deÇişik felsefe dergilerinde araştırmalar, incelemeler yayımladı. Einstein' in zamanla ilgili kuramı konusunda, kendi görüşlerini, özellikle "süre" sorununu içeren bir çalışma yaptı. Bu çalışmasında, Einstein'ın "zaman" kavramı ile, kendisinin "süre" kavramının baÇlantılı olduÇu görüşünü savundu. Bergson felsefeye kendinden önce gelen ve yaşadıÇı dönemde özellikle pek yaygın olan Darwincilik, Lamarckçılık ve Entelektüalizm gibi akımları eleştirmekle girdi. Ona göre yaşamı birtakım deÇişmelerle, dönüşümlerle açıklama olanaÇı yoktur. Bu nedenle Danvin' in, Lamarck' ın gelişim kuramları insanı anlamaya, açıklamaya yetmez. Onlar gibi, insanı yalnız özdek ya da tin olarak gören öÇretiler de soruna çözüm getirecek güçte deÇildir. İnsanı anlamak başka varlıklardan yola çıkmakla deÇil, onun özünü, kişiliÇini, benliÇini kuran öÇeleri bulmakla baÇlantılıdır. İnsan, eski felsefenin ileri sürdüÇü gibi, yalnız gövdenin birliÇinin kurduÇu bir bütün" deÇildir, onun bugüne deÇin işlenmemiş öÇeleri, üzerinde durulmamış yönleri vardır. Bu alanların sınırları içine girebilmek için bütün önyargılardan sıyrılmak, yeni bir yöntemle işe koyulmak gerekir. BERGSON' UN FELSEFESİ Bergson'un düşünce evreninde odak sorun "zaman" kavramıdır. O, zaman kavramına başlangıçta kendi çaÇına dek gelen bütün filozofların, konuyla ilgili açıklamalarını eleştirmekle yaklaşmıştır. Ona göre eski felsefenin anladıÇı zaman, bilimin ölçülebilen bir uzay (mekân) olarak nitelediÇi olgudur. Böyle bir görüş zaman kavramının içerdiÇi sorunu çözmeye yetmez. Zaman insan bilincinin bir oluşumu ve yaratıcı gelişimidir. Bu nedenle insan bilincinin dışında deÇil, gelişim süreci içindedir. İnsan bilinci ise belleÇin oluşturduÇu ayrı bir varlıktır. BelleÇin kökeni de geçmişin şimdiki sürede uzamasıdır. Bellek bu özelliÇi yüzünden, duraÇan deÇildir, geçmişten bugüne doÇru uzayan kesintisiz bir akıştır. Nitekim insanın "bilinçli varlıÇının özünü, geçmişin şimdiki sürede uzaması demek olan bellek kurar, geçmişin geriye dönmesi söz konusu deÇildir. Deney bunu, doÇrudan doÇruya, göstermektedir." İnsan tin-gövde ikilisinin deÇil, "ben" in biçimlendirdiÇi bir varlıktır. "Ben" ise insan bilincinin bir "kabuk bölümü" us, anlayış gücü, mantık, bilim gibi katları oluşturur. Bu bölümün biçimlenmesinde başlıca etken, içinde yaşanan toplumun genel geçerlik taşıyan koşullarına uymaktır. Bu kabuk bölümün çalışması "nedensellik ilkesi"ne baÇlıdır. Bilincin içini oluşturan öz ise "temel ben" (moi fondamental) denen varlıktır. "Temel ben" sürekli bir devinim, atılım içindedir. Onun için duraÇanlık, belirlenim söz konusu deÇildir. "Ben"in oluşmasında bilinç deÇişmelerinin etkisi büyüktür. Sürekli bir akış niteliÇi taşıyan bilinç deÇişmelerinin aralıklı olarak kavranması "ben" kavramının doÇmasını saÇlar. DeÇişme bir gelişme süreci özelliÇi taşır, bu bakımdan kesintisiz bir ilerlemedir. İlerleme ise canlı varlık için söz konusudur. Bergson "deÇişme" kavramından kendine özgü bir anlam çıkararak önceki bilgelerden ayrılır. Ona göre deÇişme bir durumdan başka bir duruma geçmek deÇil, yeni bir tür ortaya koymak için yaratıcı bir atılımda bulunmaktır, bu da yaşamın özü gereÇidir. Nitekim "deÇişmenin yeni bir türün doÇmasına olanak saÇlayacak aşamaya ulaşabilmesi için genel bir duruma dönüşmesi, her canlı varlıkta yavaş, ancak sürekli olarak ortaya çıkması gereklidir." Bu süreklilik yaratıcı eylemin gerçekleşmesi için başlıca koşuldur. Yaratıcı eylem, deÇişmenin verimli bir durum kazanmasına, belli bir olgunluÇa varmasına baÇlıdır. DeÇişmenin başka bir özelliÇi de bir "çaba" olmasıdır. "Canlı varlıÇın, içinde yaşamak gereÇinde kaldıÇı çevreye uyabilmek için tükettiÇi bir çabanın ürünüdür." DeÇişmenin canlı varlıklarda bir gelişme olduÇu açıktır. Canlı varlıÇın hangi türü olursa olsun, cansızlar gibi bir kurala baÇlı olması özü gereÇidir. Bütün canlı varlıklar da gelişme süreci içinde, "fiziksel, kimyasal yasalara baÇlıdır". Bu nedenle "herhangi bir canlıya kendiliÇinden uygulanabilecek, genel geçerlik taşıyan, bir biyoloji yasası yoktur." Varlık türleri, kendi oluş ortamlarında, özel yasalara baÇlı gibi görünürlerse de doÇru deÇildir, doÇru olan deÇişme ile gelişmedir. Bir canlının gelişmesi, oÇulcuÇun (embryon) gelişmesi gibi sürenin kesintisiz olmasını, geçmişin şimdi de sürüp gitmesini, sonunda "organik bir belleÇin ortaya çıkmasını gerektirir." Bütün deÇişmeler, gelişmeler bir süre içinde gerçekleşir. Süre içinde gerçekleşen gelişme yaratıcı bir atılımdır. Bergson bu yaratıcı atılıma "elan vital" demektedir. Yaratıcı nitelik taşıyan yaşam atılımı ile sürekli bir gelişimi, kesintisiz bir evrimi saÇlayan "oluş" birbirini gerektiren iki süreçtir. Birinin bulunmadıÇı yerde öteki de yoktur. Öte yandan yaşam atılımı da, evrimi gerçekleştiren oluş da süreye baÇlıdır. Süre bir akıştır, kesintisiz bir ilerlemedir, geçmişin gittikçe büyüyen, geleceÇe doÇru uzayan açılımıdır. Bu uzama sürecinde, geçmiş kendi kendini korur, saklar. Geçmişin kendi kendini koruması, belli bir yerde durma, kesintiye uÇrama anlamına gelmez. Burada sürenin bitmeyen bir akış oluşu söz konusudur. Akış bir uzayıştır, sonu ve sınırı olmayan, yalnız kendi kendisiyle tanımlanabilen bir uzayıştır. Öte yandan, süre bölünemeyen bir devinim, ölçülemeyen bir atılımdır, bir oluştur. Süre için "vardır" denemez, yalnız "olmaktadır" denebilir. "Vardır" demek, belli bir anlamda sınırlandırmadır, nesneyi bir "yere" koymaktır. Oysa süre belli bir yerde deÇildir, bitmeyen "oluş" tur. İnsan araç yapan bir varlıktır (homo taber), onu başarıya ulaştıran yetileri arasında anlayış gücünün (zekâ) önemli bir yeri vardır. Bu kavrayıcı yeti uzamla ilgili özdeÇe karşılıktır. Adına anlak (zekâ) da denen bu anlayan, kavrayan yetinin özünü "yapma", bir işi başarma, eylemde bulunma oluşturur. AnlaÇın başlıca görevi de gövdeyi, bulunduÇu çevreye uydurmak, gövde ile dış nesneler arasındaki ilişkileri kavramak, özdeÇi düşünmektir. Bergson l'Evolution Creatrice adlı yapıtında anlaÇı tanımlarken, onun gerçek yerinin devinmeyen, cansız, katı nesneler arasında olduÇunu ileri sürmüştür. Ona göre anlak "katı nesneler arasında bırakıldıÇı sürece kendini evinde duyar". Bu devinmeyen cansız, katı nesneler bütün başarıların, çalışmaların, çalışma araçlarının, kavramların dayanaÇıdır. Bütün kavramlar, bu katı nesnelerle ilgili tasarımların yeniden yoÇrulup düzenlenmesinden doÇmuştur. "İnsan anlaÇının geometride başarıya ulaşmasının nedeni de" bu katı nesnelerle ilgili tasarımlardır. Mantık denen bilimin kökeni de bu nesnelerdir. Anlak, yapısı gereÇi, ne yaşamı, ne de süreyi bir bütünlük içinde kavrayabilir. Ancak, bir dizgeyi yasaya uydurabilir, onu yeniden kurabilir. AnlaÇın ayırt etme yetisi vardır.

BERGSON FELSEFESİNDE SEZGİ

Bergson anlayış gücünün gerçeÇi kavramadaki yetersizliÇini kendi düşünce düzeni içinde başka bir , yetiyle gidermeye çalışmıştır. Onun "sezgi" adını verdiÇi bu yeti yapısı gereÇi kişinin içevreniyle ilgilidir. Sezgi (intuition-intuıtus) içten olanı, özde bulunanı görme anlamındadır. Araç yapan insanın (homo faber) başlıca özelliÇi anlakla donatılmış olmasıydı. Bilen kişinin (homo sapiens) en önemli özelliÇi de kendisinde sezgi denen yetinin bulunmasıdır. Anlak dışa dönüktür, sezgi ise içe yöneliktir. AnlaÇın kavrayamadıÇı "süre"yi sezgiyle bilme olanaÇı vardır. "Homo sapiens" in bir yetisi olan sezgi özdeÇe dayalı yaşamın denetimi altında deÇildir. Sezgi insanın yöneldiÇi nesne boyuna devinen, sürekli bir akış içinde olan, diriliÇi bulunan, süreç niteliÇi taşıyandır. Sezginin en önemli başarısı süreyi kavramasıdır. İnsanın gerçeÇi bilmesi sezginin gücüne baÇlıdır. Sezginin bir yeti olarak ortaya çıkması kolay deÇildir. Kişide kendi içevrenine dönmeyi, kendi "temel ben"inin Varlık alanına girmeyi saÇlayan bir çabayı gerektirir. Bu çaba doÇal eÇilimlerin akışına karşıt bir girişimdir. Bu girişim ise güçlü bir içedönüş eylemidir. Sezgi bilgi kuramıyla baÇlantılıdır, bilginin kazanılmasında başlıca kaynaktır. Bergson' un felsefesinde sezgiye dayanan yöntemin uygulandıÇı en önemli alan bilgi sorununun ortaya çıktıÇı yerdir. Ona göre bilgi kuramı belli bir ölçüde ruhbilimin ilgi ortamına girer. Bu ortamda bellek kavramıyla karşı karşıya gelinir. Bergson belleÇi yapısı ve niteliÇi bakımından, işlevi yönünden ikiye ayırmıştır. Birincisi gövdeye baÇlı, sürekli yinelenmelerden oluşan, kendiliÇinden sürüp giden bir işleve dayanır, ikincisi ise anıların imgeleriyle ilişkilidir, "salt bellek"tir. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, bilgiyi saÇlayan yetinin yaşamdan ayrılması olanaksızdır. "Salt bellek"i de bu yaşam baÇlantısı içinde görmek gerekir, yaşamla olan baÇlantı "yaşam kuramı" ile "bilgi kuramı" arasında içten bir ilişkinin bulunduÇunu gösterir.

Bilginin edinilmesinde tek geçerli ilke olan "sezgi"nin kaynaÇı da yaşamdır. Bu nedenle sezgi-bilgi baÇlantısı kişiyi yaşamın içine çeker. Ancak, bilgi kuramının da anlaÇı genel gelişimi içinde ele alması gerekir. Yoksa "anlaÇı genel gelişimi içinde görmek istemeyen bir bilgi kuramı, bize, ne bilgi öbeklerinin kuruluş biçimini ne de bunları hangi yolla genişletip aşabileceÇimizi öÇretebilir." AnlaÇın görevi yaşamı anlatmaktan çok oluşturmaktır. Yaşam mantık ilkelerine göre ilerleyemez, kimi sürelerde yanılmalara düşer, sapar. Buna karşın evrensel bir nitelik taşıyan yaşam atılımı (elan vital) kendi doÇrultusunda gider, deÇişik bölümlere ayrılarak gelişir. İşte bilgi kuramı ile yaşam kuramı arasındaki varlık baÇlaşımını saÇlayan ilkeyi bilmek sezginin işidir. Sezginin güçlülüÇü, derinliÇi bu baÇlantıyı kavramasıyla orantılıdır.

BERGSON FELSEFESİNDE ÖZGÜRLÜK, BİLİM VE METAFİZİK

Bergson' un felsefesinde özgürlük kavramı yeni bir anlam kazanır. Ona göre özgürlük başka bilgelerin ileri sürdükleri gibi bir devinme ve davranış sorunu deÇildir. Özgürlük yaşam atılımı içinde bir oluş, sürekli ilerleme ve süredir. Bu oluş ve ilerleme, süre duraÇan ve kesintili olmadıÇına göre özgürdür. Bilimin kökeni bilmedir, bilginin saÇladıÇı olanaklarla kurulu dizge bütünüdür. Bu nedenle sürekli bir oluş, bir ilerlemedir, gelişmedir. Kendi içine kapalı, kendi çevresinde dönen bir bilimin geçerliÇi yoktur. Bu nedenle "bir bilimin genellikle başarabileceÇi en önemli iş kazanılmış sonuçları yeni bir birliÇe sokmaktır." Bilim böylece insana yararlı olabilir. Bu yarar, kişinin gelişim süreci içinde, bilimle kurduÇu ilişkinin gerekli bir sonucudur. Ancak, burada sözü geçen "yarar" pragmacılıÇın ileri sürdüÇü anlamda deÇildir. Sanat bir yaratı alanıdır, dolayısıyla gelişimle, ilerlemekle baÇlantılıdır. Bergson sanatın insan için yararlı olması gerektiÇini ileri sürmüş, "yarar gözetmeyen sanat, yarar gözetmeyen düşünce gibi bir süstakısıdır." demiştir. Ona göre sanat bir buluştur, yenilik getiren, gelişime katkısı olan bir nesneyi ortaya koyuştur. Ancak burada sözü geçen "buluş" bilgi verilerine dayanan, bilinen nesnelerden yola çıkan bir eylem anlamındadır. Bergson, en yeni buluşların bile bilinen nesneleri bir düzene koymak olduÇu görüşünü savunmuştur. Bilinen nesneler, bilincin akışı içinde olan, yaşam atılımıyla baÇlantısı bulunan, sürekli bir gelişim akışında yer alan varlıklardır, birtakım gelişigüzel türetmeler deÇildir. Bergson'un felsefesinde metafizik önemli bir yer tutar, ancak onun "eski felsefe" dediÇi düşünce dizgesinin anladıÇı metafiziÇe karşıt bir görüşü benimsemiştir. Felsefenin konusu yaşamın bütünüdür, insanı çevreleyen sınırsız evrendir. Bu evreni kavramak da sezginin başarısıdır. Sezgi yaşamın ve bütün gerçekliÇin bir "oluş" olduÇunu kavrar. Gerçekte nesneler deÇil, eylemler vardır, eylemler bir "oluş" niteliÇi taşıdıÇından "varlık oluştur." Oluşun kapsamı varlık kavramınınkinden çok daha geniştir. Bilimin açıkladıÇı varlık alanı özdekle baÇlantılıdır, oysa özdeÇin kendisi bile bir devinim ve atılımdır. Devinim iki türlüdür. Biri yaşam atılımının kapsamına giren "yükselen devinim", öteki özdek alanında ortaya çıkan "alçalan devinim". Bu iki devinim türü varlıÇın temelini oluşturur. Özdek daÇılan, bölünen yaratıcı bir davranış niteliÇi taşır, buna karşın yaşam uzamla baÇlantılı olmayan, daha çok ruhbilim alanına giren bir atılımdır. Özdek-yaşam karşıtlıÇından doÇan olayın benzerini bilinç alanında görme olanaÇı vardır. Bu alanda temel karşıtlık sezgi ile anlak arasında ortaya çıkar. Sezgiyle yaşam eşdoÇrultuludur, anlak karşıt yönlüdür. AnlaÇın bir varlık olarak özdeÇe göre düzenlenmesi bundandır. Eski felsefe bu gerçeÇi görememiş, yalnız anlak ve onun kapsamı içine giren kavramlarla yetinmiştir. Sorunlara saÇlıklı bir çözüm bularak başarıya ulaşamayışının nedeni budur.

BERGSON FELSEFESİNDE ETİK VE DİN

Etik konusunda Bergson'un gelenekçi felsefeden ayrı bir yol tuttuÇu görülür. Ona göre "ahlaklın iki türü vardır. Biri içedönük (kapalı) ahlak, öteki dışadönük (açık) ahlaktır. Leş deux Sources de la Morale et de la Religion adlı yapıtında işlediÇi ahlak sorununu dinle birlikte ele almıştır. Kapalı ahlak'ın kaynaÇı içgüdüye dayalı eylemlerin toplumla olan ilişkileridir. Bu eylemler, toplum yaşamının sürekli baskısı altında, kendiliÇinden biçimlenerek birer töre niteliÇi kazanmıştır. Kişi bunlara bir içgüdü eyleminde olduÇu gibi uyarak davranır. Bireyin "ben"i ile bu tür ahlak ilkeleri arasında uyuşmazlık çıktıÇında gerginlik artar, kişi topluma karşı direnir. Bu ahlak türü baskı altına alıcıdır. Açık ahlak ise üstün insanlara özgü olan ve tarihte benzen az bulunan kişilerde ortaya çıkan bireysel ahlaktır. Bu ahlakın kaynaÇı baskı deÇil esindir, yaratıcı, ilerletici bir nitelik taşır. Onun açık oluşu bütün yaşamı kuşatması yüzündendir. Özgürlük duygusunun gelişmesinde etkili olan açık ahlakın belli bir nesnesi yoktur. Bergson ahlak sorununu incelediÇi yapıtında dine de geniş yer vermiş, onunla ilgili görüşlerini ayrıntılı olarak sergilemiştir. Ona göre dinin de ahlak gibi iki türü, iki ayrı kaynaÇı vardır. Din "duraÇan din", "devingen din" olmak üzere ikiye ayrılır. DuraÇan din, kişinin varlıÇını ilgilendiren, doÇanın geliştirdiÇi bir korunma aracıdır. Kişiyi içinde yaşadıÇı topluma baÇlayan, bireyle toplum arasında uyum ve birlik saÇlayan bu tür dindir. Bu dinin başka bir kaynaÇı da ahlakın bir söylence niteliÇi kazandırdıÇı kişisel işlevlerdir. Devingen dinin kaynaÇı gizemciliktir. Bu nedenle yaşam atılımıyla yakın ilgisi vardır. Bergson çaÇdaş felsefeye getirdiÇi yeni sorunlarla, bu sorunlara aradıÇı çözümlerle ilgi çekmiş, özellikle felsefeye ruhbilim açısından bakanlar üzerinde etkili olmuştur.

• YAPITLARI (başlıca): Matiere et Memoire, 1896, ("Özdek ve Bellek"); Le Rire, 1900, (Gülme); l'Evolution Creatrice, 1907, (Yaratıcı Tekamül, 1947); Leş deux Sources de la Morale et de la Religion, 1923, (Ahlak ile Dinin İki KaynaÇı, 1949), Leş Donnees Immediates de la Conscience, 1889, (Şuurun DoÇrudan DoÇruya Verileri, 1950).
__________________



Rosita isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08-28-2007, 02:45   #25 (permalink)
.::.SustuM.::.
 
Rosita - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali:
Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
Rep Gücü: 26389
Rep Puanı: 263799
Rep Seviyesi: Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)
Resimlerim: (3)
Cevap: Filozoflar

Bernhard Bolzano


Bernhard Bolzano, 5 Ekim 1781'de Prag'da doÇdu, 18 Aralık 1848 Prag'da öldü. İtalya asıllı bir Çek filozof ve matematikçiydi.

Babası bir İtalyan göçmeni ve küçük bir esnaftı. Annesi de, Prag'da madeni eşya ile ilgilenen bir ailenin kızıydı. Bolzano, Prag Üniversitesi'nde, felsefe, fizik, matematik ve ilahiyat çalıştı. 1807 yılında Prag'da aynı üniversiteye din ve felsefe profesörü olarak atandı. 1816 yılına kadar bu üniversitede başarılı dersler verdi. 1816 yılında, Hristiyan kilisesince benimsenen inanç, duygu ve düşünceye ters düştüÇü için, bu inançlarından dolayı suçlandı. 1820 yılında Avusturya hükümeti Bolzano'nun bu yıkıcı ve kendileri için kırıcı olan konuşmalarından dolayı onu ülkeden uzaklaştırdı.

Bolzano, İtalya asıllı bir Çek filozofuydu. Aynı zamanda iyi bir mantıkçı ve çok iyi de bir matematikçiydi. Bolzano, 1820 yılında daha çok akılcılıkla suçlandı. Onun matematiÇe dayalı bir felsefesi ve düşüncesi vardı. Bu nedenle Kant'ın idealizmine karşı çıktı. Kendisi aslında bir Katolik papazıydı. 1805 yılından sonra Prag Üniversitesi'nde din felsefesi okuttu. Matematikte, sonsuzluk ve sonsuz küçükler hesabı üzerinde çalıştı. "Sonsuzluk Üzerine Paradokslar" adlı kitabı 1851 yılında yayınlandı. Noktasal kümeler üzerine de çalışmaları olmuştur.

Bolzano'nun en acıklı yılları, 1819 ile 1825 yılları arasına rastlar. Prag Üniversitesi'nce, tam 7 yıl ders vermeme ve yayın yapmamak üzere cezalandırılır. Bu üniversitece profesörlüÇü de elinden alınır. Tüm bu baskılara karşı onun yüksek kafası hiç durmadan çalışmıştır. Analizde, geometride, mantıkta, felsefede ve din üzerinde çok sayıda yayınını gerçekleştirmiştir. Bugün, analizde bildiÇimiz ünlü Bolzano-Weierstrass teoremi'ni ilk kez "Fonksiyonlar" adlı kitabında o kullandı. Fakat, teoremin ispatını daha önceki çalışmalarında yaptıÇını ve kaynak olarak da bu çalışmasını verir. Fakat, sözü edilen bu çalışma ve kaynak bugüne kadar bulunamamıştır. Çok kullanılan ve kendisinin de çok kullandıÇı bir teoremin ispatının Bolzano tarafından verilmiş olması olasılıÇı çok fazladır. Zaten bu teoremin ispatı verilmeseydi, Bolzano tarafından bu kadar çok kullanılmazdı. Sonraki yıllarda bu teoremin ispatı tam olarak Weierstrass tarafından verilmiştir. Bu nedenle, bu teorem analizde Bolzano-Weierstrass teoremi olarak bilinir.

Bolzano'nun temel çalışmaları, sonsuzlar paradoksu üzerinedir. Bolzano'ya yayın yapma yasaÇı konduÇu için, yaşamı sürecinde bu eserlerini ne yazık ki yayınlayamamıştır. "Sonsuzlar Paradoksları" adlı çalışması ancak onun ölümünden iki yıl sonra 1850 yılında basılmıştır. Bu çalışması, sonsuz terimli serilerin birçok özelliÇini içerir. DiÇer birçok matematikçide olduÇu gibi yaşam sürecinde çok hırpalanan, şanssızlıklarla ve baskılarla horlanan Bolzano, 18 Aralık 1848 günü Prag'da öldü.
__________________



Rosita isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08-28-2007, 02:45   #26 (permalink)
.::.SustuM.::.
 
Rosita - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali:
Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
Rep Gücü: 26389
Rep Puanı: 263799
Rep Seviyesi: Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)
Resimlerim: (3)
Cevap: Filozoflar

Bonstetten

3 Eylül 1745'de Berne'de doÇup 3 Şubat 1832'de Cenevre'de ölmüş olan İsviçreli edip ve filozof Berene'in eski ve asil ailelerinden birine mensuptur. ÖÇrenimine önce burada başlamış daha sonra Yverden, Cenevre ve Lozan'a giderek Voltaire ve Ch. Bonnet'den başka bir takım diÇer büyük kişilerle tanışmış ve Layde, Cambridge üniversitelerinde öÇrenimini tamamlamıştır. İngiltere, İtalya, Hollanda ve Fransa'ya yaptıÇı seyahatlerden sonra eebi bir ün kazanmıştır.

Şair Thomas Gray, Madam Necker ve düşeş La Rochefoucauld'la tanışarak devrin edebiyat cereyanlarına ve XVIII. yüzyılın felsefe sistemlerine karışmıştır. Bütün Seyahatlerinde bilgisinden çok görgüsünü arttırmayı amaç edinmiştir.

Bonstetten İsviçre'ye döndüÇü zaman, Berne kraliyet meclisine üye olmuş; sonra da Sarnen valiliÇine tayin edilmiştir. Nyon valiliÇini yaparken, şair Matthison ve tarihçi Jean de Muller'le tanışmış, ülkesinde başlayan kargaşalardan dolayı İtalya ve Kopenhag'a kaçmıştır. Burada üç yıl kalmış ve ortalık sakinleşince tekrar Cenevre'ye dönmüş ve ölümüne kadar burada yaşamıştır.

Bonstetten, Voltaire'in etkisi altında kalmıştır. Her çeşit din kayıtlarından uzak ve olayları gözlemlemekte usta bir zeka sahibi olduÇu için, kendi deneylerinden öyle sonuçlar çıkarmıştır ki bunlar, bir sistem olmamakla birlikte, asil, âlicenap ve hatta bazı bakımlardan orijinal bir ahlak görüşünü ihtiva ederler.

Bazı eserlerinde, insanlara dair derin bir bilgi, az rastlanan bir gözlem inceliÇi, yeni görüşleri saf ve cömert duygular vardır. Eserlerinde, onun iki kişiliÇi dikkati çeker:AhlakçılıÇı ve filozofluÇu.
__________________



Rosita isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08-28-2007, 02:45   #27 (permalink)
.::.SustuM.::.
 
Rosita - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali:
Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
Rep Gücü: 26389
Rep Puanı: 263799
Rep Seviyesi: Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)
Resimlerim: (3)
Cevap: Filozoflar

Bonstetten

3 Eylül 1745'de Berne'de doÇup 3 Şubat 1832'de Cenevre'de ölmüş olan İsviçreli edip ve filozof Berene'in eski ve asil ailelerinden birine mensuptur. ÖÇrenimine önce burada başlamış daha sonra Yverden, Cenevre ve Lozan'a giderek Voltaire ve Ch. Bonnet'den başka bir takım diÇer büyük kişilerle tanışmış ve Layde, Cambridge üniversitelerinde öÇrenimini tamamlamıştır. İngiltere, İtalya, Hollanda ve Fransa'ya yaptıÇı seyahatlerden sonra eebi bir ün kazanmıştır.

Şair Thomas Gray, Madam Necker ve düşeş La Rochefoucauld'la tanışarak devrin edebiyat cereyanlarına ve XVIII. yüzyılın felsefe sistemlerine karışmıştır. Bütün Seyahatlerinde bilgisinden çok görgüsünü arttırmayı amaç edinmiştir.

Bonstetten İsviçre'ye döndüÇü zaman, Berne kraliyet meclisine üye olmuş; sonra da Sarnen valiliÇine tayin edilmiştir. Nyon valiliÇini yaparken, şair Matthison ve tarihçi Jean de Muller'le tanışmış, ülkesinde başlayan kargaşalardan dolayı İtalya ve Kopenhag'a kaçmıştır. Burada üç yıl kalmış ve ortalık sakinleşince tekrar Cenevre'ye dönmüş ve ölümüne kadar burada yaşamıştır.

Bonstetten, Voltaire'in etkisi altında kalmıştır. Her çeşit din kayıtlarından uzak ve olayları gözlemlemekte usta bir zeka sahibi olduÇu için, kendi deneylerinden öyle sonuçlar çıkarmıştır ki bunlar, bir sistem olmamakla birlikte, asil, âlicenap ve hatta bazı bakımlardan orijinal bir ahlak görüşünü ihtiva ederler.

Bazı eserlerinde, insanlara dair derin bir bilgi, az rastlanan bir gözlem inceliÇi, yeni görüşleri saf ve cömert duygular vardır. Eserlerinde, onun iki kişiliÇi dikkati çeker:AhlakçılıÇı ve filozofluÇu.
__________________



Rosita isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08-28-2007, 02:46   #28 (permalink)
.::.SustuM.::.
 
Rosita - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali:
Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
Rep Gücü: 26389
Rep Puanı: 263799
Rep Seviyesi: Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)
Resimlerim: (3)
Cevap: Filozoflar

J. BODİN



(d. 1530, Angers ö. Haziran 1596, Laon, Fransa)

Fransız siyaset felsefecisi.İlahi hak üzerine kurulu ve yalnızca doÇal hukuk ile sınırlanabilen mutlak yasama erkine sahip demokratik bir monarşi içinde kral ve parlamento arasında denge kuran ideal devlet kuramı ile tanınır.

Bodin, 1546 yazında Angers'de Karmelit tarikatına kabul edildi. Üç yıl sonra eÇitimini tamamlamak üzere tarikatın Paris'teki okuluna gönderildi. 1551'de bilinmeyen bir nedenle tarikata baÇlılık andının geçersiz sayılmasına izin verildi ve Bodiri medeni hukuk okumak üzere Toulouse Üniversitesi'ne gitti. Toulouse'da öÇrenci ve öÇretmen olarak 1361'e deÇin kaldı. O yıl, Katolikler ile Huguenotlar (Fransız Protestanları) arasında iç savaşın başladıÇı sırada hukuk öÇretmenliÇim bırakıp avocat du roi (krallık avukatı) olarak Paris'e döndü. 1571'de kralın kardeşi Alençon dükü François'nın danışmanı oldu; yönetimde ve diplomatik hizmetlerde görevli kişilerle tanıştı. 1576'da Vermandois'dan halk temsilcisi olarak Blois'da toplanan 6tat Generaux'ya (Millet Meclisi) girdi. Bu olay krallıÇın gözünden düşmesine yol açtı. Huguenotlara savaş açılması yerine, görüşme yapılmasını savundu. Monarşiye zarar vereceÇi nedeniyle krallık arazisinden feragat edilmesine de karşı çıktı. Soylu ve ruhban sınıfın taleplerin; benimsemeyerek Tiers Etat'nm hakkını savundu. 1583' te Alençon dükünün ölümü üzerine, krallık procurateur'ü (vali) olarak Laon'a çekildi. On üç yıl sonra burada vebadan öldü.

Başlıca yapıtı olan Six Livres de la Republique (1576; Cumhuriyetin Altı Kitabı) 17. yüzyıl İngiliz filozofu Thomas Hobbes'u etkiledi.

Bodin kitabındaki siyasal model ile, vatandaşların gereksinimlerini bilen bir yöneticiye itaat edilmesi üzerine kurulu bir medeni düzeni vurguluyordu. Katolikler ile Huguenotlar arasında, 16. yüzyıl din savaşlannda yaşanana benzer bir anarşiden kaçınmak için, hükümet kararlanna saygı gösterilmesini gerekli görüyordu. Bodin'in öbür yazıları arasında, evrensel hukuk ilkelerini belirlemeye yönelik eleştirel bir tarih incelemesi (1566) ile dinleri özünde, insan davranışlannın ardındaki etik norm olarak gören ve On Emir'e dayandırılmaları gerektiÇini öne süren karşılaştırmalı bir dinler araştırması yer alır.


İnsanlık eÇer artık dünyanın, evrenin merkezi olduÇuna ya da bir öküzün boynuzları üzerinde durduÇuna inanmıyorsa, bunda en büyük pay hiç kuşkusuz, güneş sisteminin gerçek yapısını yaklaşık olarak açıklayan Copernicus (Kopernik)’tedir.

1473 yılında Polonya’nın Torun kentinde zengin bir tacirin oÇlu olarak doÇan Kopernik, öÇrenimine Krakow Üniversitesi’nde astronomi okuyarak başladı. Daha sonra İtalya’ya giderek Bologna Üniversitesi’nde astronomi, Padova Üniversitesi’nde tıp ve hukuk öÇrenimi gören ünlü astronom, 1503’te Ferrara Üniversitesi’nde kilise hukuk doktoru oldu. 1504’te Warmie’ye yerleşti ve hayatının sonuna kadar astronomiyle uÇraştı. Kopernik’in yaşadıÇı yıllarda bilimsel ortam, Katolik kilisenin baÇnazlıÇıyla kuşatılmıştı. Bilimsel gözlem ve deneylerden çok İncil’in yazdıkları önemliydi. Dünyanın evrenin merkezi olduÇuna ve sabit durduÇuna inanılıyordu.

Kopernik, bu OrtaçaÇ görüşüne şiddetle karşı çıktı. Güneş’in evrenin merkezi olduÇuna ve dünya dahil tüm gezegenlerin onun etrafında döndüÇüne inanan kimi İlkçaÇ Yunan filozoflarının görüşlerini inceledi. Bu incelemelerini bilimsel gözlemleriyle de birleştiren Kopernik, güneş sistemini kendi adıyla anılan bir şekilde açıkladı.

Kopernik sistemine göre; güneş sisteminin merkezinde güneş vardı, dünya da dahil olmak üzere tüm gezegenler belirli bir yörünge izleyerek hem güneşin hem de kendileri etrafında dönüyorlardı. Üstelik yeryüzünün ekseni de hareketliydi. Bugünkü çaÇdaş güneş sistemi bilgisini çok yaklaşık olarak açıklayan Kopernik, teorisini, “Göksel Kürelerin Dolanımı Üzerine” adlı ünlü yapıtında açıklayarak ölümsüzleştirdi. Teorisinin doÇruluÇundan kuşku duymayan Kopernik’e yapıtının ilk nüshası 1543’te, yani ölüm döşeÇinde ulaştırıldı. Kopernik’in ölümünden yıllar sonra, 1610’da Galilei dürbünü icat etti ve Kopernik sisteminin doÇruluÇunu kanıtladı.

Kopernik sistemi, felsefi açıdan yer merkezlilik tezini yıkarak evren bilimin teolojiden ayrı ve baÇımsız bir bilim olmasını saÇladı.
__________________



Rosita isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08-28-2007, 02:46   #29 (permalink)
.::.SustuM.::.
 
Rosita - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali:
Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
Rep Gücü: 26389
Rep Puanı: 263799
Rep Seviyesi: Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)
Resimlerim: (3)
Cevap: Filozoflar

SİMONE DE BEAUVOİR



1908-1986 arasında yaşamış, başta Le Dewuxieme Sexe [İkinci Cins] adlı kitabı olmak üzere, denemeleri, kısa öyküleri. otobiyografik yazıları ve romanları yüzyılımızda feminist düşüncenin gelişiminde önemli bir başlangıç noktası oluşturmuş olan çaÇdaş Fransız kadın düşünür.

Hemen hemen bütün yaşamı boyunca birlikte olduÇu Sartre’ın etkisi dolayısıyla, düşünceleri varoluşçu bir çerçeve içinde ve belli bir özgürlük kavramı üzerinde oldukça bireyselci bir temele dayanan Beauvoir’a göre, özgürlük asla ve asla insana Tanrı tarafından verilmiş bir şey deÇildir. Tam tersine, özgürlük, insanın uÇruna hergün yeniden savaşmak zorunda olduÇu bir imkan, onun kendisini sürekli olarak yeniden yaratması için bir fırsattır. ÖzgürlüÇü başlangıçta olabildiÇince bireyselci bir açıdan yorumlayan ve bu baÇlamda ötekilerini, insanın kendi planına göre eylemesinden başka hiçbir şey olmayan özgürlüÇün önündeki bir engel olarak gören Beauvoir, savaş deneyimlerinin ardından ötekinin özgürlüÇünü insan için bir tehdit olarak deÇil, fakat kişinin kendi özgürlüÇünü gerçekleştirmesinin zorunlu bir koşulu olarak deÇerlendirmeye başlamıştır. Buradan hiç kuşku yok ki, her insanın başka insanların özgürlüÇü için kaygılanmak gibi ahlâkî bir ödevi olduÇu sonucundan başka, kadının top­lumsal durumu ve onun erkek cinsiyle olan ilişkileri baÇlamında önemli sonuçlar çıkar.

ÖzgürlüÇün temel koşulu eylem, kişinin kendi plânlarına göre eylemesi, gelecek için amaçlar saptayarak, bunu şimdide dışlaştırması ise eÇer, Beauvoir’a göre bu, geleneksel kadın rol ü içinde gerçekleşmemektedir. Bundan dolayı, onun gözünde kadın özerk deÇil, görelidir. Başka bir deyişle, kadınların kendilerini erkek olmadan düşünemediklerini ve düşünülmediklerini öne süren Beauvoir’a göre, erkeÇin özne ve mutlak olduÇu yerde, kadın yalnızca erkeÇin eksik ötekisidir. Öteki de, kendi baÇımsız özüne sahip bir şey olarak görülemez.

O, eskiden beri varolan bu durumu, kadının biyolojik analık göreviyle geride tutulmasına, erkeÇin dışarıya gitmesine ve kendisini ‘homo faber’ olarak gerçekleştirmesine izin verilirken, onun içsel olanın bekçisi yapılmasına baÇlar. Beauvoir, erkeÇin egemenliÇinin, sıklıkla iddia edildiÇi üzere, onun bedensel gücünün bir sonucu olmaktan ziyade, eylemde bulunan özne olmasının bir sonucu olduÇunu düşünür. Fakat erkek, sadece ve sadece eylem yapmayan nesne sayesinde, ve kadına göre, başka bir deyişle, dışlaşma ve içselleşme ilişkisinden dolayı, ve kendisinin ötekisine göre böyle olabilir. Beauvoir’a göre, kadınların verilmiş olan bu durumu kabul etmemeleri gerekir. Zira ona göre, kadına toplumsal örf, adet ve kurumlar tarafından yüklenen bu ikindi rol, biyolojik, ekonomik ve psikolojik yazgının yüklediÇi bir rol deÇildir. Yani, Beauvoir dünyaya kadın gelinmediÇini, ama kadın olunduÇunu söylemektedir.
__________________



Rosita isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 08-28-2007, 02:46   #30 (permalink)
.::.SustuM.::.
 
Rosita - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 

Üyelik tarihi: Jul 2007
Mesajlar: 1,844
Ruh Hali:
Teşekkürler: 147
116 Mesaja 209 Teşekkür edildi
Rep Gücü: 26389
Rep Puanı: 263799
Rep Seviyesi: Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)Rosita uzayda hayat yok diyenlere en büyük kanıt =)
Resimlerim: (3)
Cevap: Filozoflar

Albert CAMUS



1913-1960 yılları arasında yaşamış olan Fransız düşünür ve romancı. Temel eserleri: La Chute (Düşüş), L'Homme Revolte (Başkaldıran İnsan), La Peste (Veba). (Veba).

Düşünsel gelişimi iki ayrı döneme ayrılan Camus, birinci dönemde, dünyanın saçmalıÇı ve yaşamın anlamsızlıÇı konuları ve dolayısıyla, saçma kavramı üzerinde, buna karşın ikinci dönemde başkaldırı konusu ve buna baÇlı olarak, dünyanın anlamsızlıÇına başkaldırmak, toplumu deÇiştirmek, kötülükleri gidermek ve daha iyi bir düzen kurmak amacıyla eylemde bulunma temaları üzerinde durmuştur. Ona göre, dünyanın saçmalıÇına, kaçınılmaz yenilgiyi bile bile kötülüklere karşı çıkmak, yaşama anlam katmaktan başka bir şey deÇildir.

Felsefesi tümüyle ahlaki bir çizgide gelişmiş olan Camus, felsefe tarihinin geçmişinde kalan spekülatif sistemlerden hiçbirinin insan yaşamı için bir rehber olma rolü oynayamadıÇı gibi, insanın sahip olduÇu deÇerlerin geçerliliÇi için de bir teminat saÇlayamadıÇını söylemiştir. İnsanın daima dünyanın, insani deÇerler, kişisel idealleri ve doÇru ve yanlışla ilgili yargıları için bir temel saÇlamasını istediÇini dile getiren filozof, dünyanın insana karşı kayıtsız kalışını anlamsızlık ya da saçmalık olarak deÇerlendirmiştir.

Ona göre, geçmişte benimsenmiş olan ahlaki tavırlar, insani deÇerlerle gerçekliÇin doÇası arasında belli bir uygunluk ya da ahenk bulunduÇu inancına baÇlı olmuştur. Buna göre, ahlaki ayırımları geçerli kılan dış destekler, geçmişte din tarafından saÇlanmaktaydı. Modern dönemde, dini inancın çöküşünden sonra doÇan boşluÇu, ona göre, laik dinler doldurmuştur. Nitekim Camus, Hegel ve Mar